Tiyatrotürk
Sessizliğin içinde demir parmaklıkların arasından süzülen soğuk
bir yalnızlık var. Tek yoldaşım, hücre duvarına asılı eski bir saat. Onun her
saniyeyi işaret eden tik takları, hapishanenin rutubetli duvarlarında
yankılanıyor. Bu monotona bağlanmış zaman sesi adeta özgürlüğümün nabzını
tutuyor. Günler birbirine karışmış; burada takvimler anlamını yitirmiş durumda.
Yedi aydır dört duvar arasındayım ve hâlâ hakkımdaki iddianame hazırlanmadı.
"Adalet" dedikleri terazinin kefeleri çoktan kırılmış sanki. Bekleyiş
belirsiz; her tik tak ile umudum biraz daha eksiliyor.
Karanlık çökmeye yüz tutarken, demir parmaklıkların ardındaki
gökyüzü turuncudan mora dönerken içimde derin bir sızı hissediyorum. Özgürlüğün
ne demek olduğunu ilk defa bu denli iliklerimde duyumsuyorum: Bir kuşun kanat
çırpışı, rüzgârın yüzüme vurması, sevdiklerime sarılmak... Hepsi şimdi ne kadar
da uzakta. "Yere batsın adalet," diyorum kendi kendime
fısıltıyla, "vur kellesine özgürlüğün." Biliyorum, bu ağır
sözler içimde biriken öfkenin dışavurumu. Suçum nedir, cezam ne olacak, ben
bile bilmiyorum. Sadece bekliyorum. Bekledikçe duvar saatinin tik takları
ruhuma işlemeye devam ediyor.
Ama güneş her akşam batmaya mahkûm. Gündüz vakti bu beton duvarlar
arasında bedenim ne kadar yanıp kavrulsa da gece olunca zihnim bir nebze olsun
özgür kalıyor. Geceler benim. İşte yine bir gece iniyor mahpus damına.
Koğuşun loş ışığı tavandaki çatlakları gölge oyunlarına çevirirken ben
gözlerimi kapatıyorum. Dışarıda görünen tek tük yıldızları hayal meyal
seçiyorum; onları birer sahne ışığı gibi düşünüyorum. Ve anılarımın perdesi
yavaş yavaş aralanmaya başlıyor...
Hatıralarım beni on bir yıl öncesine, 2006 sonbaharına götürüyor.
O zamanlar henüz bir ortaokul öğrencisiydim, hayat dolu ama içine kapanık bir
çocuk... Ve her şey, okulun koridorundaki o küçük ilanla başladı.
2006
Sonbaharı, Sancaklar İlköğretim Okulu, 7. sınıf koridorları.
Bir teneffüs vakti okulun koridorlarında aylak aylak gezinirken
gözüm duyuru panosuna ilişti. Sararmış bir kâğıt, kenarı raptiyeyle
tutturulmuş, üzerinde kalın harflerle şu cümle yazılıydı: "Okulumuzda
bir tiyatro ekibi kurulacaktır. Katılmak isteyen öğrenciler, Ekim sonuna veya
Kasım ilk haftasına kadar Türkçe öğretmenimiz Fuat Sarıkaya'ya isim
yazdırabilir."
Kalbim hızla çarpmaya başladı. O küçücük ilan, içimde kocaman bir
heyecan dalgası yarattı. Çünkü tiyatroya oldum olası meraklıydım ama o yılın
başında yapılan kulüp seçmelerinde bu hevesim kursağımda kalmıştı. Eylül
ortasında İngilizce hocamız Mehtap Sarıkaya çeşitli eğitsel kulüplere öğrenci
almış, ben de şansımı bilim kolunda deneyip Fen ve Teknoloji Kulübü'ne
kaydolmuştum. Tiyatro kulübüne girmek aklımdan geçmiş, fakat kontenjan
dolmuştu; bir kere seçim yapınca da değiştirmek mümkün olmamıştı. İşte şimdi
karşıma ikinci bir şans çıkmış gibiydi. Yeni kurulacak tiyatro ekibi benim için
taze bir umut ışığıydı.
Heyecanla etrafıma baktım, bu haberi paylaşabileceğim en yakın
arkadaşlarımı aradım. Kalabalık arasında Mete Dağlıca'yı ve Muhammet Çelik'i
gördüm. İkisi de benim sınıftan, en samimi olduğum arkadaşlar. Yanlarına
koştum, nefes nefese:
"Çocuklar! Panodaki ilanı gördünüz mü?" dedim, gözlerim
parlıyordu.
Mete kaşlarını kaldırıp umursamaz bir sesle, "Ne ilanı?"
diye sordu. Muhammet ise meraklanmıştı, "Ne var panoda?" diyerek bana
döndü.
"Nihayet tiyatro ekibi kuruluyor okulda!" dedim soluk
soluğa. "İsteyenler Fuat Hoca’ya ismini yazdıracakmış. Ekim sonuna kadar
vakit varmış."
Bir anlık sessizlikten sonra Muhammet’in yüzü aydınlandı.
"Gerçekten mi?" diye gülümsedi. "Harika haber bu!" Mete de
gözlerini faltaşı gibi açmıştı. Önce şaşkın, sonra sevinçli bir ifade belirdi
yüzünde.
"Vay be," dedi Mete, "tiyatro ekibi ha... Sen ne
diyorsun Muhammet, katılalım mı?"
Muhammet heyecanla omzuma hafifçe vurdu: "Ben varım! Zaten ne
zamandır böyle bir fırsat bekliyorduk."
Muhammet gerçekten tiyatroya yatkın biriydi. Doğuştan gelen bir
yeteneği vardı sanki. Erzurumlu olması sayesinde müthiş bir şive taklidi
yapardı; o yıllarda televizyonda meşhur olan Fıkralarla Türkiye
programındaki Teyo Emmi karakterini başarıyla canlandırır, bizi gülmekten kırıp
geçirirdi. Onun bu kabiliyeti okulda herkesçe bilinir, sınıfta hocaları bile
bazen onu taklit yaparken yakalayıp istemeden gülümserlerdi.
Mete ise farklı bir alanda yetenekliydi; el çabukluğu ve illüzyon
gösterilerine merak salmıştı. Teneffüslerde etrafına birkaç kişi toplar, kendi
yaptığı basit araçlarla kart numaraları, kaybolan mendiller, türlü
hokkabazlıklar sergilerdi. Belki amatörceydi ama oldukça ilgi çekiyordu.
Parmakları hızlı, zekâsı yaratıcıydı. İşte ikimiz de tiyatro fikrine balıklama
atlamışken onu da bu hevesimize ortak etmek istedim.
Üçümüz hızlıca plan yapmaya koyulduk. İlk iş, adımızı yazdırmaktı.
Türkçe öğretmenimiz Fuat Sarıkaya’nın öğretmenler odasından çıkışını
sabırsızlıkla bekledik. Ders zili çalar çalmaz Fuat Hoca’nın yanına koştuk ve
tiyatro ekibine katılmak istediğimizi hevesle söyledik. O da gülümseyerek
isimlerimizi bir deftere not etti. "Tamam çocuklar," dedi,
"başvurularınız alındı. Yakında mülakat yapacağız, haber veririm."
Fuat Hoca’nın onayını almış olmanın sevinciyle havalara uçuyorduk.
Daha ilk aşamayı geçmiş sayılırdık. Önümüzde ufak bir engel kalmıştı: Seçme
sınavı, yani mülakat. Fuat Hoca, ekibe alınacak öğrencileri küçük bir
performans sınavından geçirecekti. Üçümüz de kararlıydık; elimizden geleni
yapacak ve birlikte bu ekibe girecektik.
Aradan geçen birkaç gün içinde biz üç kafadar kendi kendimize
prova yapmaya başladık. Mülakatta ne yapacağımızı planlamamız gerekiyordu.
