-->
Kaza - Bir Bilimkurgu Hikayesi

Kaza - Bir Bilimkurgu Hikayesi



Tarih anlaşılmamış dâhilerle meşhurdur, basiretli olmak istiyorsanız geleceğin gözüyle bakın, çünkü gerçek adamlar ancak gelecek gözüyle bakarlar.
– (Kardeşim Timur Yüksel anısına)

Tarihi Görev

İnsanlık, medeniyetin şafağından beri gökyüzüne bakıp aynı soruyu sordu: Orada başka kimler var? Zamanın başlangıcından itibaren, Sümerlerin zigguratlar inşa edip yıldızlara yaklaşmaya çalışmasından modern teleskopların uzak galaksileri taramasına kadar bu merak hiç dinmedi. Zeybek yıldız gemisinin mürettebatı da bu ebedî merakın taşıyıcısıydı. Yıllar süren belirsizlik ve mücadeleden sonra, nihayet yıldızlara doğru yola çıkacak ilk insanlı keşif görevinin parçası olma onuruna erişmişlerdi.

Kaptan Kemal Öztürk, fırlatılışa saatler kala Dünya yörüngesindeki hazırlık üssünün dev penceresinden mavi gezegene son kez baktı. Gökyüzünde parlayan Dünya’nın yarısı gündüz, yarısı geceydi. Kemal’in kalbi gurur ve hüzünle çarpıyordu. Bu tarihi görev, insanlığın kaderini değiştirebilirdi. Omuzlarında hissediyordu sorumluluğun ağırlığını. Arkasında, kontrol panelinde son kontrolleri yapan ikinci kaptan Elif Şahin’in sesi yankılandı:

“Bütün sistemler hazır, kaptan. Mürettebatın son yüklemeleri tamamlandı.”

Kemal, Elif’e dönüp hafif bir tebessümle başını salladı. Zeybek adını verdikleri bu muazzam uzay gemisi, binlerce mühendis ve bilim insanının yıllarca süren emeğinin ürünüydü. 300 kişilik mürettebatıyla birlikte, ışığın ve umudun peşine düşeceklerdi. Görevlerinin nihai hedefi, bundan 32 yıl önce insansız BULUT-A sondasının gidip veri gönderdiği Terrapist yıldız sistemine ulaşmaktı. O sonda, Proxima Centauri yakınlarında sayısız su dünyası keşfetmiş, Terrapist sisteminde ise hareket eden nesneler yakalayıp milyonlarca veri göndermişti. İnsanlık ilk defa dünya dışı yaşamın izlerine bu kadar yaklaşmıştı. Şimdi ise bu izlerin peşinden insanlar gidiyordu.

Fakat bu görevin buraya gelmesi kolay olmamıştı. Kemal anılarına daldı: Bundan beş yıl önce, proje tam bir çıkmaza girmişti. Bazı politikacılar ve hatta seçilmiş birkaç astronot, “insanlığın halihazırda yeterince sorunu var, yıldızlara gitmek lükstür” diyerek projeye karşı çıkmış, bütçeyi kesmeye uğraşmıştı. O günlerde Kemal ve Elif gibi idealistler, gazetelere “İkinci Orta Çağ’ı mı yaşıyoruz?” diye isyan mektupları yazmışlardı. Neyse ki, vizyoner iş insanları ve bilim camiasının baskısıyla proje tekrar hayat buldu. Yine de gölge oyunları bitmemişti: Geminin inşası sırasında bazı mühendislerin rüşvet ve maliyet kısma çabaları nedeniyle kritik sistemlerde kusurlar kalmış olabileceği dedikoduları yayılıyordu. Özellikle kalkan sistemlerinin yeterli dayanıklılıkta olmadığına dair fısıltılar Kemal’in kulağına kadar gelmişti. Fakat fırlatılışa günler kala bu iddiaları araştırmak mümkün olmamış, zaman kalmamıştı.

Şimdi ise geri dönüş yoktu. Zeybek, birazdan ateşlenecek roketleriyle insanlığın kaderini sırtında taşıyacaktı. Kemal içini çekip telsizi eline aldı, tüm mürettebata son konuşmasını yapmak üzere frekansı açtı:

“Sevgili arkadaşlar,” dedi sesi tüm güvertelerde yankılanırken, “Bugün burada bulunmamızın sebebi hayallerimiz. Atalarımız gökyüzüne bakıp yıldızları merak etti, biz ise oraya gidiyoruz. Bu gemideki her biriniz, cesaretiniz ve inancınızla tarih yazacaksınız. Yolumuz uzun ve belki zorlu olacak. Ama unutmayın, geleceğimiz yıldızlar kadar parlak, galaksiler kadar şahane ve... Türkan kadar güzel.”

Kaptan’ın bu son cümlesi mürettebat arasında hafif bir gülüşme ve alkışla karşılandı. Kemal, efsanevi bir sinema yıldızı Türkan Şoray’a atıf yaparak gerginliği azaltmak istemişti. Ardından ciddileşerek devam etti:

“Şimdi yerlerinize geçin ve tarih yazmaya hazırlanın. Allah hepimizin yardımcısı olsun.”

Telsizi kapattığında, derin bir nefes aldı. Elif, omzunun üzerinden gülümseyerek bakıyordu. “Güzel konuşmaydı, kaptan,” dedi. Kemal, “Umarım lafta kalmaz,” diye yanıtladı, “gerçekten güzel bir gelecek inşa edebiliriz.”

Son kontroller tamamlandıktan sonra, herkes fırlatma koltuklarına geçti. Mürettebatın büyük kısmı, uzun yolculuk için özel biyobetik uyku kapsüllerine girmek üzere hazırlanmıştı; fakat fırlatmanın ilk aşamasında hepsi uyanık ve yerçekimi koltuklarına bağlı olmalıydı. Derin bir sessizlik anı oldu. Dünya’dan canlı yayın yapan kameralar bütün uluslara bu anı gösteriyordu. İnsanlığın kalbi, bu 300 cesur ruhla birlikte atıyordu.

Kontrol merkezi geri sayımı başlattı: “10... 9... 8...” diye sayılırken Kemal gözlerini kapatıp dua etti. “7... 6... 5...” geminin devasa motorları titreşmeye başladı bile. “4... 3... 2... 1...”

