-->
Tiyatrotürk

Tiyatrotürk




Tik... tak... tik... tak...

Sessizliğin içinde demir parmaklıkların arasından süzülen soğuk bir yalnızlık var. Tek yoldaşım, hücre duvarına asılı eski bir saat. Onun her saniyeyi işaret eden tik takları, hapishanenin rutubetli duvarlarında yankılanıyor. Bu monotona bağlanmış zaman sesi adeta özgürlüğümün nabzını tutuyor. Günler birbirine karışmış; burada takvimler anlamını yitirmiş durumda. Yedi aydır dört duvar arasındayım ve hâlâ hakkımdaki iddianame hazırlanmadı. "Adalet" dedikleri terazinin kefeleri çoktan kırılmış sanki. Bekleyiş belirsiz; her tik tak ile umudum biraz daha eksiliyor.

Karanlık çökmeye yüz tutarken, demir parmaklıkların ardındaki gökyüzü turuncudan mora dönerken içimde derin bir sızı hissediyorum. Özgürlüğün ne demek olduğunu ilk defa bu denli iliklerimde duyumsuyorum: Bir kuşun kanat çırpışı, rüzgârın yüzüme vurması, sevdiklerime sarılmak... Hepsi şimdi ne kadar da uzakta. "Yere batsın adalet," diyorum kendi kendime fısıltıyla, "vur kellesine özgürlüğün." Biliyorum, bu ağır sözler içimde biriken öfkenin dışavurumu. Suçum nedir, cezam ne olacak, ben bile bilmiyorum. Sadece bekliyorum. Bekledikçe duvar saatinin tik takları ruhuma işlemeye devam ediyor.

Ama güneş her akşam batmaya mahkûm. Gündüz vakti bu beton duvarlar arasında bedenim ne kadar yanıp kavrulsa da gece olunca zihnim bir nebze olsun özgür kalıyor. Geceler benim. İşte yine bir gece iniyor mahpus damına. Koğuşun loş ışığı tavandaki çatlakları gölge oyunlarına çevirirken ben gözlerimi kapatıyorum. Dışarıda görünen tek tük yıldızları hayal meyal seçiyorum; onları birer sahne ışığı gibi düşünüyorum. Ve anılarımın perdesi yavaş yavaş aralanmaya başlıyor...

Hatıralarım beni on bir yıl öncesine, 2006 sonbaharına götürüyor. O zamanlar henüz bir ortaokul öğrencisiydim, hayat dolu ama içine kapanık bir çocuk... Ve her şey, okulun koridorundaki o küçük ilanla başladı.

2006 Sonbaharı, Sancaklar İlköğretim Okulu, 7. sınıf koridorları.

Bir teneffüs vakti okulun koridorlarında aylak aylak gezinirken gözüm duyuru panosuna ilişti. Sararmış bir kâğıt, kenarı raptiyeyle tutturulmuş, üzerinde kalın harflerle şu cümle yazılıydı: "Okulumuzda bir tiyatro ekibi kurulacaktır. Katılmak isteyen öğrenciler, Ekim sonuna veya Kasım ilk haftasına kadar Türkçe öğretmenimiz Fuat Sarıkaya'ya isim yazdırabilir."

Kalbim hızla çarpmaya başladı. O küçücük ilan, içimde kocaman bir heyecan dalgası yarattı. Çünkü tiyatroya oldum olası meraklıydım ama o yılın başında yapılan kulüp seçmelerinde bu hevesim kursağımda kalmıştı. Eylül ortasında İngilizce hocamız Mehtap Sarıkaya çeşitli eğitsel kulüplere öğrenci almış, ben de şansımı bilim kolunda deneyip Fen ve Teknoloji Kulübü'ne kaydolmuştum. Tiyatro kulübüne girmek aklımdan geçmiş, fakat kontenjan dolmuştu; bir kere seçim yapınca da değiştirmek mümkün olmamıştı. İşte şimdi karşıma ikinci bir şans çıkmış gibiydi. Yeni kurulacak tiyatro ekibi benim için taze bir umut ışığıydı.

Heyecanla etrafıma baktım, bu haberi paylaşabileceğim en yakın arkadaşlarımı aradım. Kalabalık arasında Mete Dağlıca'yı ve Muhammet Çelik'i gördüm. İkisi de benim sınıftan, en samimi olduğum arkadaşlar. Yanlarına koştum, nefes nefese:

"Çocuklar! Panodaki ilanı gördünüz mü?" dedim, gözlerim parlıyordu.

Mete kaşlarını kaldırıp umursamaz bir sesle, "Ne ilanı?" diye sordu. Muhammet ise meraklanmıştı, "Ne var panoda?" diyerek bana döndü.

"Nihayet tiyatro ekibi kuruluyor okulda!" dedim soluk soluğa. "İsteyenler Fuat Hoca’ya ismini yazdıracakmış. Ekim sonuna kadar vakit varmış."

Bir anlık sessizlikten sonra Muhammet’in yüzü aydınlandı. "Gerçekten mi?" diye gülümsedi. "Harika haber bu!" Mete de gözlerini faltaşı gibi açmıştı. Önce şaşkın, sonra sevinçli bir ifade belirdi yüzünde.

"Vay be," dedi Mete, "tiyatro ekibi ha... Sen ne diyorsun Muhammet, katılalım mı?"

Muhammet heyecanla omzuma hafifçe vurdu: "Ben varım! Zaten ne zamandır böyle bir fırsat bekliyorduk."

Muhammet gerçekten tiyatroya yatkın biriydi. Doğuştan gelen bir yeteneği vardı sanki. Erzurumlu olması sayesinde müthiş bir şive taklidi yapardı; o yıllarda televizyonda meşhur olan Fıkralarla Türkiye programındaki Teyo Emmi karakterini başarıyla canlandırır, bizi gülmekten kırıp geçirirdi. Onun bu kabiliyeti okulda herkesçe bilinir, sınıfta hocaları bile bazen onu taklit yaparken yakalayıp istemeden gülümserlerdi.

Mete ise farklı bir alanda yetenekliydi; el çabukluğu ve illüzyon gösterilerine merak salmıştı. Teneffüslerde etrafına birkaç kişi toplar, kendi yaptığı basit araçlarla kart numaraları, kaybolan mendiller, türlü hokkabazlıklar sergilerdi. Belki amatörceydi ama oldukça ilgi çekiyordu. Parmakları hızlı, zekâsı yaratıcıydı. İşte ikimiz de tiyatro fikrine balıklama atlamışken onu da bu hevesimize ortak etmek istedim.

Üçümüz hızlıca plan yapmaya koyulduk. İlk iş, adımızı yazdırmaktı. Türkçe öğretmenimiz Fuat Sarıkaya’nın öğretmenler odasından çıkışını sabırsızlıkla bekledik. Ders zili çalar çalmaz Fuat Hoca’nın yanına koştuk ve tiyatro ekibine katılmak istediğimizi hevesle söyledik. O da gülümseyerek isimlerimizi bir deftere not etti. "Tamam çocuklar," dedi, "başvurularınız alındı. Yakında mülakat yapacağız, haber veririm."

Fuat Hoca’nın onayını almış olmanın sevinciyle havalara uçuyorduk. Daha ilk aşamayı geçmiş sayılırdık. Önümüzde ufak bir engel kalmıştı: Seçme sınavı, yani mülakat. Fuat Hoca, ekibe alınacak öğrencileri küçük bir performans sınavından geçirecekti. Üçümüz de kararlıydık; elimizden geleni yapacak ve birlikte bu ekibe girecektik.