Küçük bir skeç hazırlamaya karar verdik: kısa ve komik bir sahne. Muhammet'in
taklit yeteneğini kullanacağımız bir Erzurumlu dede tiplemesi ve Mete'nin
illüzyon numaralarından bir demet sergileyeceği bir gösteriyi birleştirip
eğlenceli bir performans ortaya çıkarmaya çalıştık. Ben de anlatıcı rolü
üstlenip ikisinin oyununu birbirine bağlayacaktım. Üç akşamüstü bir araya gelip
sınıfta gizlice prova yaptık. Kahkahalar eşliğinde, boş sınıfta sahte
seyircimiz birbirimizdi. Ufak tefek hatalarımız olsa da önemli olan
özgüvenimizi toplamak ve Fuat Hoca’yı etkileyecek bir sunum hazırlamaktı.
Nihayet mülakat günü geldi çattı. Ekim ayının sonlarına doğru,
okul çıkışında belirtilen saatte spor salonunda toplandık. Sadece biz değil,
belki on beş kadar öğrenci gelmişti seçmelere. Kiminin elinde bir tirad metni
vardı, kimi şiir hazırlamış, kimi de hiçbir şey hazırlamamış olsa bile şansını
denemeye gelmişti. İçimizde garip bir heyecan fırtınası kopuyordu; ellerimiz
terliyor, kalbimiz küt küt atıyordu ama birbirimize belli etmemeye
çalışıyorduk.
Fuat Hoca, salonun ön tarafında bir sandalyede oturmuş, elinde not
defteriyle sırayla öğrencileri sahneye çağırmaya başladı. Bazıları kısa bir
oyun sergiledi, bazıları şarkı söyledi, şiir okuyan bile oldu. Sıra bize
geldiğinde üçümüz birlikte sahneye çıktık. Yan yana dizildik.
Fuat Hoca kaşlarını hafifçe çatıp ciddi bir ifadeyle, "Siz
ekip halinde mi katılıyorsunuz?" diye sordu.
"Evet hocam," dedim ben biraz ürkek ama kararlı bir
sesle. "Üçümüz birlikte küçük bir gösteri hazırladık."
Hocamız birkaç saniye düşündü, gözleri Mete ile Muhammet'in
üzerinde gezindi. İkisinin de okul içindeki yaramazlıklarıyla nam saldığını
hepimiz biliyorduk. Mete, 7-C sınıfının ele avuca sığmaz elebaşlarından
biriydi, Muhammet de ondan geri kalmazdı. Fuat Hoca muhtemelen onların disiplin
dosyalarını çoktan ezbere biliyordu. Benim onlara göre daha sakin, uslu bir
öğrenci olduğumu da hatırlıyordu.
Tam gösterimize başlayacakken Fuat Hoca elini kaldırarak bizi
durdurdu. Yüzünde hâlâ o ciddi ifade vardı. "Siz ikiniz," diyerek
Mete ile Muhammet'i işaret etti, "maalesef bugünlük bu kadar. Teşekkür
ederim geldiğiniz için."
Bir an neye uğradığımızı şaşırdık. Mete ve Muhammet afallamış,
anlam verememiş halde birbirine baktı. Muhammet itiraz etmek için ağzını açtı:
"Hocam, ama daha gösterimizi–"
Fuat Hoca başını hafifçe iki yana salladı. "Sizin
yeteneğinizden şüphem yok çocuklar," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle.
"Fakat tiyatro ekibinde disiplin ve örnek davranışlar çok önemli. Okuldaki
hal ve hareketlerinizi de göz önünde bulundurmak zorundayım. İkinizin sicili
pek parlak değil, biliyorsunuz. Bu yüzden sizi bu seferlik ekibe alamayacağım."
Mete'nin yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi; öfke ile utanç arası
bir ifade belirdi. "Anladım hocam..." diyebildi dişlerinin arasından.
Muhammet de başını yere eğmişti, söyleyecek söz bulamadı. İkisi de adeta
yıkılmıştı.
Ben ne diyeceğimi bilemedim. Seçmeler henüz bitmemişti ama hocanın
ima ettiği şeyi anlamıştım: Beni istiyordu, fakat arkadaşlarımı ekibe
almıyordu. Üçümüz birlikte hayal kurmuştuk; şimdi ayrılmak zorunda kalıyorduk.
Fuat Hoca bana dönüp hafifçe gülümsedi: "Sen kal, göster
bakalım ne hazırladın."
Birkaç saniye tereddüt ettim; arkadaşlarımın arkasından gitmek ile
sahnede kalmak arasında bocaladım. Mete göz ucuyla bana baktı ve kısık sesle,
"Devam et sen, göster yapabildiğini," dedi. Muhammet de üzgün bir
tebessümle, "Aynen, bari sen gir ekibe," diye ekledi.
İkisinin de beni cesaretlendirmeye çalışması yüreğimi burktu.
Onları hayal kırıklığına uğratmak istemesem de bu fırsatı tepmek doğru olmazdı.
Sonuçta sahnede kaldım. Tek başıma hazırladığımız skecin bölük pörçük de olsa
bir kısmını canlandırmaya çalıştım. Muhammet’in dedesinden kısa bir replik
yaptım, Mete’nin illüzyon numaralarından birini kendimce taklit ettim. Elimden
geleni yaptım ama içim buruktu.
Performansım bittiğinde Fuat Hoca alkışladı. "Güzel,
tamamdır," dedi gülümseyerek. "Tebrikler evlat," diye ekledi
bana. "Seni tiyatro ekibimize kabul ediyorum." O an sevinsem mi
üzülsem mi bilemedim. Ben seçilmiştim ama Mete ile Muhammet ne yazık ki
elenmişti. Üç kişilik hayalimiz tek kişiye düşmüştü.
Salonun dışında beni bekliyorlardı. Kapıdan çıktığımda Mete yere
bakıyor, ayağıyla bir taş parçasını tekmeliyordu. Muhammet duvar dibine çökmüş,
elleri cebinde uzaklara dalmıştı. Beni görünce toparlandılar.
"Nasıl geçti?" diye sordu Mete; cevabı aslında biliyor
gibiydi.
Yüzlerine baktım, gerçekleri saklamanın anlamı yoktu. "Beni
aldılar galiba..." dedim mahcup bir sesle. "Sizi ise...
elediler."
Muhammet buruk bir gülümsemeyle omzumu sıvazladı. "Tebrikler
kardeşim," dedi içten ama biraz da kederli bir sesle. "Senin adına
sevindik vallahi."
Mete ise kafasını sallayıp zorlama bir tebessümle, "Aynen,
hakkındır," dedi. "Bizim yüzümüzden hayaline mani olma. Gir sen,
devam et."
Onların olgun tavrı içimi rahatlatsa da dostlarımı geride
bırakmanın hüznü boğazıma düğümlendi. "İkiniz de emin misiniz? Belki
hocayla tekrar konuşuruz..." diyecek oldum, daha ben lafımı bitirmeden
Mete elini kaldırdı.
"Boş ver," dedi Mete. "Hocalar bize kafayı takmış
bir kere. Sen hiç değilse yap, bizi de temsil edersin."
Muhammet de başını salladı. "Aynen öyle. Hem belki ileride
yine deneriz. Sen şimdi gir ekibe, bizi merakta bırakma, anlatırsın neler
yaptığınızı."
Arkadaşlarımın bu sözleri yüreğime dokundu. Daha 13 yaşındaydık
ama o an üçümüz de büyümüş de küçülmüş gibiydik. "Tamam," dedim
hafifçe gülümseyerek, gözlerimde biriken yaşları gizlemeye çalışarak.
"Anlatacağım. Söz."
O gün eve tek başıma dönerken içimde hem sevinç hem hüzün vardı.
Tiyatrotürk adında bir ekibe seçilmiştim; bu benim için büyük bir adımdı. Ama
iki can dostum aynı sevinci paylaşamıyordu. Kafamda karışık duygularla,
önümüzdeki günlerin neler getireceğini düşünüyordum.
Ertesi hafta Tiyatrotürk ekibi resmen oluşturuldu. Yaklaşık 20-25
kişilik bir kadroyduk. Okul tarihinde ilk defa böyle bir tiyatro grubu
kuruluyordu ve herkes çok heyecanlıydı. Fuat Hoca bizi bir araya topladı ve
grubun çalışma şeklini anlattı. Grubumuza "Tiyatrotürk" adını
vermişti. İki ana kola ayrılacaktık: Drama ve Mizah. Yani hem
ciddi oyunlar, dramalar sahneleyecek, hem de skeçler, komediler yapacaktık.