Sarsıcı bir güç kemerlerine asıldı, Zeybek yavaşça yerden kesildi. Kontrol merkezi, “İrtifa yükseliyor... T + 10 saniye... 20 saniye...” diye rapor geçiyordu. Pencere ekranlarından mavi gezegen hızla uzaklaştı, atmosferin katmanları aşılırken gemi sallandı. Sonra aniden sarsıntı azaldı; uzayın sessiz kucağına çıkmışlardı. Roketler görevini tamamlamış, Zeybek kendi iticileriyle yörüngeye oturmuştu. Dünyanın etrafında bir tur atacaklardı; bu sırada mürettebat aileleriyle ve sevdikleriyle son bir kez görüntülü vedalaşabilecekti.

Kemal koltuğundaki kemeri çözer çözmez iletişim ekranına sarıldı. Eşi ve iki çocuğu bağlantının diğer ucundaydı. Ekranda beliren küçük oğlunun heyecanla “Baba, babacığım!” diye bağırışı Kemal’in gözlerini yaşarttı. Eşi gözyaşlarını saklamaya çalışarak, “Kendine dikkat et, seni bekliyor olacağız,” diyebildi. Kemal boğazı düğümlenerek onları teskin etmeye çalıştı: “Sizi çok seviyorum... Bu görevi sizin için ve tüm insanlık için başarıyla tamamlayacağım. Söz veriyorum.”

Etrafında benzer sahneler yaşanıyordu. Kimisi anne-babasına el sallıyor, kimisi arkadaşlarına şakalar yapıyordu vedalaşırken. Genç astronot Umut, nişanlısıyla vedalaşırken “Döndüğümde düğünü yapacağız, hazır ol” diye gülmeye çalışıyordu. Umut’un yüzündeki gergin gülümseme hepimizin hislerine tercümandı: Hem sevinç, hem hüzün, hem gurur bir aradaydı.

Vedalaşma süresi dolduğunda, Zeybek’in anons sistemi tekrar devreye girdi: “Mürettebat, lütfen kriyo-uyku hazırlık pozisyonlarınızı alın. Beta-uyku programlaması on beş dakika içinde başlayacaktır.”

Kemal son bir kez ailesinin görüntüsüne baktı, parmak uçlarıyla ekrana dokundu sanki yüzlerini okşar gibi. Sonra görüntü karardı ve herkes göreve odaklanmak üzere yerlerine döndü.

Elif, Kemal’in yanına yaklaşarak alçak sesle, “Hazır mısın kaptan?” diye sordu.

Kemal başını salladı. “Yıllardır bu anı bekliyordum. Hazırım.”

Elif, “Hadi öyleyse, uyku vakti” diye şakalaştı ve işaret etti. Onlar da diğerleri gibi kriyo-kapsüllere doğru ilerlediler. Bu kapsüller, Beta-uyku adı verilen bir bilinçaltı eğitimi içeren derin uyku halini sağlayacaktı. Mürettebat, yolculuğun uzun yılları boyunca uykuda kalırken bir yandan da zihinlerine yüklenen programlarla çeşitli eğitimler alacaklardı. Böylece Terrapist sistemine vardıklarında, orada öncü bir koloni kurmak ve araştırma yapmak için gereken bilgi ve becerilere sahip olacaklardı.

Kemal kapsülüne uzanıp yerleşirken, soğuk jel vücudunu sardı. Kapağı kapandı ve başının üzerindeki cam panelden Elif’in yüzünü son kez gördü; Elif ona güven verici bir bakış atıp kendi kapsülüne ilerledi. İçeride yavaş yavaş nefes alması zorlaştı, sakinleştirici gaz dolmaya başlamıştı. Gözkapakları ağırlaşırken, Kemal son düşüncelerini derleyip toparladı: “Başlıyoruz... Başardığımızda insanlık yıldızlara kavuşacak...” İçinde hem tarifsiz bir heyecan hem de belirsiz bir endişe vardı. Fakat artık kontrol onlarda değildi; geminin otonom sistemleri onları uzun bir uykuya yatırırken, Zeybek ışıl ışıl yıldızlara doğru yol alacaktı.



Yolda

Beta-uyku modunda geçen zamanın mürettebat için bir anlamı yoktu. Onlar rüya ile gerçek arasında, bilinçaltlarına fısıldanan eğitim programlarıyla meşgulken, Zeybek ışık yıllarını kat ediyordu. Dünya’dan ayrılışlarının üzerinden tam üç yıl geçmişti. Proxima Centauri sistemine yaklaşırken geminin otomatik pilotu, programlandığı gibi hızı düşürmeye ve ilk ara durakları olan bu kızıl cüce yıldızın çevresindeki sistemde incelemeler yapmaya başladı.

Zeybek, Proxima sistemine girerken gemideki ana yapay zeka ZEYNEP devredeydi. ZEYNEP, yolculuğun büyük kısmında mürettebat uykudayken gemiyi idare etmek üzere tasarlanmış gelişmiş bir yapay zekaydı. Proxima çevresindeki potansiyel yaşam barındıran gezegenlere dair BULUT-A sondasının verilerini tarıyor, yeni ölçümler alıyor, geminin sensörlerini en ilginç hedeflere yönlendiriyordu. Gemi, Proxima Centauri’nin soluk ışığında süzülürken, uzayın sessizliği içinde her şey yolunda görünüyordu.

Ta ki bir felaket habercisi sessizliği bozuncaya dek.

İlk önce ZEYNEP, geminin ön radarında beliriveren tuhaf bir cismi algıladı. Küçük, hızlı hareket eden bir nesne… Bir kuyruklu yıldız parçası ya da bir asteroid. Yörüngesi, Zeybek ile tehlikeli bir kesişim gösteriyordu. ZEYNEP derhal rotayı düzeltmek için manevra motorlarını ateşledi. Fakat hesapta olmayan bir şey vardı: Geminin kalkan sistemleri için kullanılan malzemeler, tasarım değerlerinin altında bir performans sergiliyordu. İddiaya göre titanyum alaşımlı nano-kafes olması gereken koruma kalkanları, yapım aşamasında bazı vicdansız mühendislerin maliyeti düşürmek adına kaliteden çalması sonucu beklenenden zayıftı. Bu zayıflık, ancak gerçek bir tehlike anında ortaya çıkabilirdi ve maalesef şimdi ortaya çıkıyordu.

ZEYNEP son bir çabayla çarpışma rotasındaki cismi lazerlerle parçalamaya çalıştı. Küçük parçalar saçıldıysa da birkaç büyük parça tam anlamıyla yok edilemedi. Kaçınma manevrası da kısmen işe yaramış ancak bir çarpışmayı tamamen önleyememişti.