Aradan geçen birkaç gün içinde biz üç kafadar kendi kendimize prova yapmaya başladık. Mülakatta ne yapacağımızı planlamamız gerekiyordu. Küçük bir skeç hazırlamaya karar verdik: kısa ve komik bir sahne. Muhammet'in taklit yeteneğini kullanacağımız bir Erzurumlu dede tiplemesi ve Mete'nin illüzyon numaralarından bir demet sergileyeceği bir gösteriyi birleştirip eğlenceli bir performans ortaya çıkarmaya çalıştık. Ben de anlatıcı rolü üstlenip ikisinin oyununu birbirine bağlayacaktım. Üç akşamüstü bir araya gelip sınıfta gizlice prova yaptık. Kahkahalar eşliğinde, boş sınıfta sahte seyircimiz birbirimizdi. Ufak tefek hatalarımız olsa da önemli olan özgüvenimizi toplamak ve Fuat Hoca’yı etkileyecek bir sunum hazırlamaktı.

Nihayet mülakat günü geldi çattı. Ekim ayının sonlarına doğru, okul çıkışında belirtilen saatte spor salonunda toplandık. Sadece biz değil, belki on beş kadar öğrenci gelmişti seçmelere. Kiminin elinde bir tirad metni vardı, kimi şiir hazırlamış, kimi de hiçbir şey hazırlamamış olsa bile şansını denemeye gelmişti. İçimizde garip bir heyecan fırtınası kopuyordu; ellerimiz terliyor, kalbimiz küt küt atıyordu ama birbirimize belli etmemeye çalışıyorduk.

Fuat Hoca, salonun ön tarafında bir sandalyede oturmuş, elinde not defteriyle sırayla öğrencileri sahneye çağırmaya başladı. Bazıları kısa bir oyun sergiledi, bazıları şarkı söyledi, şiir okuyan bile oldu. Sıra bize geldiğinde üçümüz birlikte sahneye çıktık. Yan yana dizildik.

Fuat Hoca kaşlarını hafifçe çatıp ciddi bir ifadeyle, "Siz ekip halinde mi katılıyorsunuz?" diye sordu.

"Evet hocam," dedim ben biraz ürkek ama kararlı bir sesle. "Üçümüz birlikte küçük bir gösteri hazırladık."

Hocamız birkaç saniye düşündü, gözleri Mete ile Muhammet'in üzerinde gezindi. İkisinin de okul içindeki yaramazlıklarıyla nam saldığını hepimiz biliyorduk. Mete, 7-C sınıfının ele avuca sığmaz elebaşlarından biriydi, Muhammet de ondan geri kalmazdı. Fuat Hoca muhtemelen onların disiplin dosyalarını çoktan ezbere biliyordu. Benim onlara göre daha sakin, uslu bir öğrenci olduğumu da hatırlıyordu.

Tam gösterimize başlayacakken Fuat Hoca elini kaldırarak bizi durdurdu. Yüzünde hâlâ o ciddi ifade vardı. "Siz ikiniz," diyerek Mete ile Muhammet'i işaret etti, "maalesef bugünlük bu kadar. Teşekkür ederim geldiğiniz için."

Bir an neye uğradığımızı şaşırdık. Mete ve Muhammet afallamış, anlam verememiş halde birbirine baktı. Muhammet itiraz etmek için ağzını açtı: "Hocam, ama daha gösterimizi–"

Fuat Hoca başını hafifçe iki yana salladı. "Sizin yeteneğinizden şüphem yok çocuklar," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Fakat tiyatro ekibinde disiplin ve örnek davranışlar çok önemli. Okuldaki hal ve hareketlerinizi de göz önünde bulundurmak zorundayım. İkinizin sicili pek parlak değil, biliyorsunuz. Bu yüzden sizi bu seferlik ekibe alamayacağım."

Mete'nin yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi; öfke ile utanç arası bir ifade belirdi. "Anladım hocam..." diyebildi dişlerinin arasından. Muhammet de başını yere eğmişti, söyleyecek söz bulamadı. İkisi de adeta yıkılmıştı.

Ben ne diyeceğimi bilemedim. Seçmeler henüz bitmemişti ama hocanın ima ettiği şeyi anlamıştım: Beni istiyordu, fakat arkadaşlarımı ekibe almıyordu. Üçümüz birlikte hayal kurmuştuk; şimdi ayrılmak zorunda kalıyorduk.

Fuat Hoca bana dönüp hafifçe gülümsedi: "Sen kal, göster bakalım ne hazırladın."

Birkaç saniye tereddüt ettim; arkadaşlarımın arkasından gitmek ile sahnede kalmak arasında bocaladım. Mete göz ucuyla bana baktı ve kısık sesle, "Devam et sen, göster yapabildiğini," dedi. Muhammet de üzgün bir tebessümle, "Aynen, bari sen gir ekibe," diye ekledi.

İkisinin de beni cesaretlendirmeye çalışması yüreğimi burktu. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemesem de bu fırsatı tepmek doğru olmazdı. Sonuçta sahnede kaldım. Tek başıma hazırladığımız skecin bölük pörçük de olsa bir kısmını canlandırmaya çalıştım. Muhammet’in dedesinden kısa bir replik yaptım, Mete’nin illüzyon numaralarından birini kendimce taklit ettim. Elimden geleni yaptım ama içim buruktu.

Performansım bittiğinde Fuat Hoca alkışladı. "Güzel, tamamdır," dedi gülümseyerek. "Tebrikler evlat," diye ekledi bana. "Seni tiyatro ekibimize kabul ediyorum." O an sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Ben seçilmiştim ama Mete ile Muhammet ne yazık ki elenmişti. Üç kişilik hayalimiz tek kişiye düşmüştü.

Salonun dışında beni bekliyorlardı. Kapıdan çıktığımda Mete yere bakıyor, ayağıyla bir taş parçasını tekmeliyordu. Muhammet duvar dibine çökmüş, elleri cebinde uzaklara dalmıştı. Beni görünce toparlandılar.

"Nasıl geçti?" diye sordu Mete; cevabı aslında biliyor gibiydi.

Yüzlerine baktım, gerçekleri saklamanın anlamı yoktu. "Beni aldılar galiba..." dedim mahcup bir sesle. "Sizi ise... elediler."

Muhammet buruk bir gülümsemeyle omzumu sıvazladı. "Tebrikler kardeşim," dedi içten ama biraz da kederli bir sesle. "Senin adına sevindik vallahi."

Mete ise kafasını sallayıp zorlama bir tebessümle, "Aynen, hakkındır," dedi. "Bizim yüzümüzden hayaline mani olma. Gir sen, devam et."

Onların olgun tavrı içimi rahatlatsa da dostlarımı geride bırakmanın hüznü boğazıma düğümlendi. "İkiniz de emin misiniz? Belki hocayla tekrar konuşuruz..." diyecek oldum, daha ben lafımı bitirmeden Mete elini kaldırdı.

"Boş ver," dedi Mete. "Hocalar bize kafayı takmış bir kere. Sen hiç değilse yap, bizi de temsil edersin."

Muhammet de başını salladı. "Aynen öyle. Hem belki ileride yine deneriz. Sen şimdi gir ekibe, bizi merakta bırakma, anlatırsın neler yaptığınızı."

Arkadaşlarımın bu sözleri yüreğime dokundu. Daha 13 yaşındaydık ama o an üçümüz de büyümüş de küçülmüş gibiydik. "Tamam," dedim hafifçe gülümseyerek, gözlerimde biriken yaşları gizlemeye çalışarak. "Anlatacağım. Söz."

O gün eve tek başıma dönerken içimde hem sevinç hem hüzün vardı. Tiyatrotürk adında bir ekibe seçilmiştim; bu benim için büyük bir adımdı. Ama iki can dostum aynı sevinci paylaşamıyordu. Kafamda karışık duygularla, önümüzdeki günlerin neler getireceğini düşünüyordum.