Herkes ilgi ve becerisine göre bu kollardan birine yönlendirildi. Ayrıca ekip
içinde farklı görevler de belirlendi: Kimimiz oyun yazımına yardım edecekti,
kimimiz dekor ve kostüm işlerine, kimimiz de oyunculuğa yoğunlaşacaktı. Benim
gönlüm oyunculuktan yanaydı, ama gerekirse dekor da taşır, perde de açardım;
yeter ki tiyatronun içinde olayım diye düşünüyordum.
Fuat Hoca ilk toplantıda bize şunları söyledi: "Bakın
çocuklar, tiyatro bir takım işidir. Her birinizin rolü önemli ister sahnede
ister sahne arkasında olsun. Bu iş sabır ister, emek ister. Eğer gerçekten
istekliyseniz çok güzel işler başaracağız." Ardından ekledi:
"Tiyatronun ne olduğunu biliyor musunuz?" Cılız birkaç ses bir şeyler
mırıldandı. Gülümsedi ve kendi sorusunu kendisi cevapladı: "Tiyatro,
insanı insana, insanla ve insanca anlatma sanatıdır derler[1]. Yani
tiyatro, hayatın ta kendisidir çocuklar. Hayatta ne varsa sahnede de o
vardır."
Bu sözler zihnime kazındı. Gerçekten de zamanla öğrenecektik ki,
tiyatro sahnesinde öğrendiklerimiz hayatımıza da yansıyacaktı. Fuat Hoca,
tiyatronun bize sayısız katkısı olacağını anlattı. "Tiyatro sayesinde
kendinizi daha iyi ifade edeceksiniz," dedi. "Topluluk önünde
konuşmayı, özgüvenli olmayı öğreneceksiniz. Birlikte çalışmayı, dayanışmayı
göreceksiniz. Unutmayın, tiyatro aynı zamanda bir eğitimdir. İleride oyuncu
olmasanız bile burada kazandığınız deneyimler hayat boyu işinize yarayacak[2]."
Gerçekten de hocamız haklıydı. Provalar ve çalışmalar başladıktan
birkaç ay sonra bu sözlerin doğruluğunu hissetmeye başlamıştım bile.
Tiyatrotürk ekibi olarak haftada dört gün, ders çıkışlarında
toplanmaya başladık. Her buluşmamız yaklaşık bir - bir buçuk saat sürüyordu.
İlk başlarda temel oyunculuk alıştırmaları yaptık: nefes teknikleri, diksiyon
çalışmaları, doğaçlama oyunlar... Fuat Hoca bize sahnede duruş, jest ve mimik
kullanımı, diyaframdan konuşma gibi pek çok temel bilgiyi öğretiyordu. Fakat
sadece bunlarla kalmıyordu; her provanın bir köşesinde hayata dair küçük
öğütler veriyor, anekdotlar anlatıyordu. Kimi zaman bir metnin içerdiği mesaj
üzerine sohbet açıyor, insan ilişkilerinden, ahlaktan, çalışkanlıktan
bahsediyordu. Bir bakıma hepimiz için bir öğretmen, bir rehber, hatta bir hayat
koçu gibiydi.
Ben başlangıçta grubun en çekingen üyelerinden biriydim. Kendi
sınıfımdaki arkadaşlar dışında pek kimseyle konuşmaya çekinirdim. Yeni
tanıştığım öğrencilere, hele ki başka sınıflardansalar, kolay alışamıyordum.
Ama tiyatro ortamı beni yavaş yavaş kabuğumdan çıkardı. Provalarda beraber
güldük, beraber ter döktük; aynı sahneyi paylaşmaya başladıkça aramızda sıkı
bir dostluk oluştu.
Grubumuzda okulun farklı sınıflarından öğrenciler vardı. Özellikle
biri... Hâlâ bahsederken bile çekiniyorum. Okulumuzun belki de en popüler, en
güzel kızı da Tiyatrotürk ekibine seçilmişti. İsmini vermeye cesaret
edemiyorum; sarışın, masmavi gözlü, yüzü ay parçası gibi ışıl ışıl bir kızdı.
Karadeniz kökenli olduğunu duymuştum, belki de Laz asıllıydı. Boyu postu yerinde,
güler yüzlü fakat bir o kadar da ulaşılmaz gibiydi. Bizim sınıfta değildi,
sanırım sekizinci sınıflardandı. Kendisi, sınıfımızın en çalışkan erkek
öğrencilerinden Rıfat Aşkın ile çıkıyordu. Zaten okulda dolaşan söylentilerden
ve onları sık sık koridorda birlikte görmemizden bunu biliyorduk. Bu kız öyle
dikkat çekiciydi ki, okulda en az yirmi erkek ondan hoşlanıyor diye iddiaya
girilirdi. Onunla konuşmak cesaretsizlikten değil belki ama, güzelliğinin
verdiği ihtişam karşısında herkesin dili tutulurdu.
Tabii benim gibisi için bırakın onunla sohbet etmeyi, aynı havayı
solumak bile heyecan vericiydi. O güne dek kızlarla iletişim kurmak şöyle
dursun, hemcinslerimle bile doğru düzgün konuşamayan bir yapım vardı. Özgüvenim
pek yoktu. Ama kaderin cilvesine bakın ki, Tiyatrotürk çalışmaları sırasında
kendimi sık sık onunla yan yana bulmaya başladım. Mizah grubundaydık ve Fuat
Hoca bizi bazen ikili eşleştirip doğaçlama çalışmalar yaptırıyordu. Bir gün,
eşleşmemizi istediğinde o kızla beni çift olarak seçti. Kalbim küt küt atarak
yanına gittim. Elini uzatıp gülümseyerek kendini tanıttı. İsmini o anda duydum
elbet, fakat burada anmaya hâlâ çekiniyorum.
Elini sıkarken neredeyse titriyordum. Doğaçlama çalışmasında
hocamız bize bir durum verdi: asansörde kalan iki yabancı. Beş dakikalık bir
sahne yaratmamızı istedi. Kafamdan bin bir düşünce geçti: Ne diyeceğim?
Sesim titrer mi? Ya rezil olursam? Karşımda okulun en beğenilen kızı varken
nutkumun tutulmasından korkuyordum.
Derin bir nefes aldım ve oyuna başladık. İlginçtir, birkaç
cümleden sonra heyecanım azalmaya başladı. Onun da benim gibi bir öğrenci
olduğunu, karşımdaki kişinin de aslında etten kemikten bir insan olduğunu idrak
ettim. Yüzüne baktım, dostça gülümsüyordu; gözlerinde teşvik edici bir ifade
vardı. Rol icabı asansörde sıkışıp kalmış iki yabancı gibi konuşmaya koyulduk.
Ben kendimin teknik bir bakım görevlisi olduğumu uydurdum, o da başlangıçta
telaşlı bir hanımefendi rolündeydi. Dakikalar ilerledikçe doğaçlamamız komik
bir hâle dönüştü; ben sözde asansörü tamir etmeye çalıştıkça o panikleyip
çantasından tuhaf eşyalar çıkarıp yardımcı olmaya uğraştı. İkimiz de
birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk. En sonunda hocanın "Tamam, çok
güzel!" diyen sesini duyduğumuzda hem rahatlamış hem de tarifsiz bir
mutluluk duymuştum. Çünkü ilk kez bir kızla –hem de o kızla– böylesine
doğal ve rahat şekilde konuşup birlikte bir şeyler yapabilmiştim.
O günden sonra artık onunla ve ekipteki diğer kızlarla konuşurken
eskisi kadar gerilmiyordum. Tiyatro sayesinde, karşımdaki insanın hâlinden,
konuşmasından, mimiklerinden ne anlatmak istediğini ve nasıl bir tavır takınmam
gerektiğini daha iyi anlamaya başlamıştım. İnsanlarla iletişim kurmak aslında o
kadar da korkulacak bir şey değilmiş; bunu bizzat deneyimleyerek öğreniyordum.