Zeybek saatte on binlerce kilometre hızla ilerlerken, bir anda sarsıldı. Gövdeye çarpan parçaların metalik çatırtısı, geminin titreşim sensörlerini alarma geçirdi. Otomatik sistemler hemen acil durum prosedürlerini çalıştırdı. Yedek devreler devreye girip hasarlı bölümleri kapatmaya çalıştı, ancak hasarın boyutu büyüktü.

Geminin su depolarının olduğu kısma isabet eden bir parça, depolardan birini delip geçmişti. Mavilik dolu dev tanklardan biri hızla boşalmaya başladı; değerli içme suyu uzayın soğuk boşluğuna doğru sızıyordu. Aynı zamanda oksijen üretim ünitesinin bir kısmı da darbenin şokuyla devre dışı kalmıştı.

ZEYNEP bir yandan hasar raporu hazırlarken bir yandan da uyanma protokolünü başlattı. Mürettebatın daha yolun yarısına bile varmadan tehlikeye girdiği kesindi. Kriyo-kapsüllerin içindeki insanların bilinçlerine acil durum sinyalleri gönderildi; yavaş yavaş metabolizmaları hızlandırılarak uykudan çıkmaları sağlanacaktı. Bu işlem tamamen bir anda yapılamazdı, aksi takdirde ciddi şok riski vardı. Ancak durum acildi, ZEYNEP riskleri minimuma indirerek mümkün olan en hızlı uyandırma komutlarını verdi.

Kemal, kesif bir rüyanın içinden yüzeye doğru çekilirken önce ne olduğunu anlayamadı. Beyni, beta-uykunun derinliklerinden gerçekliğe çıkmaya zorlanırken kulaklarında bir alarm sesi çınlıyordu. Gözleri karanlıktan aydınlığa geçti; kapsülünün kapağı yarı saydam hale gelerek açıldı. Soğuk jel çekilirken nefes nefese kalmış halde doğruldu. Tüm vücudu karıncalanıyordu.

Kulaklarında çınlayan sesi ayırt etti: “Acil durum! Tüm mürettebat derhal uyanıyor! Acil durum! Lütfen en yakın toplanma noktasına intikal edin!”

Kemal sendelerken kapsülden çıktı, ayakları zeminle buluşunca dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu ama kendini toparladı. Etrafta diğer astronotlar da sersemlemiş halde uyanıyor, alarmın kırmızı ışıkları altında yerlerini bulmaya çalışıyordu.

Elif yan tarafında kendi kapsülünden çıkmış, şaşkın ama görev bilinciyle hareket ediyordu. Göz göze geldiler. Elif’in kaşları endişeyle çatılmıştı. “Ne oldu, neler yaşıyoruz?” der gibiydi bakışları.

Kemal yüksek sesle durumu anlamaya çalışarak sordu: “ZEYNEP, durum raporu!”

Tavan hoparlörlerinden yapay zekanın sakin ama biraz boğuk kadın sesi duyuldu: “Kaptan, gemi hasar aldı. Bir asteroid parçası su tanklarına ve oksijen ünitesine zarar verdi. İçme suyu kapasitesinin %65’i, oksijen üretim kapasitesinin %50’si şu an devre dışı.”

Bu sözler etraftaki uyanan herkesin duymasına yetecek kadar yüksekti. Bir anlık bir sessizlik oldu, ardından şaşkınlık ve korku dolu sesler yükseldi. Kimi “Ne? Nasıl olur?”, kimi “Şaka mı bu?” diye mırıldandı.

Kemal ise şoku çabuk atlatmaya çalışarak kumandaya yöneldi. “ZEYNEP, hasarlı bölmeleri izole et, yangın veya sızıntı varsa kontrol altına al.”

ZEYNEP: “Emredildiği gibi, Kaptan. Su tank bölmesi izolasyon tamamlandı ancak zaten tankın çoğu boşaldı. Oksijen ünitesi yedeğe geçirildi ancak kapasite yarıya düştü. Kalkan sisteminin bir bölümü tamamen devre dışı.”

Elif hızlı adımlarla kontrol paneline koşup veri ekranlarını taradı. Mühendis ekibinden Murat da sendeleyerek onlara katıldı, gözlerini ovuşturup hemen durumu kavramaya çalıştı. “Kaptan,” dedi Murat bir yandan verileri incelerken, “tank üç tamamen gitmiş... dört de kısmen zarar görmüş. Oksijen jeneratörünün iki modülü arızalanmış. Kalanlarla idare edebiliriz ama… böyle devam ederse çok su ve hava kaybımız olacak.”

Kemal dişlerini sıkıp durumu değerlendirmeye uğraşıyordu. Daha yolun yarısında bile değillerdi. Ellerindeki kaynakların bir kısmını kaybetmiş olmaları felaket demekti. 300 kişiyi canlı tutmak için su ve oksijen hayatiydi. Dünya’dan destek isteseler bile, bulundukları yer ile Dünya arasında ışık yılları vardı; normal şartlar altında bir yardımın ulaşması yıllar alırdı.

O sırada diğer mürettebat üyeleri de acil toplanma alanında birikmeye başlamıştı. Yüzler endişe doluydu. Dr. Levent birkaç kişiyi kontrol ediyor, uyanma şokundan kötü etkilenenlere sakinleştirici veriyordu. Genç astronot Umut, midesi bulandığı için kenarda duvara yaslanmış derin derin nefes alıyordu. Herkes birbirine bakıyor, bir cevap bekliyordu.

Kemal, içindeki korkuyu bastırıp yüksek sesle, “Herkes sakin olsun!” dedi. Gür sesi yankılanarak uğultuyu bastırdı. “Durumu kontrol altına alıyoruz. Su ve oksijen kaynağımız darbe aldı ama çözüm bulacağız.”

İçten içe, bulacakları çözümün ne olacağına dair bir fikri yoktu henüz, ancak paniğin herkesi esir almasına izin veremezdi. “Mühendis ekibi, lütfen Murat’ın liderliğinde hasar değerlendirmesine başlasın. Su ve hava kaybını en aza indirecek önlemleri bulun. Bilim ekibi, eğer bir acil iniş yapmamız gerekirse yaşanabilir en yakın gezegeni belirlemek üzere verileri gözden geçirsin. Pilotlar, motorlar ve seyrüsefer sistemleri kontrol edilsin.”

Elif de hemen devreye girdi: “İletişim ekibi, Dünya’ya durumu bildiren bir mesaj hazırlayın. En kısa sürede göndermeliyiz.”