Ertesi hafta Tiyatrotürk ekibi resmen oluşturuldu. Yaklaşık 20-25 kişilik bir kadroyduk. Okul tarihinde ilk defa böyle bir tiyatro grubu kuruluyordu ve herkes çok heyecanlıydı. Fuat Hoca bizi bir araya topladı ve grubun çalışma şeklini anlattı. Grubumuza "Tiyatrotürk" adını vermişti. İki ana kola ayrılacaktık: Drama ve Mizah. Yani hem ciddi oyunlar, dramalar sahneleyecek, hem de skeçler, komediler yapacaktık. Herkes ilgi ve becerisine göre bu kollardan birine yönlendirildi. Ayrıca ekip içinde farklı görevler de belirlendi: Kimimiz oyun yazımına yardım edecekti, kimimiz dekor ve kostüm işlerine, kimimiz de oyunculuğa yoğunlaşacaktı. Benim gönlüm oyunculuktan yanaydı, ama gerekirse dekor da taşır, perde de açardım; yeter ki tiyatronun içinde olayım diye düşünüyordum.

Fuat Hoca ilk toplantıda bize şunları söyledi: "Bakın çocuklar, tiyatro bir takım işidir. Her birinizin rolü önemli ister sahnede ister sahne arkasında olsun. Bu iş sabır ister, emek ister. Eğer gerçekten istekliyseniz çok güzel işler başaracağız." Ardından ekledi: "Tiyatronun ne olduğunu biliyor musunuz?" Cılız birkaç ses bir şeyler mırıldandı. Gülümsedi ve kendi sorusunu kendisi cevapladı: "Tiyatro, insanı insana, insanla ve insanca anlatma sanatıdır derler[1]. Yani tiyatro, hayatın ta kendisidir çocuklar. Hayatta ne varsa sahnede de o vardır."

Bu sözler zihnime kazındı. Gerçekten de zamanla öğrenecektik ki, tiyatro sahnesinde öğrendiklerimiz hayatımıza da yansıyacaktı. Fuat Hoca, tiyatronun bize sayısız katkısı olacağını anlattı. "Tiyatro sayesinde kendinizi daha iyi ifade edeceksiniz," dedi. "Topluluk önünde konuşmayı, özgüvenli olmayı öğreneceksiniz. Birlikte çalışmayı, dayanışmayı göreceksiniz. Unutmayın, tiyatro aynı zamanda bir eğitimdir. İleride oyuncu olmasanız bile burada kazandığınız deneyimler hayat boyu işinize yarayacak[2]."

Gerçekten de hocamız haklıydı. Provalar ve çalışmalar başladıktan birkaç ay sonra bu sözlerin doğruluğunu hissetmeye başlamıştım bile.

Tiyatrotürk ekibi olarak haftada dört gün, ders çıkışlarında toplanmaya başladık. Her buluşmamız yaklaşık bir - bir buçuk saat sürüyordu. İlk başlarda temel oyunculuk alıştırmaları yaptık: nefes teknikleri, diksiyon çalışmaları, doğaçlama oyunlar... Fuat Hoca bize sahnede duruş, jest ve mimik kullanımı, diyaframdan konuşma gibi pek çok temel bilgiyi öğretiyordu. Fakat sadece bunlarla kalmıyordu; her provanın bir köşesinde hayata dair küçük öğütler veriyor, anekdotlar anlatıyordu. Kimi zaman bir metnin içerdiği mesaj üzerine sohbet açıyor, insan ilişkilerinden, ahlaktan, çalışkanlıktan bahsediyordu. Bir bakıma hepimiz için bir öğretmen, bir rehber, hatta bir hayat koçu gibiydi.

Ben başlangıçta grubun en çekingen üyelerinden biriydim. Kendi sınıfımdaki arkadaşlar dışında pek kimseyle konuşmaya çekinirdim. Yeni tanıştığım öğrencilere, hele ki başka sınıflardansalar, kolay alışamıyordum. Ama tiyatro ortamı beni yavaş yavaş kabuğumdan çıkardı. Provalarda beraber güldük, beraber ter döktük; aynı sahneyi paylaşmaya başladıkça aramızda sıkı bir dostluk oluştu.

Grubumuzda okulun farklı sınıflarından öğrenciler vardı. Özellikle biri... Hâlâ bahsederken bile çekiniyorum. Okulumuzun belki de en popüler, en güzel kızı da Tiyatrotürk ekibine seçilmişti. İsmini vermeye cesaret edemiyorum; sarışın, masmavi gözlü, yüzü ay parçası gibi ışıl ışıl bir kızdı. Karadeniz kökenli olduğunu duymuştum, belki de Laz asıllıydı. Boyu postu yerinde, güler yüzlü fakat bir o kadar da ulaşılmaz gibiydi. Bizim sınıfta değildi, sanırım sekizinci sınıflardandı. Kendisi, sınıfımızın en çalışkan erkek öğrencilerinden Rıfat Aşkın ile çıkıyordu. Zaten okulda dolaşan söylentilerden ve onları sık sık koridorda birlikte görmemizden bunu biliyorduk. Bu kız öyle dikkat çekiciydi ki, okulda en az yirmi erkek ondan hoşlanıyor diye iddiaya girilirdi. Onunla konuşmak cesaretsizlikten değil belki ama, güzelliğinin verdiği ihtişam karşısında herkesin dili tutulurdu.

Tabii benim gibisi için bırakın onunla sohbet etmeyi, aynı havayı solumak bile heyecan vericiydi. O güne dek kızlarla iletişim kurmak şöyle dursun, hemcinslerimle bile doğru düzgün konuşamayan bir yapım vardı. Özgüvenim pek yoktu. Ama kaderin cilvesine bakın ki, Tiyatrotürk çalışmaları sırasında kendimi sık sık onunla yan yana bulmaya başladım. Mizah grubundaydık ve Fuat Hoca bizi bazen ikili eşleştirip doğaçlama çalışmalar yaptırıyordu. Bir gün, eşleşmemizi istediğinde o kızla beni çift olarak seçti. Kalbim küt küt atarak yanına gittim. Elini uzatıp gülümseyerek kendini tanıttı. İsmini o anda duydum elbet, fakat burada anmaya hâlâ çekiniyorum.

Elini sıkarken neredeyse titriyordum. Doğaçlama çalışmasında hocamız bize bir durum verdi: asansörde kalan iki yabancı. Beş dakikalık bir sahne yaratmamızı istedi. Kafamdan bin bir düşünce geçti: Ne diyeceğim? Sesim titrer mi? Ya rezil olursam? Karşımda okulun en beğenilen kızı varken nutkumun tutulmasından korkuyordum.

Derin bir nefes aldım ve oyuna başladık. İlginçtir, birkaç cümleden sonra heyecanım azalmaya başladı. Onun da benim gibi bir öğrenci olduğunu, karşımdaki kişinin de aslında etten kemikten bir insan olduğunu idrak ettim. Yüzüne baktım, dostça gülümsüyordu; gözlerinde teşvik edici bir ifade vardı. Rol icabı asansörde sıkışıp kalmış iki yabancı gibi konuşmaya koyulduk. Ben kendimin teknik bir bakım görevlisi olduğumu uydurdum, o da başlangıçta telaşlı bir hanımefendi rolündeydi. Dakikalar ilerledikçe doğaçlamamız komik bir hâle dönüştü; ben sözde asansörü tamir etmeye çalıştıkça o panikleyip çantasından tuhaf eşyalar çıkarıp yardımcı olmaya uğraştı. İkimiz de birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk. En sonunda hocanın "Tamam, çok güzel!" diyen sesini duyduğumuzda hem rahatlamış hem de tarifsiz bir mutluluk duymuştum. Çünkü ilk kez bir kızla –hem de o kızla– böylesine doğal ve rahat şekilde konuşup birlikte bir şeyler yapabilmiştim.

O günden sonra artık onunla ve ekipteki diğer kızlarla konuşurken eskisi kadar gerilmiyordum. Tiyatro sayesinde, karşımdaki insanın hâlinden, konuşmasından, mimiklerinden ne anlatmak istediğini ve nasıl bir tavır takınmam gerektiğini daha iyi anlamaya başlamıştım. İnsanlarla iletişim kurmak aslında o kadar da korkulacak bir şey değilmiş; bunu bizzat deneyimleyerek öğreniyordum.