İşte size tiyatronun bana kazandırdıklarından sadece bir kesit.
Anlattıklarım, tiyatroda geçirdiğim iki yılın tecrübelerinin belki üçte biri.
Diğer üçte ikisini anlatmaya kalksam, inanın bir kitap daha çıkar. Zira
Tiyatrotürk ekibinde geçirdiğim zaman, hayatımın en öğretici, en parlak
dönemlerinden biriydi.
Tabii her okulda olduğu gibi bizim okulumuzda da haylazlar eksik
değildi. Ve ne yazık ki okulun en yaramaz sınıfı, tam da benim bulunduğum 7-C
idi. Bizim sınıfın adı çıkmıştı bir kere; bırakın alt sınıfları, lise hazırlık
(9. sınıf) öğrencileri bile bizden çekinir olmuştu. Öğretmenler 7-C'ye girerken
resmen dua ediyor, "İnşallah bugün bir olay çıkmasa bari,"
diye iç geçiriyordu. Müdür yardımcısı Adnan Bey, velilere her toplantıda
"Bu sınıf tam bir baş belası, bir an önce mezun edip de gitsinler,"
diye espri yapardı. Şaka yollu söylese de altında gerçek payı vardı; çünkü
kavgadan, gürültüden, disiplin cezasından bıkmış usanmışlardı. Okulda nerede
bir sorun çıksa fail genellikle bizim sınıftandı.
Ben kavgalara karışmazdım ama sınıfın genelinin vukuatları
yüzünden ben de o damgayı yiyorum diye üzülürdüm. Sınıf arkadaşlarım arasında
elbette iyi huylular da vardı; fakat birkaç kişi bütün ortamı bozuyordu. Mete
Dağlıca bunların başında geliyordu. Çocukluğumuzdan beri arkadaş olmamıza
rağmen itiraf etmeliyim ki Mete tam bir yaramaz, ele avuca sığmaz bir tipti.
Derslere ilgisi az, kavgaya meyilli, öğretmenlere karşı sık sık saygısız
tavırlar sergileyen biriydi. Babası mahallemizde esnaftı, hali vakti yerindeydi
ama Mete kötü arkadaş çevresine kapılmış gidiyordu.
Bazen düşünürdüm: "Bu çocuk aslında zeki; eli işe yatkın,
keşke enerjisini hayırlı işlere yönlendirse." Özellikle onu kendi
yaptığı sihirbazlık numaralarını sergilerken izlediğimde parmak ısırtacak
şeyler yapabiliyordu. Onun bu özelliğini yakın arkadaşları olarak biz
biliyorduk ama okulda çoğu kişi onu sadece "kavgacı Mete" olarak
tanırdı.
Bir gün tiyatro provasından sonra eve giderken aklımda bir şimşek
çaktı. Neden Mete'nin bu yeteneğini değerlendirmiyoruz? Belki de
tiyatronun bana öğrettiği en önemli şeylerden biri buydu: Her insanın içinde
keşfedilmeyi bekleyen bir cevher vardır. Mete'nin cevheri de illüzyondu.
Onu bu kötü gidişattan kurtarmak, yeteneğini parlatmak mümkündü. Kendi kendime,
"Madem hocalar ve aileler ondan ümidini kesmiş durumda, biz ona sahip
çıkalım," diye düşündüm.
Ertesi gün okulda ilk işim, bu fikrimi Fuat Hoca ile paylaşmak
oldu.
Fuat Hoca, her zaman olduğu gibi teneffüste öğretmenler odasının
önünde çayını yudumlarken onu yakaladım. Yanına sokulup, "Hocam, müsait
misiniz?" dedim. Sıradaki dersine birkaç dakika vardı. "Söyle evlat,
dinliyorum," dedi merakla.
Mete'den ve onun illüzyon merakından bahsettim. "Biliyorsunuz
Mete benim sınıftan arkadaşım," diye başladım. "Aslında çok yetenekli
bir çocuk hocam. Harika el oyunları yapıyor, kart numaraları, küçük sihirbazlık
gösterileri... Ben diyorum ki, biz onu bu kötü arkadaş çevresinden koparsak,
yeteneğini geliştirmesine yardım etsek... Belki ileride çok başarılı bir
illüzyonist olur."
Fuat Hoca dikkatle dinledi; gözlerinin parladığını gördüm.
"Devam et," dedi teşvik edercesine.
"Şey... Mete maalesef biraz yaramaz, malum," diye
sürdüm. "Ailesi de ondan bıkmış gibi. Ama biz tiyatro ekibi olarak ona el
atsak, ekibe çeksek ya da en azından ilgilensek... Belki hem okula hem ailesine
karşı davranışları düzelir hem de yeteneği değer kazanır. Ne dersiniz
hocam?"
Sözlerimi bitirince kalbim küt küt atıyordu. Fuat Hoca bir süre
düşünceli bir şekilde yüzüme baktı. Sonra gülümsedi, elini omzuma koyup hafifçe
sıktı. "Evlat, seni can-ı gönülden tebrik ederim," dedi. "Ne
kadar güzel, duyarlı bir fikir bu! Doğrusu beklemezdim, helal olsun sana."
Ben utangaç bir sevinçle, "Yani destekler misiniz
hocam?" diye sordum.
"Elbette," dedi. "Sonuna kadar desteklerim. Hatta
bu işi birlikte planlayalım. Diğer öğretmen arkadaşlarla da konuşuruz. Mete
gibi bir genci kazanabilirsek ne mutlu bize."
O an dünyalar benim oldu. Hemen Mete için aklımdaki planları
anlatmaya giriştim. Bu konuşmadan sonra Tiyatrotürk ekibindeki arkadaşlarıma da
durumu açtım. Onlar da fikrimden çok heyecanlandı. Hemen hep birlikte küçük bir
strateji belirledik. Herkes üzerine düşen bir rolü üstlenecekti.
İlk iş olarak ben, Mete'yle daha fazla vakit geçirecektim. Zaten
yakın arkadaştık ve ailelerimiz de ahbaptı. Bu avantajı değerlendirmeye karar
verdik. Mete’lerin evine normalden daha sık uğramaya başladım. Annem bahane
edip kek börek yapıp gönderiyor, ben de onları alıp Mete’lere çat kapı misafir
oluyordum. Mete önce bu duruma şaşırdı ama itiraz etmedi; sonuçta çocukluk
arkadaşı geldi diye memnun oluyordu.
Onunla vakit geçirirken konuyu sürekli illüzyon merakına
getiriyordum. Birlikte basit numaralar deniyor, hatta Tiyatrotürk ekibi olarak
aramızda topladığımız harçlıklarla ona ufak tefek sihirbazlık malzemeleri
almıştık, onları hediye ettim. Bir deste özel iskambil kâğıdı, sahnede ışık
efekti verebilen küçük bir el feneri, renkli mendiller, sahte bir sihirbaz
şapkası gibi yaklaşık 6-7 parça malzemeyi ona verince Mete’nin gözleri parladı.
Adeta bir oyuncakçı dükkanına girmiş çocuk sevinciyle hediyelerini tek tek
inceledi.
Mete'nin evinin arkasında küçük bir bahçe ve bahçenin köşesinde de
depo olarak kullanılan eski bir baraka vardı. Orayı işaret edip, "Burasını
atölye yapsak ya sana," dedim bir gün. "Bütün bu malzemelerini buraya
koyarsın, deneyler yaparsın. Kendi küçük sihir laboratuvarın olur."
Mete'nin hoşuna gitmişti: "Valla süper olur," dedi.
Hemen birlikte kolları sıvadık; barakanın içini temizlemeye, eski eşyaları
kenara yığmaya başladık. Ancak tam o sırada annesi kapıda beliriverdi. Kaşları
çatık halde, "Ne yapıyorsunuz siz orada?" diye seslendi.
Mete, "Şey anne, barakayı düzenleyip kendime çalışma odası
yapacaktım da" dedi çekingen bir sesle.
Annesi elindeki önlüğü çıkarıp sert bir bakış attı: "Olmaz
öyle şey. O barakada örümcek bağlamış, soğukta hastalık kapacaksın. Ayrıca
bırak bu işleri Mete. Derslerine zaman ayır biraz; bak yakında liseye
geçeceksin. Boş işler bunlar!"