Bu komutlarla birlikte mürettebat bir nebze toparlandı. Herkes görev bilinciyle koşuşturmaya, geminin çeşitli bölümlerine dağılıp çalışmaya başladı.

Kemal, Elif ve Murat’la birlikte köprüdeki ana panele yöneldi. Murat holografik bir gemi şemasını havaya yansıtarak hasar noktalarını gösterdi. “Bakın, şurada,” diye ışıldayan kırmızı bir noktayı işaret etti, “kalkan sisteminin omurgası hasar almış. Yani bir daha benzer büyüklükte bir darbe alırsak işimiz çok zor. Kalkanın o bölgesi tamamen korumasız sayılır.”

Elif endişeyle sordu: “Onarma imkanı var mı?”

Murat başını iki yana salladı. “Dış gövde zırhını yedek parça olmadan onarmak neredeyse imkansız. Üstelik böyle bir ortamda, uzayda dışarı çıkmak gerekebilir. Tehlikeli ve çok zaman alır, o sırada başka bir mikrometeorit çarpsa uzayda tamir ekibini kaybedebiliriz.”

Kemal düşünceli bir sesle, “Önce hayatta kalmamızı garantiye almamız lazım. Suyumuz ve oksijenimiz yarıya inmiş durumda.”

Elif paneli hızlı hızlı kurcalayıp bir hesaplama çıkardı. “Şu anki erzak ve kaynaklarla, kısıtlı tüketime geçersek yaklaşık altı-yedi ay idare edebiliriz, belki biraz daha fazla. Planlandığı gibi yolculuğa devam edersek Terrapist sistemine varmamız... daha yıllar alacak.”

Kemal kaşlarını çattı. Bu hesaba göre mevcut durumda Terrapist’e ulaşmaları imkansızdı. Zaten oksijenleri ve suyu tükenirdi. Altı ay içinde bir çözüm bulamazlarsa, 300 kişi uzay boşluğunda çaresizce ölüme mahkum olacaktı.

O an iletişim subayı Derya yanlarına koştu, elinde dijital bir tabletle. “Kaptan, Dünya’ya mesaj ilettik: 'Zeybek kaza geçirdi, su ve oksijen kaybı var, acil yardım gerekli' şeklinde. Fakat... malum, hemen cevap alamayacağız. Mesajı en güçlü lazer vericiyle yolladık ama yine de yanıt gelmesi zaman alacak.”

Herkes bunu biliyordu aslında. Dünya’ya ışık sinyaliyle bile mesaj göndermek yıllar demekti. Derya’nın sesindeki umutsuzluk hissediliyordu.

Kemal, “İyi yaptın Derya, yine de denemeliyiz” diye onu teskin etti. Sonra Murat’a döndü: “Murat, su ve oksijen kaynağımızı yeniden verimli hale getirmek için ne yapabiliriz? Tank dört kısmen hasarlı dedin, oradan biraz kurtarabilir miyiz?”

Murat omuz silkti. “Tank dörtteki sızıntıyı durdurmaya çalışıyoruz, belki içindeki suyun bir kısmını diğer sağlam tanklara aktarabiliriz. Oksijen jeneratörü için de elimizde yedek birimler vardı, onları devreye almaya çalışacağım. Yine de toplam kapasiteyi en fazla %60-70’e çıkarabiliriz.”

Elif içini çekti. “En iyi ihtimalle bile bir yıl zor dayanırız.”

Köprüde bir sessizlik oluştu. Bu sessizliği bozan, bilim ekibinden gelen Dr. Aylin oldu. Elinde notlar ve verilerle çıkageldi. “Kaptan, biz de yakınlardaki gezegenleri tarıyoruz,” dedi heyecan ve endişe karışımı bir sesle. “BULUT-A’nın Proxima sisteminde keşfettiği su dünyalarından birinin koordinatlarını bulduk. ‘Delta G’ kod adıyla geçiyor raporlarda. Proxima Centauri’nin yörüngesinde, kayalık ve yüzeyinde su olduğu tespit edilmiş bir gezegen. Belki oraya acil iniş yapabiliriz.”

Kemal ve Elif, Aylin’e döndüler. Aylin önündeki ekrana gezegenin özet bilgilerini yansıttı: Delta G, kütle olarak Dünya’ya yakın, yüzeyinde büyük okyanuslar ve bazı kara parçaları var, atmosferinde oksijen izleri saptanmış. Hatta BULUT-A sonda fotoğraflar çekmiş, büyük bir mağara sistemi tespit etmiş orada.

“Elimizdeki verilere göre burası yaşanabilir bir ortam olabilir. En azından su var ve belki temel yaşam destek unsurları temin edilebilir. Eğer oraya inebilirsek, su ve hava sorununu gezegenden sağlayarak çözme şansımız olur,” diye açıkladı Aylin. Gözlerinde bir umut parıltısı belirmişti.

Elif hemen ekledi: “Ayrıca gezegenin o mağara sistemi, radyasyondan ve meteor tehditlerinden korunmak için doğal bir sığınak görevi görebilir. Uzun süre kalmamız gerekirse içeride güvenli bir kamp kurabiliriz.”

Kemal düşünceli şekilde ekrandaki gezegen görüntüsüne baktı. Delta G, onların mahsur kaldığı bu çaresiz durumda bir can simidi olabilirdi. Ancak bir gezegene iniş yapmak başlı başına riskli bir operasyondu. Hele ki bu büyüklükte bir gemiyle ve hazırlıksız bir şekilde, bilinmeyen bir dünyanın atmosferine gireceklerdi. Gemileri zaten hasar görmüştü; bir de iniş sırasında kontrolü kaybederlerse felaket tamamlanırdı.

Öte yandan, uzay boşluğunda kalıp kaynakları tükenene dek beklemek kesin bir ölümdü. Yardım gelse bile -ki Dünya’dan çıkacak bir kurtarma görevi en iyi ihtimalle yıllar sonra varabilirdi- bu süreyi çıkaramazlardı.

Kemal sesli düşünerek, “Ya risk alıp oraya inmeliyiz, ya da burada ölüp gitmeyi beklemeliyiz,” dedi. Bu cümlenin ağırlığı köprüde hissedildi.

Elif sakin bir kararlılıkla, “Kaptan, ben inişten yanayım. Orada en azından doğal kaynaklar var. Ayrıca belki sonda verilerinin dediği gibi basit de olsa yaşam formları bulur, inceleriz. Görevimizin ruhuna da uygun.”

Aylin coşkuyla başını salladı. “Kesinlikle. Bu belki planlanmamış bir durak ama bizi kurtarabilir.”