İşte size tiyatronun bana kazandırdıklarından sadece bir kesit. Anlattıklarım, tiyatroda geçirdiğim iki yılın tecrübelerinin belki üçte biri. Diğer üçte ikisini anlatmaya kalksam, inanın bir kitap daha çıkar. Zira Tiyatrotürk ekibinde geçirdiğim zaman, hayatımın en öğretici, en parlak dönemlerinden biriydi.

Tabii her okulda olduğu gibi bizim okulumuzda da haylazlar eksik değildi. Ve ne yazık ki okulun en yaramaz sınıfı, tam da benim bulunduğum 7-C idi. Bizim sınıfın adı çıkmıştı bir kere; bırakın alt sınıfları, lise hazırlık (9. sınıf) öğrencileri bile bizden çekinir olmuştu. Öğretmenler 7-C'ye girerken resmen dua ediyor, "İnşallah bugün bir olay çıkmasa bari," diye iç geçiriyordu. Müdür yardımcısı Adnan Bey, velilere her toplantıda "Bu sınıf tam bir baş belası, bir an önce mezun edip de gitsinler," diye espri yapardı. Şaka yollu söylese de altında gerçek payı vardı; çünkü kavgadan, gürültüden, disiplin cezasından bıkmış usanmışlardı. Okulda nerede bir sorun çıksa fail genellikle bizim sınıftandı.

Ben kavgalara karışmazdım ama sınıfın genelinin vukuatları yüzünden ben de o damgayı yiyorum diye üzülürdüm. Sınıf arkadaşlarım arasında elbette iyi huylular da vardı; fakat birkaç kişi bütün ortamı bozuyordu. Mete Dağlıca bunların başında geliyordu. Çocukluğumuzdan beri arkadaş olmamıza rağmen itiraf etmeliyim ki Mete tam bir yaramaz, ele avuca sığmaz bir tipti. Derslere ilgisi az, kavgaya meyilli, öğretmenlere karşı sık sık saygısız tavırlar sergileyen biriydi. Babası mahallemizde esnaftı, hali vakti yerindeydi ama Mete kötü arkadaş çevresine kapılmış gidiyordu.

Bazen düşünürdüm: "Bu çocuk aslında zeki; eli işe yatkın, keşke enerjisini hayırlı işlere yönlendirse." Özellikle onu kendi yaptığı sihirbazlık numaralarını sergilerken izlediğimde parmak ısırtacak şeyler yapabiliyordu. Onun bu özelliğini yakın arkadaşları olarak biz biliyorduk ama okulda çoğu kişi onu sadece "kavgacı Mete" olarak tanırdı.

Bir gün tiyatro provasından sonra eve giderken aklımda bir şimşek çaktı. Neden Mete'nin bu yeteneğini değerlendirmiyoruz? Belki de tiyatronun bana öğrettiği en önemli şeylerden biri buydu: Her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir cevher vardır. Mete'nin cevheri de illüzyondu. Onu bu kötü gidişattan kurtarmak, yeteneğini parlatmak mümkündü. Kendi kendime, "Madem hocalar ve aileler ondan ümidini kesmiş durumda, biz ona sahip çıkalım," diye düşündüm.

Ertesi gün okulda ilk işim, bu fikrimi Fuat Hoca ile paylaşmak oldu.

Fuat Hoca, her zaman olduğu gibi teneffüste öğretmenler odasının önünde çayını yudumlarken onu yakaladım. Yanına sokulup, "Hocam, müsait misiniz?" dedim. Sıradaki dersine birkaç dakika vardı. "Söyle evlat, dinliyorum," dedi merakla.

Mete'den ve onun illüzyon merakından bahsettim. "Biliyorsunuz Mete benim sınıftan arkadaşım," diye başladım. "Aslında çok yetenekli bir çocuk hocam. Harika el oyunları yapıyor, kart numaraları, küçük sihirbazlık gösterileri... Ben diyorum ki, biz onu bu kötü arkadaş çevresinden koparsak, yeteneğini geliştirmesine yardım etsek... Belki ileride çok başarılı bir illüzyonist olur."

Fuat Hoca dikkatle dinledi; gözlerinin parladığını gördüm. "Devam et," dedi teşvik edercesine.

"Şey... Mete maalesef biraz yaramaz, malum," diye sürdüm. "Ailesi de ondan bıkmış gibi. Ama biz tiyatro ekibi olarak ona el atsak, ekibe çeksek ya da en azından ilgilensek... Belki hem okula hem ailesine karşı davranışları düzelir hem de yeteneği değer kazanır. Ne dersiniz hocam?"

Sözlerimi bitirince kalbim küt küt atıyordu. Fuat Hoca bir süre düşünceli bir şekilde yüzüme baktı. Sonra gülümsedi, elini omzuma koyup hafifçe sıktı. "Evlat, seni can-ı gönülden tebrik ederim," dedi. "Ne kadar güzel, duyarlı bir fikir bu! Doğrusu beklemezdim, helal olsun sana."

Ben utangaç bir sevinçle, "Yani destekler misiniz hocam?" diye sordum.

"Elbette," dedi. "Sonuna kadar desteklerim. Hatta bu işi birlikte planlayalım. Diğer öğretmen arkadaşlarla da konuşuruz. Mete gibi bir genci kazanabilirsek ne mutlu bize."

O an dünyalar benim oldu. Hemen Mete için aklımdaki planları anlatmaya giriştim. Bu konuşmadan sonra Tiyatrotürk ekibindeki arkadaşlarıma da durumu açtım. Onlar da fikrimden çok heyecanlandı. Hemen hep birlikte küçük bir strateji belirledik. Herkes üzerine düşen bir rolü üstlenecekti.

İlk iş olarak ben, Mete'yle daha fazla vakit geçirecektim. Zaten yakın arkadaştık ve ailelerimiz de ahbaptı. Bu avantajı değerlendirmeye karar verdik. Mete’lerin evine normalden daha sık uğramaya başladım. Annem bahane edip kek börek yapıp gönderiyor, ben de onları alıp Mete’lere çat kapı misafir oluyordum. Mete önce bu duruma şaşırdı ama itiraz etmedi; sonuçta çocukluk arkadaşı geldi diye memnun oluyordu.

Onunla vakit geçirirken konuyu sürekli illüzyon merakına getiriyordum. Birlikte basit numaralar deniyor, hatta Tiyatrotürk ekibi olarak aramızda topladığımız harçlıklarla ona ufak tefek sihirbazlık malzemeleri almıştık, onları hediye ettim. Bir deste özel iskambil kâğıdı, sahnede ışık efekti verebilen küçük bir el feneri, renkli mendiller, sahte bir sihirbaz şapkası gibi yaklaşık 6-7 parça malzemeyi ona verince Mete’nin gözleri parladı. Adeta bir oyuncakçı dükkanına girmiş çocuk sevinciyle hediyelerini tek tek inceledi.

Mete'nin evinin arkasında küçük bir bahçe ve bahçenin köşesinde de depo olarak kullanılan eski bir baraka vardı. Orayı işaret edip, "Burasını atölye yapsak ya sana," dedim bir gün. "Bütün bu malzemelerini buraya koyarsın, deneyler yaparsın. Kendi küçük sihir laboratuvarın olur."

Mete'nin hoşuna gitmişti: "Valla süper olur," dedi. Hemen birlikte kolları sıvadık; barakanın içini temizlemeye, eski eşyaları kenara yığmaya başladık. Ancak tam o sırada annesi kapıda beliriverdi. Kaşları çatık halde, "Ne yapıyorsunuz siz orada?" diye seslendi.

Mete, "Şey anne, barakayı düzenleyip kendime çalışma odası yapacaktım da" dedi çekingen bir sesle.

Annesi elindeki önlüğü çıkarıp sert bir bakış attı: "Olmaz öyle şey. O barakada örümcek bağlamış, soğukta hastalık kapacaksın. Ayrıca bırak bu işleri Mete. Derslerine zaman ayır biraz; bak yakında liseye geçeceksin. Boş işler bunlar!"