Mete itiraz edecekti ki ben kolunu tuttum, başımla "boş
ver" der gibi işaret yaptım. Annesi gerçekten çok kızacak gibiydi. O gün o
defteri kapattık. Mete'nin hevesi kursağında kalmıştı ama ben vazgeçmeye
niyetli değildim.
Anladım ki Mete'nin ailesini ikna etmek hiç kolay olmayacaktı.
Annesi oğlunun bu "hokkabazlık" merakına tamamen karşıydı. Babası ise
biraz daha ılımlıydı; arada Mete’ye gizlice destek olduğuna şahit olmuştum.
Babasının adı Kamer Bey'di, kendi hâlinde bir tüccardı. O da oğlunun serseri
arkadaşlarından haberdardı ve çocuğunun geleceği için endişeliydi. Fakat eşine
fazla karşı çıkamıyor, Mete’yi idare etmeye çalışıyordu. Bu durumda devreye
hocalarımızı sokmaktan başka çare yoktu. Aile büyükleri özellikle öğretmenlere
saygı duyar diye düşündük.
Tiyatrotürk ekibindeki diğer arkadaşlarımla birlikte Mete'ye
okulda moral vermeye başladık. Her teneffüs bahçede onun yanına gidip illüzyon
numaralarını izliyorduk. O gösteri yaparken bir halka oluşturup alkışlarla,
tezahüratlarla onu yüreklendiriyorduk. Mete başlangıçta şaşırdıysa da ilgiden
memnun kaldı. Artık hünerlerini sergilemek için fırsat kolluyordu. Hatta okul
çıkışlarında bile bahçede toplanıp yeni öğrendiği bir numarayı denemesini
istiyorduk. Böylece Mete yavaş yavaş kendine güven kazanmaya başladı. Eskiden
yalnızca üç beş kişiye gösteri yaparken, şimdi neredeyse tüm okul onun küçük
şovlarını konuşur olmuştu. Öğretmenlerin bile dikkatini çekmeye başlamıştı bu
durum. Kimi hocalar uzaktan gülümseyerek izliyor, "Yine ne numaralar
çeviriyorlar?" diye şakalaşıyordu.
Bu arada biz öğrenciler, Mete'nin ailesine fazla görünmemeye
çalıştık. Özellikle evlerine topluca gitmek annesini rahatsız ediyordu, bunu
fark etmiştik. Bu yüzden büyük hamleyi öğretmenlere bırakmaya karar verdik.
Ve o büyük hamle gecikmedi: Fuat Hoca, Mete'nin ailesiyle bizzat
görüşmeyi üstlendi. Bir akşamüstü beni de yanına aldı, birlikte Mete'lere
gittik. Kapıda Mete'nin annesi bizi görünce şaşırdı ama hemen buyur etti.
Salonlarına geçtik; babası Kamer Bey de işten yeni gelmiş, sohbete katıldı.
Fuat Hoca Mete'yi de yanımıza çağırdı, böylece dördümüz birlikte çaylarımızı
yudumlarken konu Mete'nin yeteneklerine geldi.
Fuat Hoca etrafına sıcak bir bakış atıp söze başladı: "Kamer
Bey, hanımefendi... Siz evladınız için endişeleniyorsunuz tabii, anlıyorum.
Mete yaramazlık yapıyor, dersleri de biraz zayıf galiba."
Mete başını öne eğdi. Annesi hemen lafa girdi: "Hocam, ne
yapacağız bilemiyoruz. Söz geçiremiyoruz çocuğa. Gece gündüz sokakta, olmadık
işlerle uğraşıyor." Kadının sesi üzgün ve yılgındı.
Fuat Hoca gülümseyerek eliyle sakin olmalarını işaret etti.
"Mete aslında çok zeki bir çocuk, hanımefendi," dedi. "Evet,
ders notları düşük olabilir ama bu onun işe yaramaz olduğu anlamına gelmez.
Bakın, hepimiz okul okuduk, diplomalar aldık. Fakat hayat başarısı sadece
akademik başarı demek değildir." Kamer Bey'e döndü, "Siz mesela
ticaret yapıyorsunuz, aylık geliriniz okumuş pek çok insandan fazla olabilir.
Ben 20 yıldır öğretmenim; sizden çok daha az kazanıyorum ama bu beni işe
yaramaz yapmıyor, öyle değil mi?"
Kamer Bey biraz mahcup, biraz da meraklı dinliyordu. Fuat Hoca
devam etti: "Ben Mete’de farklı bir ışık görüyorum. Onun el becerileri,
sahne yeteneği var. Bu, herkeste bulunmaz. Şimdi siz diyorsunuz ki ders
çalışmıyor... Belki de klasik yöntemlerle öğrenemeyen bir yapısı var. Kimi
çocuk vardır, kalemi kâğıdı sever, test çözer. Kimi çocuk da vardır, yaparak
öğrenir; başka alanlarda dehaya sahiptir. Mete de onlardan biri bence. Çok
yetenekli bir illüzyonist olabilir ileride."
Mete utangaç bir sevinçle başını kaldırıp hocasına baktı. Annesi
ise şaşkın görünüyordu. "İllüzyonist derken, hani şu sihirbazlar gibi
mi?" diye sordu.
Fuat Hoca gülerek, "Evet, öyle diyelim," dedi.
"Sihirbazlık bir sanattır aslında. Oğlunuz oyalanacak bir şey yapmıyor;
gerçekten ciddi bir sanata adım atıyor. Şimdi, ben diyorum ki birlikte Mete'ye
destek olalım. Okulda onun yeteneğini değerlendirelim, gösterilere çıkartalım.
Siz de evde ona biraz izin verin; şu arka bahçedeki baraka var ya, orayı
düzenleyip çalışma alanı yapalım çocuğa. Gerekli malzemeleri ben temin ederim.
Yeter ki sizin izniniz olsun."
Mete'nin annesi ile babası kısa bir bakıştılar. Bu kadarını hiç
beklemiyorlardı. Babası boğazını temizleyip, "Valla hocam," dedi,
"ilk defa bir öğretmenden oğlum için böyle övgüler duyuyorum. Gurur duydum
açıkçası... Ama dersler...?"
Fuat Hoca ciddi bir tonda, "Dersler de düzelir merak
etmeyin," diye yanıtladı. "Mete’nin kendine güveni gelsin, sizin
takdirinizi kazansın; eminim okuluna da olumlu yansır. Biz okulda da takip
edeceğiz onu."
Bu konuşmanın üzerine anne ve baba yumuşadı. Annesi gözlerini
silerek, "Tabii hocam," dedi. "Siz böyle diyorsanız biz de
elimizden geleni yaparız. Yeter ki oğlumuz iyi olsun."
Baba Kamer Bey ise Mete'ye dönüp yıllar sonra ilk defa şefkatle
başını okşadı. "Aferin oğlum," dedi, "bak hocan nasıl güzel
şeyler söylüyor senin için." Mete’nin gözleri ışıl ışıl olmuştu; gurur ve
mahcubiyet arası bir ifadeyle gülümsüyordu. Babası ayağa kalktı, "Hadi
gel, birlikte atölyene gidelim," dedi Mete'ye. "Şu hasar tespitini
yapalım; bakalım atölyen için ne eksik, neler gerekiyor. Ben senin sponsorunum
artık."
Mete ne diyeceğini şaşırmış bir halde babasının peşine takıldı;
ikisi birlikte bahçeye doğru yöneldi. Annesi mutfaktan taze demlenmiş çay ve
ikramlıklar getiriyordu. Onlar bahçeye çıkar çıkmaz Fuat Hoca bana döndü,
gözleri dolu dolu, alçak bir sesle, "Aferin çocuklar," dedi.
"Çok iyi bir iş başardınız, gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Siz beni
bile şaşırttınız... Hepinizin geleceğini parlak görüyorum. İnşallah bir gün
dünyanın en iyi sahnelerinde ülkemizi de temsil ettiğinizi görürüz."