Murat ise tereddütlüydü. “İniş yapacaksak geminin hasarlı bölümlerini güçlendirmemiz gerek. Atmosfere girişte kalkanın o zayıf bölgesinden yanarsak… Uzayda ölmekten beter olur.”

Kemal Murat’a baktı. “Tamir edemeyiz demiştin, ama belki bir kısmi çözüm bulabiliriz? Atmosfere girişte gemiyi belli bir açıyla sokarak yükü sağlam taraflara verebilir miyiz?”

Murat biraz düşündü, sonra omuzlarını kaldırdı. “Belki olabilir. ZEYNEP’le simülasyon yapmamız lazım. Yeterince yavaş girersek, ısı kalkanları dayanabilir. Hasarlı bölgeyi belki suyla veya başka bir malzemeyle soğutarak koruyabiliriz giriş esnasında.”

Elif, “Geminin suyu zaten az, ama iniş anında birkaç ton suyu feda edip hasarlı bölgeye püskürtme yapabiliriz. Bir tür su perdesi gibi.” diye önerdi.

Murat parmaklarını şıklattı. “Evet, bu olabilir! Su, buharlaşırken ısıyı çeker. Zırhı bir nebze koruyabilir. Aynı zamanda atmosferin üst katmanlarında gemiyi olabildiğince yatay konumda tutar, hasarlı kısım gölgede kalırsa... Denemeye değer.”

Plan oluşmaya başlamıştı. Kemal etrafına bakıp ekip arkadaşlarının yüzlerini tek tek süzdü. Korku vardı ama yanında kararlılık da belirmişti. Herkes imkansızı başarmak için aklını zorluyordu.

“Peki,” dedi Kemal, derin bir nefes alarak, “O halde kararımızı verelim. Delta G’ye iniyoruz.”

Kısa bir sessizlikten sonra Elif gülümsedi. “Doğru karar Kaptan.”

Kemal geminin genel anons sistemine bağlandı. “Tüm mürettebata duyuru: Proxima Centauri sistemindeki Delta G gezegenine acil iniş yapmaya karar verdik. Hazırlıklara başlanmasını emrediyorum. Herkes görev alanlarında iniş protokolüne uygun çalışmalara başlasın.”

Bu duyuru geminin her köşesinde yankılandı. Kimileri şaşırdı, kimileri rahatladı. En azından artık bir plan vardı.

Zeybek’in rotası ayarlandı ve motorları yeniden ateşlendi. Bu sefer hedef, uzaklardaki Terrapist sistemi değil, yakınlardaki bir sığınaktı. Delta G gezegeni, onları hayatta tutacak bir liman olmayı vaat ediyordu.



Acil İniş

Delta G’ye yaklaşmak üç haftalarını aldı. Geminin ana iticileri tam güç çalışmasa da yeterli hızla gezegene doğru yol aldılar. Bu süre zarfında mürettebat hummalı bir hazırlık içindeydi. Murat ve mühendis ekibi, atmosfer girişini güvenle atlatabilmek için yoğun mesai harcıyordu. Hasarlı kalkan bölgesine geçici yamalar yapıldı, geminin yörüngeye girişi sırasında kalkanın zayıf kısmını koruyacak su püskürtme sistemi uyduruldu. Laboratuvardan büyük sıvı tankları getirilip geminin o bölgesine sabitlendi. Esprili biri bu düzeneğe “yangın söndürücü sırt çantası” adını takmıştı. Her ne kadar durum ciddi olsa da morallerini yüksek tutmak için arada şakalaşmayı ihmal etmiyorlardı.

Elif ve pilot ekibi, ZEYNEP’in yardımıyla iniş simülasyonları yapıyordu. Delta G’nin atmosfer verileri sonda kayıtlarında kısmen vardı, ancak yine de belirsizlik payı yüksekti. Atmosfer yoğunluğu, rüzgarlar, beklenmedik fırtınalar… Hepsi olasılıklar dahilindeydi. Zeybek normalde bir gezegene iniş yapmak üzere tasarlanmamış dev bir gemiydi; asıl plan, Terrapist sistemine vardıklarında yörüngede kalıp daha küçük iniş araçlarıyla gezegenlere inmeleriydi. Şimdi ise hasarlı dev gemiyi bir gezegen yüzeyine indirmeye çalışacaklardı. Bu, dev bir uçağı körlemesine bir adaya indirmeye benziyordu.

Günler ilerlerken, Kemal her fırsatta ekibi denetliyor, onlarla birlikte çalışıyordu. Uykuyu unuttular; herkes dönüşümlü olarak az az dinlenip tekrar işinin başına geçti. Delta G’nin umut ışığı yaklaşırken gemideki endişe yer yer coşkuya dönüyordu. “Bir gezegene ayak basacağız!” diyordu gençlerden biri heyecanla. Umut, “İlk defa Dünya dışında bir gök cismine iniyorum, inanılır gibi değil” diye heyecanını arkadaşlarıyla paylaştı. Kimileri ise kaygılıydı: “Ya atmosferde parçalanırsak?” sorusu akıllardan çıkmıyordu. Bu endişeyi dillendiren astronotlardan birine, Dr. Levent sakin bir sesle, “Parçalanmayacağız. Hepimiz buradayız, bir aileyiz ve başaracağız. İnanmak zorundayız.” diyerek moral vermişti.

Bu arada Delta G’ye iniş kararı Dünya’da da yankı bulmuştu, en azından teorik olarak. Zeybek’in gönderdiği “kaza” mesajı, ışık hızıyla ilerleyen lazer iletişim sayesinde Dünya’ya ulaşmak üzere yoldaydı. Yine de bu mesajın Dünya’ya varması yaklaşık dört yıl sürecekti. Yani aslında Dünya henüz kazadan haberdar değildi. Onlar, haberi gönderip kendi başlarının çaresine bakmaya başlamışlardı bile. Bu gerçek, Kemal’i biraz rahatlatıyordu; Dünya’da panik henüz başlamamıştı ama yardım için de kimse yola çıkmamıştı daha. Bu süreçte tamamen kendi başlarınaydılar.

Nihayet Delta G gezegenine ulaştıklarında, tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Zeybek’in ön ekranlarında mavi-yeşil bir küre görüntüsü belirdiğinde gemide bir alkış koptu. Pencerelerden bakınca dairesel ufuk seçilebiliyordu. Uzaktan Delta G, bulutlarla süslü bir inci tanesi gibiydi. Güneşi konumundaki Proxima Centauri’nin soluk turuncu ışığı gezegene vuruyor, okyanuslarında yansıyordu.