Mete itiraz edecekti ki ben kolunu tuttum, başımla "boş ver" der gibi işaret yaptım. Annesi gerçekten çok kızacak gibiydi. O gün o defteri kapattık. Mete'nin hevesi kursağında kalmıştı ama ben vazgeçmeye niyetli değildim.

Anladım ki Mete'nin ailesini ikna etmek hiç kolay olmayacaktı. Annesi oğlunun bu "hokkabazlık" merakına tamamen karşıydı. Babası ise biraz daha ılımlıydı; arada Mete’ye gizlice destek olduğuna şahit olmuştum. Babasının adı Kamer Bey'di, kendi hâlinde bir tüccardı. O da oğlunun serseri arkadaşlarından haberdardı ve çocuğunun geleceği için endişeliydi. Fakat eşine fazla karşı çıkamıyor, Mete’yi idare etmeye çalışıyordu. Bu durumda devreye hocalarımızı sokmaktan başka çare yoktu. Aile büyükleri özellikle öğretmenlere saygı duyar diye düşündük.

Tiyatrotürk ekibindeki diğer arkadaşlarımla birlikte Mete'ye okulda moral vermeye başladık. Her teneffüs bahçede onun yanına gidip illüzyon numaralarını izliyorduk. O gösteri yaparken bir halka oluşturup alkışlarla, tezahüratlarla onu yüreklendiriyorduk. Mete başlangıçta şaşırdıysa da ilgiden memnun kaldı. Artık hünerlerini sergilemek için fırsat kolluyordu. Hatta okul çıkışlarında bile bahçede toplanıp yeni öğrendiği bir numarayı denemesini istiyorduk. Böylece Mete yavaş yavaş kendine güven kazanmaya başladı. Eskiden yalnızca üç beş kişiye gösteri yaparken, şimdi neredeyse tüm okul onun küçük şovlarını konuşur olmuştu. Öğretmenlerin bile dikkatini çekmeye başlamıştı bu durum. Kimi hocalar uzaktan gülümseyerek izliyor, "Yine ne numaralar çeviriyorlar?" diye şakalaşıyordu.

Bu arada biz öğrenciler, Mete'nin ailesine fazla görünmemeye çalıştık. Özellikle evlerine topluca gitmek annesini rahatsız ediyordu, bunu fark etmiştik. Bu yüzden büyük hamleyi öğretmenlere bırakmaya karar verdik.

Ve o büyük hamle gecikmedi: Fuat Hoca, Mete'nin ailesiyle bizzat görüşmeyi üstlendi. Bir akşamüstü beni de yanına aldı, birlikte Mete'lere gittik. Kapıda Mete'nin annesi bizi görünce şaşırdı ama hemen buyur etti. Salonlarına geçtik; babası Kamer Bey de işten yeni gelmiş, sohbete katıldı. Fuat Hoca Mete'yi de yanımıza çağırdı, böylece dördümüz birlikte çaylarımızı yudumlarken konu Mete'nin yeteneklerine geldi.

Fuat Hoca etrafına sıcak bir bakış atıp söze başladı: "Kamer Bey, hanımefendi... Siz evladınız için endişeleniyorsunuz tabii, anlıyorum. Mete yaramazlık yapıyor, dersleri de biraz zayıf galiba."

Mete başını öne eğdi. Annesi hemen lafa girdi: "Hocam, ne yapacağız bilemiyoruz. Söz geçiremiyoruz çocuğa. Gece gündüz sokakta, olmadık işlerle uğraşıyor." Kadının sesi üzgün ve yılgındı.

Fuat Hoca gülümseyerek eliyle sakin olmalarını işaret etti. "Mete aslında çok zeki bir çocuk, hanımefendi," dedi. "Evet, ders notları düşük olabilir ama bu onun işe yaramaz olduğu anlamına gelmez. Bakın, hepimiz okul okuduk, diplomalar aldık. Fakat hayat başarısı sadece akademik başarı demek değildir." Kamer Bey'e döndü, "Siz mesela ticaret yapıyorsunuz, aylık geliriniz okumuş pek çok insandan fazla olabilir. Ben 20 yıldır öğretmenim; sizden çok daha az kazanıyorum ama bu beni işe yaramaz yapmıyor, öyle değil mi?"

Kamer Bey biraz mahcup, biraz da meraklı dinliyordu. Fuat Hoca devam etti: "Ben Mete’de farklı bir ışık görüyorum. Onun el becerileri, sahne yeteneği var. Bu, herkeste bulunmaz. Şimdi siz diyorsunuz ki ders çalışmıyor... Belki de klasik yöntemlerle öğrenemeyen bir yapısı var. Kimi çocuk vardır, kalemi kâğıdı sever, test çözer. Kimi çocuk da vardır, yaparak öğrenir; başka alanlarda dehaya sahiptir. Mete de onlardan biri bence. Çok yetenekli bir illüzyonist olabilir ileride."

Mete utangaç bir sevinçle başını kaldırıp hocasına baktı. Annesi ise şaşkın görünüyordu. "İllüzyonist derken, hani şu sihirbazlar gibi mi?" diye sordu.

Fuat Hoca gülerek, "Evet, öyle diyelim," dedi. "Sihirbazlık bir sanattır aslında. Oğlunuz oyalanacak bir şey yapmıyor; gerçekten ciddi bir sanata adım atıyor. Şimdi, ben diyorum ki birlikte Mete'ye destek olalım. Okulda onun yeteneğini değerlendirelim, gösterilere çıkartalım. Siz de evde ona biraz izin verin; şu arka bahçedeki baraka var ya, orayı düzenleyip çalışma alanı yapalım çocuğa. Gerekli malzemeleri ben temin ederim. Yeter ki sizin izniniz olsun."

Mete'nin annesi ile babası kısa bir bakıştılar. Bu kadarını hiç beklemiyorlardı. Babası boğazını temizleyip, "Valla hocam," dedi, "ilk defa bir öğretmenden oğlum için böyle övgüler duyuyorum. Gurur duydum açıkçası... Ama dersler...?"

Fuat Hoca ciddi bir tonda, "Dersler de düzelir merak etmeyin," diye yanıtladı. "Mete’nin kendine güveni gelsin, sizin takdirinizi kazansın; eminim okuluna da olumlu yansır. Biz okulda da takip edeceğiz onu."

Bu konuşmanın üzerine anne ve baba yumuşadı. Annesi gözlerini silerek, "Tabii hocam," dedi. "Siz böyle diyorsanız biz de elimizden geleni yaparız. Yeter ki oğlumuz iyi olsun."

Baba Kamer Bey ise Mete'ye dönüp yıllar sonra ilk defa şefkatle başını okşadı. "Aferin oğlum," dedi, "bak hocan nasıl güzel şeyler söylüyor senin için." Mete’nin gözleri ışıl ışıl olmuştu; gurur ve mahcubiyet arası bir ifadeyle gülümsüyordu. Babası ayağa kalktı, "Hadi gel, birlikte atölyene gidelim," dedi Mete'ye. "Şu hasar tespitini yapalım; bakalım atölyen için ne eksik, neler gerekiyor. Ben senin sponsorunum artık."

Mete ne diyeceğini şaşırmış bir halde babasının peşine takıldı; ikisi birlikte bahçeye doğru yöneldi. Annesi mutfaktan taze demlenmiş çay ve ikramlıklar getiriyordu. Onlar bahçeye çıkar çıkmaz Fuat Hoca bana döndü, gözleri dolu dolu, alçak bir sesle, "Aferin çocuklar," dedi. "Çok iyi bir iş başardınız, gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Siz beni bile şaşırttınız... Hepinizin geleceğini parlak görüyorum. İnşallah bir gün dünyanın en iyi sahnelerinde ülkemizi de temsil ettiğinizi görürüz."

Bu sözler hem bir teşekkür hem de bir temenniydi sanki. İçim tarifsiz bir gururla doldu. Küçücük bir fikirle başlayıp koca bir ailenin hayatını etkilemeyi başarmıştık.