Bu sözler hem bir teşekkür hem de bir temenniydi sanki. İçim
tarifsiz bir gururla doldu. Küçücük bir fikirle başlayıp koca bir ailenin
hayatını etkilemeyi başarmıştık.
Bu olaydan üç gün sonra Mete'nin annesi ve babasının telefonu hiç
susmadı desem yeridir. Okuldan peş peşe aramalar geliyordu. Önce müdür
yardımcısı Adnan Bey aramış, "Merhaba Kamer Bey," demişti, "ben
Mete'nin okulundan müdür yardımcısıyım. Oğlunuzla ilgili özel bir konuda
görüşmek istiyorum; beni yanlış anlamayın, bir vukuat yok..." diye söze
girmiş. Ardından İngilizce öğretmeni Mehtap Hanım aramış, o da benzer şeyler
söylemiş: "Oğlunuzun İngilizce dersine giriyorum. Mete hakkında özel bir
şey konuşmak istiyorum, sakın yanlış anlamayın..."
Sadece onlar mı, diğer branş hocaları da fırsat buldukça Mete’nin
annesine babasına ulaşıp onun son zamanlardaki olumlu hâlinden ve yeteneğinden
övgüyle bahsettiler. Ailesi ne diyeceğini şaşırdı; bunca yıldır okuldan hep
şikâyet duyan bu insanlar şimdi methiyeler işitiyordu. Bu, Mete’ye olan
güvenlerini müthiş arttırdı. Kamer Bey eşine dönüp, "Galiba bizim oğlan
sahiden bir şeyler başarıyor hanım," diyordu gururla.
Artık Mete için engeller bir bir kalkıyordu. Babası, Mete'nin
ihtiyaçları için maddi manevi her desteği vereceğini açıkladı. Bahçedeki baraka
hemen temizlendi, küçük bir soba kuruldu ki kışın üşümesin. Kamer Bey, Düzce
çarşısındaki hırdavatçılardan, kırtasiyelerden oğlunun istediği malzemeleri
aldı. Yeni iskambil desteleri, şapkalar, kumaşlar, aynalar... Küçük bir
illüzyon laboratuvarı gerçekten kurulmuştu.
Bu arada takvimler Ekim ayının sonunu gösteriyordu. 29 Ekim
Cumhuriyet Bayramı yaklaşmıştı ve okulumuz da şehir stadında yapılacak kutlama
törenine hazırlanmaktaydı. Mete’nin ailesiyle barışması ve öğretmenlerinin
takdirini kazanması tam bu döneme denk gelmişti. Beden eğitimi öğretmenimiz ve
idareciler, Mete’nin hünerlerini duymuş olmalılar ki onu bayram programında
sahne alması için düşünmüşler. Nitekim bayrama bir hafta kala öğle arasındayken
Mete okul idaresine çağrıldı.
Mete odadan çıktığında şaşkın ve biraz da gururlu görünüyordu.
Yanına koştum, "Ne oldu?" diye sordum merakla.
"Yahu," dedi heyecanla, "29 Ekim törenlerinde bana
gösteri yapar mısın diye sordular."
"Harika!" diye bağırdım sevinçle. Zaten beklediğimiz an
buydu.
"Bir hafta var sadece, nasıl hazırlarım ki?" diye
endişeliydi Mete. "Ama hocalar 'Sen yaparsın Mete' dediler. 'Çok yeni bir
şey beklemiyoruz, daha önce hazırladığın numaraları biraz düzenlesen zaten 15
dakika sahnede kalırsın, bu da yeter' dediler."
"Yaparsın tabii," dedim omzuna hafifçe vurarak.
"Biz de yardım ederiz."
Mete derin bir nefes alıp yüzüne kararlı bir ifade takındı:
"Ayıp ettiniz hocam," demiş müdür yardımcısına; bana taklit ederek
anlattı. Gür bir sesle Erzurum şivesiyle, "Hee, hazırlarım elbet!"
demiş.
Gülüştük. İşte Mete için asıl sınav vakti geliyordu.
Bayram gösterisine günler kala Mete gece gündüz hazırlanmaya
koyuldu. Babasının aldığı yeni malzemeler de eline geçmişti. Artık atölyesinde
geç saatlere kadar çalışıyor, aynanın karşısında hareketlerini prova ediyordu.
Biz ekipçe ara sıra yanına uğrayıp moral veriyorduk ama çoğu planını gizli
tutuyordu. Bir akşamüstü merakıma yenilip "Neler hazırladın, anlatsana
biraz," dedim. Kurnaz bir gülüşle, "Bu ikimizin arasında sır
kalsın," dedi. "Tiyatroda en önemli şeylerden biri sürprizdir,
sırrımı ifşa etmem." Göz kırptı.
Ben de üstelemedim. Sadece dışarıdan gördüğüm kadarıyla kendini
aştığını hissediyordum. Öncekilerden çok daha büyük bir gösteri planladığı
belliydi. Hepimizi şaşırtacaktı, buna emindim.
29 Ekim 2007, Düzce 18 Temmuz Stadyumu.
O sabah heyecandan neredeyse kahvaltı bile edemedim. Okulumuzun
tüm öğrencileri gibi ben de üniformamı giyip erkenden okula gittim. Saat
07:45'te okul bahçesinde toplandık. Bandocu öğrenciler önde, bizler arkada
sıraya girdik. Kısa bir bando provası yapıldı; trampetler, flütler coşkuyla
çalmaya başladı. Ardından belediyenin tahsis ettiği otobüslere doluşup şehir
merkezindeki stadyuma doğru yola koyulduk.
18 Temmuz Stadyumu, o gün farklı okullardan gelen yüzlerce
öğrenciyle doluydu. Tribünlerde veliler, protokol için ayrılmış locada ilimizin
yöneticileri yerini almıştı. Düzce Valisi ve Belediye Başkanı hem güvenlik hem
birlik mesajı vermek istercesine yan yana oturmuş, çevrelerinde askerî erkan,
daire amirleri ve yerel basın mensupları bulunuyordu. Hava güneşli ama serindi,
tipik bir sonbahar sabahıydı. Bayram coşkusu her yerde hissediliyordu.
Tören, İstiklal Marşı ve protokol konuşmalarıyla başladı. Ardından
okullar sırayla hazırladıkları gösterileri sunmaya başladılar. Kimi okullar
halk oyunları oynuyor, kimileri şiir korosu veya sportif gösteriler yapıyordu.
Sıra bizim okula geldiğinde kalbim yeniden hızla çarpmaya başladı. Önce
okulumuzun halk oyunları ekibi sahneye çıktı; rengarenk yöresel kostümleriyle
Artvin yöresi oyunlarını oynadılar. Tribünlerden alkış koptu. Sonra Tiyatrotürk
ekibi olarak hazırladığımız iki kısa skeç vardı.
İlk skeç bir sınıf komedisiydi; ben de ufak bir rol almıştım.
Sahneye çıktığımda binlerce kişinin bakışları önünde bacaklarım titrer
sanmıştım ama ne gariptir ki stadyum dolusu kalabalık beni ürkütmedi. Aksine,
spotların altında kendimi daha güçlü hissettim. Oyunumuzu başarıyla tamamladık;
seyirciler güldü, alkışladı. Biz de sahneden geniş bir reverans vererek inip
yerlerimize geçtik.
Sıra gelmişti günün en merakla beklenen anına: Mete'nin illüzyon
gösterisine. Sunuculuk yapan beden eğitimi hocamız mikrofonda coşkulu bir sesle
anons etti: "Şimdi Sancaklar İlköğretim Okulu öğrencilerinden Mete
Dağlıca, illüzyon gösterisini sunacaktır!"
Mete, siyah bir pelerin ve silindir şapkasıyla ağır adımlarla
sahneye yürüdü. Onu tezahüratlarla karşıladık. Seyirciler henüz ne olacağını
tam kestiremiyordu; sonuçta sahneye çıkan bir öğrenci, bir çocuktu. Ama Mete
ortadaki masanın arkasına geçip şapkasını çıkararak sahnenin ortasına
koyduğunda herkes merakla pür dikkat kesildi.