Kemal köprüdeki kaptan koltuğuna oturdu, Elif hemen yanındaki yardımcı pilot koltuğundaydı. Tüm ekip yerlerini aldı, herkes kemerlerini sıkı sıkıya bağladı. ZEYNEP iniş programını son bir kez teyit etti.

“Atmosfere giriş 3 dakika sonra.” diye bildirdi yapay zeka soğukkanlılıkla. “Giriş açısı ve hızı optimal aralıkta. Hasarlı kalkan bölgesi gölgede tutulacak.”

Murat içini çekerek kendi koltuğunda dua eder gibi ellerini kenetledi. Her türlü önlemi almışlardı, gerisi kadere kalmıştı.

Geminin devasa gövdesi, Delta G’nin üst atmosferine temas ettiğinde hafif bir sarsıntı başladı. Dış yüzeyde plazma katmanı oluşuyor, geminin önündeki ısı kalkanları alev topuna dönüyordu. İçeride sıcaklık ve basıncı dengelemek için sistemler tam güç çalışıyordu. Birkaç saniye sonra şiddetli bir türbülans gemiyi yakaladı.

“Tutunun!” diye bağırdı Elif. Geminin metal iskeleti inliyordu.

ZEYNEP mekanik bir sükunetle rapor vermeye devam ediyordu: “Yüksek G kuvvetleri. Gövde ısısı 1200 santigrat… 1300… 1400… Hasarlı bölge sıcaklık sınırına yaklaşıyor…”

Tam o an, Murat’ın kurduğu su püskürtme sistemi devreye girdi. Geminin kuyruk tarafındaki tanklardan basınçlı su, hasarlı kalkan bölümünün civarına fışkırtıldı. Saniyeler içinde o su atomize olup buhara dönüştü ve geminin etrafında sis bulutu gibi bir katman oluşturdu.

ZEYNEP: “Su perdesi etkin. Sıcaklık stabilizasyonu sağlanıyor… 1500 santigratta sabit…”

Kaptan Kemal geminin kontrolünü sıkıca kavramıştı. Onlara düşen, mümkün olduğunca stabil bir iniş rotası tutturmaktı. Delta G’nin atmosferi beklenenden biraz daha sert çıktı; şiddetli rüzgarlar gemiyi sarsıyordu. Elif, ter içinde kalmış halde denge motorlarıyla boğuşuyordu. “Rüzgar doğudan 80 knot, gemiyi savuruyor… Dengelemeye çalışıyorum…” dedi, dişlerinin arasından.

Zeybek dev bir balina gibi gökyüzünde süzülürken altlarında uzanan coğrafya yavaş yavaş netleşmeye başladı. Denizler, kara parçaları görünüyordu. İniş yapmaları planlanan bölge, sondanın daha önce tespit ettiği mağaranın bulunduğu geniş bir kara parçasındaki düzlük idi.

“Gözlem güvertesine görüntü veriyorum,” dedi Derya. Ekranlarda aşağıda yemyeşil ormanlara benzeyen alanlar ve kocaman bir göl ya da deniz parladı. Delta G, ilk bakışta yaşam dolu görünüyordu. Bu manzara mürettebatta bir nebze heyecan uyandırdı; uzunca bir süre sadece uzayın karanlığını görmüşlerdi, şimdi yeniden mavi ve yeşil renkleri görmek moral vericiydi.

Geminin sarsıntıları yavaş yavaş azaldı, atmosferin daha yoğun katmanlarına inip hızını düşürüyordu. ZEYNEP: “Atmosfer girişi başarılı. Hız ses hızının altına düşüyor… Yükseklik 10 kilometre…”

Herkes biraz nefes alır gibi oldu, fakat asıl zor kısım yeni başlıyordu: Bu devasa gemiyi yeryüzüne indirmek. Normalde Zeybek gibi bir gemi yeryüzüne inmek yerine yörüngede kalır, küçük shuttle’lar indirirdi. Fakat mecburiyet planları değiştirmişti.

Kemal, “Yavaşça alçalmaya devam. Alt taraftaki dikey iticiler hazır mı?” diye sordu. Çünkü gemiyi yere yaklaştırdıklarında tıpkı bir dikey iniş yapan roket gibi, alttan alevler saçarak fren yapmak gerekiyordu.

Elif kontrol etti: “Dikey iniş thruster’ları hazır, Kaptan. Yakıt beslemesi normal görünüyor.”

Delta G’nin yüzeyi giderek yaklaşırken, Zeybek dev bir gölün kıyısına yönlendirildi. Seçilen iniş bölgesi, mağaranın yakınlarında düz bir alandı. Orası ormanlık gibiydi ama daha çok dev mantarlar ya da ağaç benzeri yapılarla kaplı olabilirdi – tam seçilemiyordu. Ağaçvari cisimlerin arasındaki açıklık, geminin inebileceği kadar geniş görünüyordu.

Son metreler gelmeden, Kemal “Şimdi!” diye komut verdi. Elif ve diğer pilotlar alt iticileri tam güç ateşledi. Gemi kütlece çok büyük olduğu için altındaki yer çekimi vektörüne karşı koymak adına muazzam alevler ve dumanlar çıktı. Yüzeyde rüzgarlar koptu, alttaki bitki örtüsü yanıp kül olmaya başladı. Bir toz bulutu geminin etrafını sardı.

Sarsıntılar, uğultular, ardından aniden kesilen bir gürleme... ve sonra bir gümbürtü. Zeybek, Delta G’nin toprağına oturmuştu. Sert bir iniş olmuş, gemi biraz yalpalamıştı ama devrilmeden durabilmişti.

İçeride herkes nefesini tutmuştu. Ardından birer birer emniyet kemerlerini çözmeye, yerlerinden kalkmaya başladılar. Pencerelerden dışarı bakmaya çalışanlar vardı. Kimi ağlıyordu sevinçle, kimisi sarılıyordu yanındakine. Yüzlerce ışık yılı uzakta, yabancı bir gezegene inmişlerdi ve hepsi hayattaydı. Bu anın büyüklüğü karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyordu.

Kemal, interkomdan yorgun ama mutlu bir sesle anons etti: “Başardık arkadaşlar... Delta G’ye indik.”

Gemide çığlıklar ve alkışlar koptu. İnsanlık tarihinde bir ilk gerçekleştirilmişti: İlk defa insanlar, Güneş Sistemi dışındaki bir gezegene ayak basmak üzereydi. Kaptan, kemerini çözdü ve titreyen bacaklarla ayağa kalktı. Elif’le kucaklaştılar, ikisi de gözyaşlarını tutamıyordu.