Bu olaydan üç gün sonra Mete'nin annesi ve babasının telefonu hiç susmadı desem yeridir. Okuldan peş peşe aramalar geliyordu. Önce müdür yardımcısı Adnan Bey aramış, "Merhaba Kamer Bey," demişti, "ben Mete'nin okulundan müdür yardımcısıyım. Oğlunuzla ilgili özel bir konuda görüşmek istiyorum; beni yanlış anlamayın, bir vukuat yok..." diye söze girmiş. Ardından İngilizce öğretmeni Mehtap Hanım aramış, o da benzer şeyler söylemiş: "Oğlunuzun İngilizce dersine giriyorum. Mete hakkında özel bir şey konuşmak istiyorum, sakın yanlış anlamayın..."

Sadece onlar mı, diğer branş hocaları da fırsat buldukça Mete’nin annesine babasına ulaşıp onun son zamanlardaki olumlu hâlinden ve yeteneğinden övgüyle bahsettiler. Ailesi ne diyeceğini şaşırdı; bunca yıldır okuldan hep şikâyet duyan bu insanlar şimdi methiyeler işitiyordu. Bu, Mete’ye olan güvenlerini müthiş arttırdı. Kamer Bey eşine dönüp, "Galiba bizim oğlan sahiden bir şeyler başarıyor hanım," diyordu gururla.

Artık Mete için engeller bir bir kalkıyordu. Babası, Mete'nin ihtiyaçları için maddi manevi her desteği vereceğini açıkladı. Bahçedeki baraka hemen temizlendi, küçük bir soba kuruldu ki kışın üşümesin. Kamer Bey, Düzce çarşısındaki hırdavatçılardan, kırtasiyelerden oğlunun istediği malzemeleri aldı. Yeni iskambil desteleri, şapkalar, kumaşlar, aynalar... Küçük bir illüzyon laboratuvarı gerçekten kurulmuştu.

Bu arada takvimler Ekim ayının sonunu gösteriyordu. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yaklaşmıştı ve okulumuz da şehir stadında yapılacak kutlama törenine hazırlanmaktaydı. Mete’nin ailesiyle barışması ve öğretmenlerinin takdirini kazanması tam bu döneme denk gelmişti. Beden eğitimi öğretmenimiz ve idareciler, Mete’nin hünerlerini duymuş olmalılar ki onu bayram programında sahne alması için düşünmüşler. Nitekim bayrama bir hafta kala öğle arasındayken Mete okul idaresine çağrıldı.

Mete odadan çıktığında şaşkın ve biraz da gururlu görünüyordu. Yanına koştum, "Ne oldu?" diye sordum merakla.

"Yahu," dedi heyecanla, "29 Ekim törenlerinde bana gösteri yapar mısın diye sordular."

"Harika!" diye bağırdım sevinçle. Zaten beklediğimiz an buydu.

"Bir hafta var sadece, nasıl hazırlarım ki?" diye endişeliydi Mete. "Ama hocalar 'Sen yaparsın Mete' dediler. 'Çok yeni bir şey beklemiyoruz, daha önce hazırladığın numaraları biraz düzenlesen zaten 15 dakika sahnede kalırsın, bu da yeter' dediler."

"Yaparsın tabii," dedim omzuna hafifçe vurarak. "Biz de yardım ederiz."

Mete derin bir nefes alıp yüzüne kararlı bir ifade takındı: "Ayıp ettiniz hocam," demiş müdür yardımcısına; bana taklit ederek anlattı. Gür bir sesle Erzurum şivesiyle, "Hee, hazırlarım elbet!" demiş.

Gülüştük. İşte Mete için asıl sınav vakti geliyordu.

Bayram gösterisine günler kala Mete gece gündüz hazırlanmaya koyuldu. Babasının aldığı yeni malzemeler de eline geçmişti. Artık atölyesinde geç saatlere kadar çalışıyor, aynanın karşısında hareketlerini prova ediyordu. Biz ekipçe ara sıra yanına uğrayıp moral veriyorduk ama çoğu planını gizli tutuyordu. Bir akşamüstü merakıma yenilip "Neler hazırladın, anlatsana biraz," dedim. Kurnaz bir gülüşle, "Bu ikimizin arasında sır kalsın," dedi. "Tiyatroda en önemli şeylerden biri sürprizdir, sırrımı ifşa etmem." Göz kırptı.

Ben de üstelemedim. Sadece dışarıdan gördüğüm kadarıyla kendini aştığını hissediyordum. Öncekilerden çok daha büyük bir gösteri planladığı belliydi. Hepimizi şaşırtacaktı, buna emindim.

29 Ekim 2007, Düzce 18 Temmuz Stadyumu.

O sabah heyecandan neredeyse kahvaltı bile edemedim. Okulumuzun tüm öğrencileri gibi ben de üniformamı giyip erkenden okula gittim. Saat 07:45'te okul bahçesinde toplandık. Bandocu öğrenciler önde, bizler arkada sıraya girdik. Kısa bir bando provası yapıldı; trampetler, flütler coşkuyla çalmaya başladı. Ardından belediyenin tahsis ettiği otobüslere doluşup şehir merkezindeki stadyuma doğru yola koyulduk.

18 Temmuz Stadyumu, o gün farklı okullardan gelen yüzlerce öğrenciyle doluydu. Tribünlerde veliler, protokol için ayrılmış locada ilimizin yöneticileri yerini almıştı. Düzce Valisi ve Belediye Başkanı hem güvenlik hem birlik mesajı vermek istercesine yan yana oturmuş, çevrelerinde askerî erkan, daire amirleri ve yerel basın mensupları bulunuyordu. Hava güneşli ama serindi, tipik bir sonbahar sabahıydı. Bayram coşkusu her yerde hissediliyordu.

Tören, İstiklal Marşı ve protokol konuşmalarıyla başladı. Ardından okullar sırayla hazırladıkları gösterileri sunmaya başladılar. Kimi okullar halk oyunları oynuyor, kimileri şiir korosu veya sportif gösteriler yapıyordu. Sıra bizim okula geldiğinde kalbim yeniden hızla çarpmaya başladı. Önce okulumuzun halk oyunları ekibi sahneye çıktı; rengarenk yöresel kostümleriyle Artvin yöresi oyunlarını oynadılar. Tribünlerden alkış koptu. Sonra Tiyatrotürk ekibi olarak hazırladığımız iki kısa skeç vardı.

İlk skeç bir sınıf komedisiydi; ben de ufak bir rol almıştım. Sahneye çıktığımda binlerce kişinin bakışları önünde bacaklarım titrer sanmıştım ama ne gariptir ki stadyum dolusu kalabalık beni ürkütmedi. Aksine, spotların altında kendimi daha güçlü hissettim. Oyunumuzu başarıyla tamamladık; seyirciler güldü, alkışladı. Biz de sahneden geniş bir reverans vererek inip yerlerimize geçtik.

Sıra gelmişti günün en merakla beklenen anına: Mete'nin illüzyon gösterisine. Sunuculuk yapan beden eğitimi hocamız mikrofonda coşkulu bir sesle anons etti: "Şimdi Sancaklar İlköğretim Okulu öğrencilerinden Mete Dağlıca, illüzyon gösterisini sunacaktır!"

Mete, siyah bir pelerin ve silindir şapkasıyla ağır adımlarla sahneye yürüdü. Onu tezahüratlarla karşıladık. Seyirciler henüz ne olacağını tam kestiremiyordu; sonuçta sahneye çıkan bir öğrenci, bir çocuktu. Ama Mete ortadaki masanın arkasına geçip şapkasını çıkararak sahnenin ortasına koyduğunda herkes merakla pür dikkat kesildi.