Önce klasik numaralarla başladı. Boş olduğunu gösterdiği silindir
şapkanın içinden bir tavşan değil ama kırmızı-beyaz bir bayrak çıkardı; koca
bir Türk bayrağı aniden şapkanın içinden dalgalanarak yükseldi. Tribünler
alkışla inledi. Mete bayrağı gururla öpüp alnına koydu, sonra katlayıp
dikkatlice kenara bıraktı. Bu hoş selamdan sonra elindeki sihirli değnekle
birkaç ufak hokkabazlık yaptı: renkli mendilleri havada uçurdu, bir anda
mendili beyaz bir güvercine dönüştürdü (tabii oyuncak bir güvercindi ama uzaktan
gerçeği gibiydi). Ardından ateşli numaralara geçti; avucunun içinde bir anda
alev belirtti, sonra o alevi ağzına atıp yutmuş gibi yaparak söndürdü.
Seyirciler arasından "vay canına!" sesleri yükseliyordu.
Ben sahnenin kenarından izlerken hem gurur hem heyecan duyuyordum.
Mete'nin bu ilk büyük sınavını alnının akıyla vermesini diliyordum içimden.
Gösterinin finaline doğru Mete, sahnenin ortasına iki masa
getirdi: biri küçük, diğeri biraz daha yüksekçe. İkisinin de üzeri bomboştu.
Önce küçük masanın üzerine cam bir bardak su koydu. Herkes merakla izliyordu;
ben bile ne yapacağını bilmiyordum. Mete birkaç adım geri çekildi, derin bir
nefes alıp kollarını ileri doğru uzattı. Ellerini yavaşça yukarı kaldırırken
bardak da masadan havalanmaya başladı! Evet, su dolu cam bardak masadan
yükselip havada asılı duruyordu. Seyircilerden bir uğultu koptu. Bardak sanki
görünmez iplerle tutuluyormuş gibi havada süzülüyordu. Sonra Mete öteki masanın
yanına gitti; aynısını oradaki porselen vazo için yaptı. Vazo da masadan
ayrıldı, yerçekimine meydan okurcasına boşlukta durdu. Aynı anda iki cisim
birden havada asılı kalmıştı. Mete ortada duruyor, kolları iki yana açık hâlde,
ter içinde ama zafer dolu bir ifadeyle seyirciye bakıyordu.
İşte o an, stadyumda bir saniyelik derin bir sessizlik oldu; sanki
herkes topluca nefesini tutmuştu. Ardından yer yerinden oynadı: Alkışlar,
hayret nidaları, ıslıklar... İnsanlar gözlerine inanamıyordu. Düzce Valisi,
önündeki protokol sehpalarına vurarak alkışlıyor; Belediye Başkanı, ağzı bir
karış açık, ayağa kalkmış Mete’yi izliyordu. Biz arkadaşları olarak çoktan
ayağa fırlamış, sevinçten birbirimize sarılıyorduk.
Mete, bardak ile vazoyu yavaşça tekrar masalarına indirdi; hiçbir
şey olmamış gibi şapkasını çıkartıp seyircilere salladı ve son kez selam verdi.
Gösterisi toplamda yirmi dakika sürmüştü, fakat hepimize sanki bir anda geçip
bitmiş gibi geldi. Zaman durmuş, bir rüya alemine dalmış gibiydik.
Seyirciler uzun süre alkışladı. Mete birkaç kez eğilerek selamını
yineledi. Sonunda alkışlar yavaşlayınca sahneden inmek üzere arkasını döndü.
Tam o sırada protokol tribünündeki Vali Bey’in onu yanına çağırmak için işaret
ettiğini gördüm. Görevliler Mete’yi apar topar oraya götürdüler. Ne olduğunu
tam seçemiyordum ama vali cebinden kadife bir kutu çıkarıp Mete’ye verdi;
sanırım bir hediye, belki özel bir kalem veya bir kol saati olmalıydı. Sonra
elini sıktı, omzunu sıvazladı. Gazeteciler bu anı kaçırmadı, flaşlar
patlıyordu.
Tören sonrası kuliste buluştuğumuzda Mete hâlâ mutluluktan
ayakları yere basmıyor gibiydi. "Yaptım!" diyordu kendi kendine,
"Başardım!" Biz de onu tebrik yağmuruna tuttuk. Fuat Hoca da
oradaydı; gözleri dolmuş bir halde, "Aslanım benim!" diyerek Mete’ye
sarıldı. O an mutluluktan hepimiz ağlayacaktık neredeyse.
Mete için o gün gerçek bir dönüm noktasıydı. Gösteriden hemen
sonra Vali Bey onu tekrar makamına davet etti. Şehir tiyatrosunda özel bir
gösteri düzenleyip orada da hünerlerini sergilemesini istedi. Hatta yerel
televizyonların ve gazetelerin de bulunacağı bir program planladılar. Bir hafta
içinde Mete, Düzce Şehir Tiyatrosu sahnesinde, kameralar ve televizyonlar
eşliğinde gösterisini tekrarladı. Bu kez repertuvarına yeni numaralar da
eklemişti. Artık tüm Düzce onu tanıyordu. Yerel gazeteler ondan "Küçük Sihirbaz,
Büyük Mucize Yarattı" gibi manşetlerle bahsetti.
Aradan yıllar geçti... Takvimler 2017'yi gösteriyor. Mete şimdi 24
yaşında genç bir adam ve gerçekten de hayallerini gerçekleştirmiş durumda.
Türkiye’nin en tanınmış illüzyonistlerinden biri hâline geldi. Sadece ülkemizde
değil, dünyanın dört bir yanında büyük sahnelere çıkıyor; gösterileri kapalı
gişe izleniyor. Ünlü televizyon programlarına konuk oluyor, hatta birkaç dizi
ve filmde oyunculuk bile yaptı. Mete Dağlıca adı artık o eski "yaramaz
çocuk" imajından çok uzakta, parlak ışıklar altında anılan bir sanatçı
oldu.
Sevgili okur, farkındaysan sana burada gerçek bir yaşam öyküsü
anlattım. Küçük bir tiyatro grubunun, biraz inanç ve dayanışmayla neleri
değiştirebileceğini gördün. Fuat Hoca'nın bize öğrettiği bir şey vardı: Tiyatro
asla sadece sahnede oynanan bir oyun değildir. Tiyatro hayatın ta kendisidir.
Her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir karakter, bir cevher vardır.
Tiyatro işte bunu ortaya çıkaran, insanı insana en insani biçimde anlatan
sihirli bir aynadır[1]. Biz
Mete’de o aynayı tuttuk ve içindeki ışığı görmesini sağladık.
Tabii şimdi merak edebilirsin: "Peki sana ne oldu?"
Mete'nin o ilk büyük sahnesinin ardından zaman su gibi akıp gitti.
Ertesi yıl biz ortaokulu bitirecektik. 2008 yılıydı; liselere giriş sınavı olan
OKS'ye hazırlanma telaşı her öğrenciyi sarmıştı. Ben de görünürde sınava
hazırlanıyordum, ancak içten içe tiyatroya devam etmeyi istiyordum. Ne var ki
ailem ve çevrem sürekli "ders çalış, test çöz" diyordu. Bir yandan da
Tiyatrotürk’te yeni sezon başlamıştı; 10 Kasım Atatürk’ü Anma töreni için
anlamlı bir oyun sahneye koyacaktık. Bu kez grubumuzu Türkçe öğretmenimiz Fuat
Hoca çalıştırıyordu.
Fuat Hoca genç ve idealist bir öğretmendi. Provalarda sadece oyunu
değil, Atatürk'ün fikirlerini, inkılapların önemini de anlatıyor; bize ufuk
açıcı bilgiler veriyordu. Ancak benim aklım bir karış havadaydı – daha doğrusu
test kitaplarının arasında sıkışmıştı. Bir yandan prova yapıyor, bir yandan
akşamları evde sözüm ona ders çalışıyordum. Bu tempo beni yoruyordu. Aslında
dürüst olayım, ders çalışma konusunda çok da istekli değildim. Tiyatroyu bahane
ederek ders çalışmadığım gibi, dersleri bahane ederek tiyatrodan da soğumaya
başlamıştım.