Murat, “Gemide büyük bir hasar görünmüyor, sanırım paramparça olmadık!” diye gülerek rapor etti. Herkes gerginliğin boşalmasıyla gülüyor, konuşuyor, sevinç gözyaşları döküyordu.

Bir süre bu duygusal anlar yaşandıktan sonra, Kemal tekrar ciddileşti. “Tamam arkadaşlar, işimiz bitmedi. Şimdi burayı yaşanabilir kılmamız gerekiyor.”

Hemen bir görev listesi çıkardı: Mühendisler geminin reaktör ve sistemlerinin güvenliğini kontrol edecek, herhangi bir yakıt sızıntısı veya radyasyon yayılımı olmadığından emin olacaktı. Bilim ekibi, iniş alanının hemen dışındaki atmosfer örneklerini ve toprak yapısını analiz etmek üzere hazırlık yapacaktı. Güvenlik ekibi, silahlarını ve keşif araçlarını alıp gemiden çıkacak ilk ekip için çevre güvenliği planı yapacaktı.

Ama hepsinden önce, küçük bir ekip skafanderlerini giyip gemiden dışarı adım atacaktı. Atmosferin solunabilir olup olmadığı laboratuvarda hızlı bir analizle anlaşılacaktı ama ilk anda riske atılamazdı. Dışarı çıkacak öncü ekip tam korumalı giysilerle durumu gözlemleyecekti.

Elif gönüllü olarak ilk çıkacak ekipte yer almak istedi. Kemal de tabii ki kaptan olarak yanında olacaktı. Dr. Aylin, “Ben de gelmeliyim, örnek toplamamız gerekli” diyerek bilim insanı olarak onlara katıldı. Güvenlikten de Teğmen Orhan ekibe dahil oldu, silahlı olarak çevre emniyeti için.

Böylece dört kişilik ilk keşif ekibi hazırlandı. Her biri beyaz-gri astronot kıyafetlerini giydi, kasklar takıldı, iç iletişim mikrofonları ayarlandı. İçeride herkes heyecanla onları izliyordu. Geminin alt kısmındaki bir iniş kapısı, basınç eşitlemesinden sonra yavaşça açıldı.

Kapının açılmasıyla birlikte Delta G’nin havası ilk kez içeri doldu. Sensörler anında veri topladı: Atmosferde yüksek oranda azot, oksijen yaklaşık %18 oranında, geri kalanı çeşitli gazlar. Yani neredeyse Dünya’nınkine yakın bir hava. Sıcaklık 26°C civarı, nem yoğun. Bu okuma gelince Aylin çığlık attı: “Oksijen var, hava solunabilir görünüyor!”

Yine de kimse hemen kaskını çıkarmadı, bir süre daha testler yapılacaktı. Orhan önde, Kemal ve Elif yan yana, Aylin arkada olmak üzere rampadan aşağı adım attılar. Dışarı çıktıklarında tüm ekip birkaç saniye olduğu yerde çakılı kaldı. Gördükleri manzara karşısında büyülenmişlerdi.

Burası bambaşka bir dünyaydı. Gökyüzü hafif turuncumsu bir renge sahipti, belki Proxima’nın kızıllığından dolayı. Ufukta iki küçük güneş gibi görünen cisim asılıydı; biri Proxima’nın kendisi, diğeri muhtemelen oraya yakın başka bir yıldızın parıltısı. Güneş ışığı Dünya’dakinden solgun ama tatlı bir renk veriyordu ortama.

Etraflarındaki bitki örtüsü -ya da mantar örtüsü mü demeli- devasa, ağaç benzeri mantarlar ve garip eğrelti otlarına benzer yapılarla doluydu. Koyu mor ve mavi tonlarında yapraklar veya şapkalar göze çarpıyordu. Toprak nemli ve koyu renkteydi. Hemen ileride küçük bir su birikintisi parlıyordu, belki bir dere yatağıydı. Uzaktan, yüksek bir kayalık yamacı seçtiler; muhtemelen sondanın bahsettiği mağara sistemi oradaydı. Gerçekten de yamacın karanlık bir ağzı görünüyor, kocaman bir mağaraya işaret ediyordu.

Aylin hemen ekipmanıyla çevreden örnekler almaya koyuldu. Topraktan bir avuç aldı, bir tüpe koydu. Bir mantar kabuğundan parça kesti. “İnanılmaz…” diyordu sürekli. “Gerçekten yaşam dolu bir gezegen. Bitki benzeri organizmalar var. Renkler de belki fotosenteze benzer bir süreç gösteriyor.”

Kemal ve Elif ise daha çok güvenlik açısından tetikteydi. Orhan silahını omzunda taşıyor, çevreyi tarıyordu. “Şimdilik hareket yok Kaptan. Umarım büyük yırtıcılarla karşılaşmayız,” diye fısıldadı.

Kemal sessizce etrafı dinledi. Uzaklardan gelen bir cıvıltı gibi sesler duyduğunu sandı. Rüzgar hafif hafif esiyor, bu dev bitkilerin yapraklarını hışırdatıyordu.

Elif bir cihazla havayı ölçüp, “Radyasyon normal, hava basıncı biraz yüksek ama sorun değil,” dedi. Sonra cesaretini toplayarak, “Havayı bir denesek mi? Değerler yaşanabilir olduğunu söylüyor.”

Kemal, Aylin’e baktı. Aylin de aletlerini kontrol etti. “Zararlı mikroorganizma belirtisi şu an için yok. Yine de tam emin olmak zaman alır ama... bence kısa süreli maruz kalmayı deneyebiliriz.”

Orhan, “Belki sadece birimiz denesin,” diyerek temkinli davrandı.

Kemal, “Haklısın. Ben deneyeceğim,” dedi kararlı bir şekilde. Sonuçta sorumluluk ondaydı.

Elif itiraz edecekti ama Kemal elini kaldırıp durdurdu. “Emirdir,” diye hafif gülümsedi içinden. Sonra yavaşça kaskının kilidini çevirdi. Herkes nefesini tutmuştu. Kemal kaskı yukarı kaldırıp boynundan ayırdı. Yüzüne ilk defa yabancı bir gezegenin havası çarptı.

Derin bir nefes aldı. Hava biraz yoğun ve farklı kokuyordu. Hafif tatlımsı bir kokuydu bu, belki çürümüş yaprak kokusu gibi, ama rahatsız edici değil. Ciğerlerine dolan hava bir an başını döndürdü, sonra vücudu adapte oldu.