Önce klasik numaralarla başladı. Boş olduğunu gösterdiği silindir şapkanın içinden bir tavşan değil ama kırmızı-beyaz bir bayrak çıkardı; koca bir Türk bayrağı aniden şapkanın içinden dalgalanarak yükseldi. Tribünler alkışla inledi. Mete bayrağı gururla öpüp alnına koydu, sonra katlayıp dikkatlice kenara bıraktı. Bu hoş selamdan sonra elindeki sihirli değnekle birkaç ufak hokkabazlık yaptı: renkli mendilleri havada uçurdu, bir anda mendili beyaz bir güvercine dönüştürdü (tabii oyuncak bir güvercindi ama uzaktan gerçeği gibiydi). Ardından ateşli numaralara geçti; avucunun içinde bir anda alev belirtti, sonra o alevi ağzına atıp yutmuş gibi yaparak söndürdü. Seyirciler arasından "vay canına!" sesleri yükseliyordu.

Ben sahnenin kenarından izlerken hem gurur hem heyecan duyuyordum. Mete'nin bu ilk büyük sınavını alnının akıyla vermesini diliyordum içimden.

Gösterinin finaline doğru Mete, sahnenin ortasına iki masa getirdi: biri küçük, diğeri biraz daha yüksekçe. İkisinin de üzeri bomboştu. Önce küçük masanın üzerine cam bir bardak su koydu. Herkes merakla izliyordu; ben bile ne yapacağını bilmiyordum. Mete birkaç adım geri çekildi, derin bir nefes alıp kollarını ileri doğru uzattı. Ellerini yavaşça yukarı kaldırırken bardak da masadan havalanmaya başladı! Evet, su dolu cam bardak masadan yükselip havada asılı duruyordu. Seyircilerden bir uğultu koptu. Bardak sanki görünmez iplerle tutuluyormuş gibi havada süzülüyordu. Sonra Mete öteki masanın yanına gitti; aynısını oradaki porselen vazo için yaptı. Vazo da masadan ayrıldı, yerçekimine meydan okurcasına boşlukta durdu. Aynı anda iki cisim birden havada asılı kalmıştı. Mete ortada duruyor, kolları iki yana açık hâlde, ter içinde ama zafer dolu bir ifadeyle seyirciye bakıyordu.

İşte o an, stadyumda bir saniyelik derin bir sessizlik oldu; sanki herkes topluca nefesini tutmuştu. Ardından yer yerinden oynadı: Alkışlar, hayret nidaları, ıslıklar... İnsanlar gözlerine inanamıyordu. Düzce Valisi, önündeki protokol sehpalarına vurarak alkışlıyor; Belediye Başkanı, ağzı bir karış açık, ayağa kalkmış Mete’yi izliyordu. Biz arkadaşları olarak çoktan ayağa fırlamış, sevinçten birbirimize sarılıyorduk.

Mete, bardak ile vazoyu yavaşça tekrar masalarına indirdi; hiçbir şey olmamış gibi şapkasını çıkartıp seyircilere salladı ve son kez selam verdi. Gösterisi toplamda yirmi dakika sürmüştü, fakat hepimize sanki bir anda geçip bitmiş gibi geldi. Zaman durmuş, bir rüya alemine dalmış gibiydik.

Seyirciler uzun süre alkışladı. Mete birkaç kez eğilerek selamını yineledi. Sonunda alkışlar yavaşlayınca sahneden inmek üzere arkasını döndü. Tam o sırada protokol tribünündeki Vali Bey’in onu yanına çağırmak için işaret ettiğini gördüm. Görevliler Mete’yi apar topar oraya götürdüler. Ne olduğunu tam seçemiyordum ama vali cebinden kadife bir kutu çıkarıp Mete’ye verdi; sanırım bir hediye, belki özel bir kalem veya bir kol saati olmalıydı. Sonra elini sıktı, omzunu sıvazladı. Gazeteciler bu anı kaçırmadı, flaşlar patlıyordu.

Tören sonrası kuliste buluştuğumuzda Mete hâlâ mutluluktan ayakları yere basmıyor gibiydi. "Yaptım!" diyordu kendi kendine, "Başardım!" Biz de onu tebrik yağmuruna tuttuk. Fuat Hoca da oradaydı; gözleri dolmuş bir halde, "Aslanım benim!" diyerek Mete’ye sarıldı. O an mutluluktan hepimiz ağlayacaktık neredeyse.

Mete için o gün gerçek bir dönüm noktasıydı. Gösteriden hemen sonra Vali Bey onu tekrar makamına davet etti. Şehir tiyatrosunda özel bir gösteri düzenleyip orada da hünerlerini sergilemesini istedi. Hatta yerel televizyonların ve gazetelerin de bulunacağı bir program planladılar. Bir hafta içinde Mete, Düzce Şehir Tiyatrosu sahnesinde, kameralar ve televizyonlar eşliğinde gösterisini tekrarladı. Bu kez repertuvarına yeni numaralar da eklemişti. Artık tüm Düzce onu tanıyordu. Yerel gazeteler ondan "Küçük Sihirbaz, Büyük Mucize Yarattı" gibi manşetlerle bahsetti.

Aradan yıllar geçti... Takvimler 2017'yi gösteriyor. Mete şimdi 24 yaşında genç bir adam ve gerçekten de hayallerini gerçekleştirmiş durumda. Türkiye’nin en tanınmış illüzyonistlerinden biri hâline geldi. Sadece ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında büyük sahnelere çıkıyor; gösterileri kapalı gişe izleniyor. Ünlü televizyon programlarına konuk oluyor, hatta birkaç dizi ve filmde oyunculuk bile yaptı. Mete Dağlıca adı artık o eski "yaramaz çocuk" imajından çok uzakta, parlak ışıklar altında anılan bir sanatçı oldu.

Sevgili okur, farkındaysan sana burada gerçek bir yaşam öyküsü anlattım. Küçük bir tiyatro grubunun, biraz inanç ve dayanışmayla neleri değiştirebileceğini gördün. Fuat Hoca'nın bize öğrettiği bir şey vardı: Tiyatro asla sadece sahnede oynanan bir oyun değildir. Tiyatro hayatın ta kendisidir. Her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir karakter, bir cevher vardır. Tiyatro işte bunu ortaya çıkaran, insanı insana en insani biçimde anlatan sihirli bir aynadır[1]. Biz Mete’de o aynayı tuttuk ve içindeki ışığı görmesini sağladık.

Tabii şimdi merak edebilirsin: "Peki sana ne oldu?"

Mete'nin o ilk büyük sahnesinin ardından zaman su gibi akıp gitti. Ertesi yıl biz ortaokulu bitirecektik. 2008 yılıydı; liselere giriş sınavı olan OKS'ye hazırlanma telaşı her öğrenciyi sarmıştı. Ben de görünürde sınava hazırlanıyordum, ancak içten içe tiyatroya devam etmeyi istiyordum. Ne var ki ailem ve çevrem sürekli "ders çalış, test çöz" diyordu. Bir yandan da Tiyatrotürk’te yeni sezon başlamıştı; 10 Kasım Atatürk’ü Anma töreni için anlamlı bir oyun sahneye koyacaktık. Bu kez grubumuzu Türkçe öğretmenimiz Fuat Hoca çalıştırıyordu.

Fuat Hoca genç ve idealist bir öğretmendi. Provalarda sadece oyunu değil, Atatürk'ün fikirlerini, inkılapların önemini de anlatıyor; bize ufuk açıcı bilgiler veriyordu. Ancak benim aklım bir karış havadaydı – daha doğrusu test kitaplarının arasında sıkışmıştı. Bir yandan prova yapıyor, bir yandan akşamları evde sözüm ona ders çalışıyordum. Bu tempo beni yoruyordu. Aslında dürüst olayım, ders çalışma konusunda çok da istekli değildim. Tiyatroyu bahane ederek ders çalışmadığım gibi, dersleri bahane ederek tiyatrodan da soğumaya başlamıştım.

Bir akşam prova çıkışında Fuat Hoca bana takıldı: "Evlat, yorgun gibisin. Bir sorun mu var?" Ben hemen, "Yok hocam, iyiyim," dedim, ama içimden keşke her şeyi anlatabilsem diyordum. Belki de ondan duymam gereken "Sınav gelir geçer ama bu fırsatlar bir daha ele geçmez" cümlesiydi... Fakat ben bunu duymadan, kendi kararımı vermiştim bile.