Bir akşam prova çıkışında Fuat Hoca bana takıldı: "Evlat,
yorgun gibisin. Bir sorun mu var?" Ben hemen, "Yok hocam,
iyiyim," dedim, ama içimden keşke her şeyi anlatabilsem diyordum. Belki de
ondan duymam gereken "Sınav gelir geçer ama bu fırsatlar bir daha ele
geçmez" cümlesiydi... Fakat ben bunu duymadan, kendi kararımı vermiştim
bile.
10 Kasım gösterisine bir hafta kala, bir prova günü sonunda
arkadaşlarıma dönüp "Ben galiba bırakacağım," dedim. Önce şaka
yaptığımı sandılar. "Neyi bırakıyorsun?" diye soranlara
"Tiyatroyu... Devam etmeyeceğim," diye mırıldandım.
Bunu duyan ekip arkadaşlarımın yüzü düştü. İçlerinden biri,
"Yapma ya, tam da gösteriye az kaldı," dedi şaşkınlıkla. Ben
gözlerimi kaçırarak, "Üzgünüm," dedim. " Fuat Hoca'ya
söyleyemedim, ama siz söylersiniz artık... Ben gelmeyeceğim." O an büyük
bir utanç hissettim; ama bastıramadığım bir bıkkınlık da vardı içimde.
Evet, çok ayıp ettim. Hem hocama hem de ekip arkadaşlarıma
karşı sorumluluğumu yerine getirmedim. Onlara doğru düzgün açıklama yapmadan
bir daha Tiyatrotürk çalışmalarına katılmadım. İçim içimi yiyordu aslında,
fakat kendimce bir bahane bulmuştum: "Sınava odaklanmalıyım."
İşin kötüsü, neye odaklandıysam... OKS sınavına da gerektiği gibi
hazırlanmamıştım. Onca ay boşa geçti. Sınavda 500 üzerinden 270 puan gibi orta
halli bir sonuç aldım. O puanla dişe dokunur bir Anadolu lisesine
girilemiyordu. Lise tercih listesi bile doldurmadım; istemediğim okulları yazıp
macera aramak istemedim. "Bir sene beklerim, gerekirse düz liseye kayıt
olurum," dedim kendi kendime. Nitekim öyle oldu; sınavla öğrenci almayan
bir genel liseye, bir yıl sonra sadece diploma notumla girip lise öğrenimime
başladım.
Liseye başlamamla birlikte tiyatro benim için sadece tatlı bir anı
olarak kaldı. Yeni okulumda doğru dürüst bir tiyatro kulübü yoktu. Bir-iki kez
edebiyat hocamız ufak bir oyun hazırlamaya niyetlendi, beni de oynattı. Okul
müsameresinde küçük rollerde sahneye çıktım. Hatta bir defasında 29 Ekim
töreninde kısa bir piyeste Atatürk'ün yaverini canlandırdım. Alkış bile aldım.
Ama ne yazık ki o eski heyecanı, o tutkulu ortamı bir daha bulamadım. Sanki
içimdeki ateş cılız bir kor haline gelmişti.
Lise biterken hayatla ilgili pek bir idealim kalmamıştı doğrusu.
Üniversiteye gitmem gerekiyordu, "iyi bir bölüm" seçmem
tembihleniyordu. Puanım ancak orta halli bazı bölümlere yetiyordu. Ailem maddi
durumumuzu öne sürerek "bak şu bölümde okursan mezun olunca işin
garanti" diye beni yönlendirdi. Ben de sırf onları kırmamak ve
etraftakilerin dilinden kurtulmak uğruna, aslında hiç istemediğim bir bölümü
yazdım. Kazandım da.
Üniversiteye başladım başlamasına ama hiç mutlu olamadım.
Sevmediğim dersler, ilgimi çekmeyen konular... İlk yıldan notlarım düşmeye
başladı. İkinci yıl zar zor geçti. Üçüncü sınıfa geldiğimde –geçen yıl– artık
iyice bunalmıştım. İşte o sıralarda bir mucize gibi hayatıma Tahsin Bostan
adında bir hocam girdi. Kendisi edebiyat fakültesinde öğretim üyesiydi ve
okulumuzun mezuniyet töreninin düzenleme kurulundaydı. Benim eskiden tiyatro
yaptığımı bir şekilde duymuş, belki bir arkadaşım bahsetmiş. Gelip benimle konuştu.
"Bak evladım," dedi, "içinde bir cevher olduğunu hissediyorum.
Mezuniyet töreni için bir skeç, belki bir şiir dinletisi hazırlayacağız. Senin
yardım etmeni istiyorum."
Yıllar sonra ilk kez kendimi bir işe yarar hissediyordum. On yıl
aradan sonra sahne tozunu yeniden yutacak olmak beni heyecanlandırdı. Hemen
çalışmalara başladım. Bir skeç metni yazdım, birkaç şiir derledim, provalar
yaptırdım. Sahne arkasında koşturdum, dekor bile hazırladım. Mezuniyet günü
gelip de o gösteriler başarıyla sahnelendiğinde içime güneş doğmuş gibiydi.
Hocalar, aileler alkışlarken ben perde arkasında gözyaşları içinde
gülümsüyordum. "Evet," dedim kendi kendime, "ben
buyum; yapmam gereken bu."
Ne var ki o güzel anlar da çabuk geldi geçti. Mezuniyet töreninin
ertesi günü yine yapayalnız kalmıştım. Diplomamı elime aldım; geleceğe dair en
ufak bir fikrim yoktu. Ne doğru düzgün bir iş bulabilirdim ne de sevmediğim bu
alanda yüksek lisans yapasım vardı.
Ülkemizin çalkantılı zamanlarıydı. Dışarıda bir huzursuzluk, bir
belirsizlik hüküm sürüyordu. Ben de sanki bu belirsizliğin içine savruldum.
Yanlış insanlarla dostluk kurdum veya yanlış zamanda, yanlış yerde bulundum
desem yeridir. Tam mezuniyetten bir ay sonra hakkımda bir soruşturma
başlatıldı. İnanmayacaksınız belki, hiçbir suç işlemediğim hâlde bir gece
yarısı evimden alındım. Meğer görüştüğüm bazı kişiler yüzünden ben de şüpheli
sayılmışım. Kendimi bir anda burada, şu soğuk hücrede buldum.
Yedi aydır demir parmaklıklar ardındayım. Ne ile suçlandığımı bile
tam bilmiyorum. İddianamem hâlâ hazırlanmadı; mahkememin ne zaman olacağı
meçhul. Her gün "belki bugün bir haber gelir" diye bekliyorum, ama
nafile. Adalet dediğimiz kavramı sorgular oldum.
Ve işte başladığım yere geri dönüyorum: Soğuk bir hücreye,
rutubetli duvarlara, tik tak seslerine, yalnızlığa... Ama inanır mısınız, bunca
karanlığın içinde bile tiyatro bana yol göstermeye devam ediyor. Gözlerimi
kapattığımda kendimi yine sahnede hissediyorum. O alkışların sesi kulaklarımda
çınlıyor. Sahnede öğrendiğim dayanma gücü, zorluklar karşısında pes etmeme
inadı, burada –demir parmaklıklar ardında– bana direnç veriyor.
Gündüzler ne kadar uzun ve sıkıntılı olsa da geceler benim.
Karanlık çöktüğünde hayal perdemi açıyorum ve anılarım bir bir canlanıyor. İşte
bu hikâyeyi orada, o hayal sahnemde tekrar tekrar yaşıyorum.
Sonunda anlıyorum ki, hayatım bir tiyatro oyunundan ibaretmiş
aslında. Mutlu perdeler de oldu, hüzünlü perdeler de... Alkışlar da duydum,
yuhalamalar da... Şimdi ise oyunun en dramatik sahnesindeyim belki. Ama her
oyun bir gün biter. Ve ışıklar bir kez daha yanıp perde kapanmadan önce son
repliğimi söylemek isterim:
[1] [2] Tiyatro hayatın kendisidir ! – Nar Sanat

0 Yanıt "Tiyatrotürk"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...