10 Kasım gösterisine bir hafta kala, bir prova günü sonunda arkadaşlarıma dönüp "Ben galiba bırakacağım," dedim. Önce şaka yaptığımı sandılar. "Neyi bırakıyorsun?" diye soranlara "Tiyatroyu... Devam etmeyeceğim," diye mırıldandım.

Bunu duyan ekip arkadaşlarımın yüzü düştü. İçlerinden biri, "Yapma ya, tam da gösteriye az kaldı," dedi şaşkınlıkla. Ben gözlerimi kaçırarak, "Üzgünüm," dedim. " Fuat Hoca'ya söyleyemedim, ama siz söylersiniz artık... Ben gelmeyeceğim." O an büyük bir utanç hissettim; ama bastıramadığım bir bıkkınlık da vardı içimde.

Evet, çok ayıp ettim. Hem hocama hem de ekip arkadaşlarıma karşı sorumluluğumu yerine getirmedim. Onlara doğru düzgün açıklama yapmadan bir daha Tiyatrotürk çalışmalarına katılmadım. İçim içimi yiyordu aslında, fakat kendimce bir bahane bulmuştum: "Sınava odaklanmalıyım."

İşin kötüsü, neye odaklandıysam... OKS sınavına da gerektiği gibi hazırlanmamıştım. Onca ay boşa geçti. Sınavda 500 üzerinden 270 puan gibi orta halli bir sonuç aldım. O puanla dişe dokunur bir Anadolu lisesine girilemiyordu. Lise tercih listesi bile doldurmadım; istemediğim okulları yazıp macera aramak istemedim. "Bir sene beklerim, gerekirse düz liseye kayıt olurum," dedim kendi kendime. Nitekim öyle oldu; sınavla öğrenci almayan bir genel liseye, bir yıl sonra sadece diploma notumla girip lise öğrenimime başladım.

Liseye başlamamla birlikte tiyatro benim için sadece tatlı bir anı olarak kaldı. Yeni okulumda doğru dürüst bir tiyatro kulübü yoktu. Bir-iki kez edebiyat hocamız ufak bir oyun hazırlamaya niyetlendi, beni de oynattı. Okul müsameresinde küçük rollerde sahneye çıktım. Hatta bir defasında 29 Ekim töreninde kısa bir piyeste Atatürk'ün yaverini canlandırdım. Alkış bile aldım. Ama ne yazık ki o eski heyecanı, o tutkulu ortamı bir daha bulamadım. Sanki içimdeki ateş cılız bir kor haline gelmişti.

Lise biterken hayatla ilgili pek bir idealim kalmamıştı doğrusu. Üniversiteye gitmem gerekiyordu, "iyi bir bölüm" seçmem tembihleniyordu. Puanım ancak orta halli bazı bölümlere yetiyordu. Ailem maddi durumumuzu öne sürerek "bak şu bölümde okursan mezun olunca işin garanti" diye beni yönlendirdi. Ben de sırf onları kırmamak ve etraftakilerin dilinden kurtulmak uğruna, aslında hiç istemediğim bir bölümü yazdım. Kazandım da.

Üniversiteye başladım başlamasına ama hiç mutlu olamadım. Sevmediğim dersler, ilgimi çekmeyen konular... İlk yıldan notlarım düşmeye başladı. İkinci yıl zar zor geçti. Üçüncü sınıfa geldiğimde –geçen yıl– artık iyice bunalmıştım. İşte o sıralarda bir mucize gibi hayatıma Tahsin Bostan adında bir hocam girdi. Kendisi edebiyat fakültesinde öğretim üyesiydi ve okulumuzun mezuniyet töreninin düzenleme kurulundaydı. Benim eskiden tiyatro yaptığımı bir şekilde duymuş, belki bir arkadaşım bahsetmiş. Gelip benimle konuştu. "Bak evladım," dedi, "içinde bir cevher olduğunu hissediyorum. Mezuniyet töreni için bir skeç, belki bir şiir dinletisi hazırlayacağız. Senin yardım etmeni istiyorum."

Yıllar sonra ilk kez kendimi bir işe yarar hissediyordum. On yıl aradan sonra sahne tozunu yeniden yutacak olmak beni heyecanlandırdı. Hemen çalışmalara başladım. Bir skeç metni yazdım, birkaç şiir derledim, provalar yaptırdım. Sahne arkasında koşturdum, dekor bile hazırladım. Mezuniyet günü gelip de o gösteriler başarıyla sahnelendiğinde içime güneş doğmuş gibiydi. Hocalar, aileler alkışlarken ben perde arkasında gözyaşları içinde gülümsüyordum. "Evet," dedim kendi kendime, "ben buyum; yapmam gereken bu."

Ne var ki o güzel anlar da çabuk geldi geçti. Mezuniyet töreninin ertesi günü yine yapayalnız kalmıştım. Diplomamı elime aldım; geleceğe dair en ufak bir fikrim yoktu. Ne doğru düzgün bir iş bulabilirdim ne de sevmediğim bu alanda yüksek lisans yapasım vardı.

Ülkemizin çalkantılı zamanlarıydı. Dışarıda bir huzursuzluk, bir belirsizlik hüküm sürüyordu. Ben de sanki bu belirsizliğin içine savruldum. Yanlış insanlarla dostluk kurdum veya yanlış zamanda, yanlış yerde bulundum desem yeridir. Tam mezuniyetten bir ay sonra hakkımda bir soruşturma başlatıldı. İnanmayacaksınız belki, hiçbir suç işlemediğim hâlde bir gece yarısı evimden alındım. Meğer görüştüğüm bazı kişiler yüzünden ben de şüpheli sayılmışım. Kendimi bir anda burada, şu soğuk hücrede buldum.

Yedi aydır demir parmaklıklar ardındayım. Ne ile suçlandığımı bile tam bilmiyorum. İddianamem hâlâ hazırlanmadı; mahkememin ne zaman olacağı meçhul. Her gün "belki bugün bir haber gelir" diye bekliyorum, ama nafile. Adalet dediğimiz kavramı sorgular oldum.

Ve işte başladığım yere geri dönüyorum: Soğuk bir hücreye, rutubetli duvarlara, tik tak seslerine, yalnızlığa... Ama inanır mısınız, bunca karanlığın içinde bile tiyatro bana yol göstermeye devam ediyor. Gözlerimi kapattığımda kendimi yine sahnede hissediyorum. O alkışların sesi kulaklarımda çınlıyor. Sahnede öğrendiğim dayanma gücü, zorluklar karşısında pes etmeme inadı, burada –demir parmaklıklar ardında– bana direnç veriyor.

Gündüzler ne kadar uzun ve sıkıntılı olsa da geceler benim. Karanlık çöktüğünde hayal perdemi açıyorum ve anılarım bir bir canlanıyor. İşte bu hikâyeyi orada, o hayal sahnemde tekrar tekrar yaşıyorum.

Sonunda anlıyorum ki, hayatım bir tiyatro oyunundan ibaretmiş aslında. Mutlu perdeler de oldu, hüzünlü perdeler de... Alkışlar da duydum, yuhalamalar da... Şimdi ise oyunun en dramatik sahnesindeyim belki. Ama her oyun bir gün biter. Ve ışıklar bir kez daha yanıp perde kapanmadan önce son repliğimi söylemek isterim:

TİK tak tik tak ...
Vur kellesine özgürlüğün
Yere batsın adalet, vur kellesine özgürlüğün
Ama
Ne kadar dik ışıklarıyla yaksa da güneş bedenimi
Batmaya mahkumdur,
Sonunda,
Geceler benimdir.


[1] [2] Tiyatro hayatın kendisidir ! – Nar Sanat

https://www.narsanat.com/tiyatro-hayatin-kendisidir/

 

0 Yanıt "Tiyatrotürk"

Yorum Gönder

Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...

Iklan Atas Artikel

Iklan Tengah Artikel 1

Iklan Tengah Artikel 2

Iklan Bawah Artikel