“İyi misin kaptan?” diye sordu Elif endişeyle.

Kemal gülümsedi. “İyiyim… Hava... güzel.” İkinci bir nefes alıp kollarını açtı. “Oksijen seviyesi Dünya’dan biraz düşük ama sorun değil.”

Bunun üzerine Elif ve Aylin de kasklarını çıkardı. Orhan çevre güvenliği nedeniyle biraz daha tereddüt etti ama sonra o da çıkardı. Dördü de yabancı bir gezegenin çıplak atmosferine yüzlerini açmış halde bir süre sessizce durdular. Bu öyle tarihi bir andı ki, içlerinden hiçbirinin konuşmaya dili varmadı. Sadece birbirlerine bakıp gülümsediler. Aylin gözlerinden yaşlar süzülürken, “Yıllarca bu anı hayal ettim,” diyebildi. “Dünya dışında, başka bir gökyüzü altında nefes almayı...”

Kemal yere çömeldi, elini toprağa koydu. Parmaklarının arasında yabancı dünyanın toprağını hissetti. Küçük bir fideye benzer bitki oracıkta büyüyordu, nazikçe dokundu. “Yaşıyoruz…” diye fısıldadı kendi kendine. “Gerçekten yaşıyoruz.”

Elif biraz ötede bir ağacın gövdesine yaslandı. “Bu gövdeler ahşap değil, daha çok mantar dokusu gibi,” diye tespitini paylaştı. Eline mor bir yaprak alıp inceledi. Güneş ışığı benzeri parıltıyı yaprak üzerinden geçirince, altta damarlara benzer desenler gördü.

Orhan, “Buranın yerlileri var mıdır dersiniz?” diye birden sordu. Herkes ona baktı. “Yani hayvan ya da daha farklı şeyler… bizi izliyor olabilirler mi?”

Aylin heyecanlandı, “Keşke olsa! Ama tabii dikkatli olmak lazım. Biz şu an istilacı gibiyiz onlar için.”

Kemal ayağa kalktı, “Öncelikle güvenli bir kamp kuralım, sonra çevreye dair daha fazla bilgi ediniriz. Belki burada ilkel hayvanlar vardır. Sonar taramalar ve hareket sensörleriyle gemi etrafına bakarız.”

İlk keşif ekibi yarım saat kadar çevreyi dolandıktan, hızlıca ölçümlerini yaptıktan sonra gemiye döndü. Arkalarından kapı kapandı ve içeriye gülümseyen yüzlerle haberi verdiler: Atmosfer solunabilir, ortam güvenli gözükiyor. Bu haber gemide ikinci bir bayram havası estirdi. Kasklarını çıkarmadan dönenleri görenler, onların neşesinden her şeyi anladı zaten.

Hemen planlar yapıldı. Mürettebatın bir kısmı gemide kalacak, gemi yaşam destek sistemleriyle bir süre daha idare edilecekti ama öncelikli olarak dışarıya bir kamp kurulacaktı. Delta G’de uzun süre kalmaları gerekebilirdi. Bu yüzden bir yaşam alanı oluşturmak gerekiyordu. Geminin iniş noktası yakınında, sondanın bahsettiği büyük mağara en iyi sığınak olabilirdi. Karar verildi: Gemiyi bir üs olarak kullanmaya devam ederken, mağaraya taşınmak için hazırlık yapacaklardı.

Mağarayı keşfetmek üzere ertesi gün daha büyük bir ekip gönderildi. Bu sefer yaklaşık on kişilik, tam donanımlı bir grup halinde mağaraya doğru ilerlediler. Kemal ekibin başındaydı, Elif gemide koordinasyonu sağlamak için kaldı. Dr. Aylin, Orhan ve Umut dahil çeşitli uzmanlar ekipte yer aldı.

Ormanın içinden geçerek mağaraya yürümek başlı başına bir maceraydı. Dev mantar ormanı arasında ilerlerken çevrede garip sesler duydular. Bir keresinde uzakta, ağaç gövdelerini andıran kalın bir bitkinin tepesinden aniden havalanan kuş benzeri bir yaratık gördüler. Kanatları zar gibi yarı saydamdı ve çığlığa benzer bir ses çıkardı. Herkes bir an donakaldı, sonra Aylin sevinçle “Bakın! Kuş gibi bir canlı! Kanatlı bir şeyler yaşıyor burada!” diye fısıldadı. Orhan, tüfeğini kaldırmıştı ama Kemal eliyle indirmesini işaret etti. “Biz saldırmadıkça saldırmaz herhalde. Bizi tehdit olarak görmediklerini umut edelim.”

Böyle ufak keşiflerle ilerleyerek mağaranın ağzına vardılar. Giriş, dev bir katedralin kapısı gibi, en az yirmi metre yüksekliğindeydi. İçeriden serin bir rüzgar hafif hafif esiyor, nem ve toprak kokusu geliyordu. Ellerindeki güçlü fenerleri yakıp içeri girdiler. İlk salon genişti, tavanda fosforlu bazı bitkiler veya belki bir tür mantar parıldıyordu, loş bir aydınlık veriyordu. İlerledikçe duvarlarda parlayan mavi damlacıklar gördüler; bunlar belki de yer altı su kaynaklarından süzülen mineral yansımalarıydı.

Mağara derinlere uzanıyordu, birkaç galeriyi taradılar. İçeride büyük bir alan seçip temel malzemeleri yerleştirdiler: Portatif ışıklar, yaşam destek ünitesi, su arıtma cihazı vs. Burası bir kamp alanına dönüştürülecekti. Hava akımı var, demek ki mağaranın başka çıkışları ya da tavan yarıkları olabilirdi, bu iyiye işaretti - taze hava demekti. Aynı zamanda mağara, olası güneş patlamaları veya meteor yağmurlarından korunaklı bir barınak olacaktı.

Umut, mağaranın bir duvarına el feneriyle kendi adını yazmaya kalkıştı şakayla, “Umut was here” gibisinden. Kemal gülerek engel oldu: “İlk günden vandallık yok, evladım. Bırakın, tarih bizim adımızı zaten yazacak.”

Günler geçtikçe Zeybek mürettebatı Delta G’de yerleşik hâle gelmeye başladı. Gemiden malzemeler çıkarıldı, mağaraya taşındı. Yatak üniteleri, gıda depoları, araştırma ekipmanları kuruldu. Bir grup mağarada kalıp orayı düzenlerken, diğerleri gemideki sistemleri tamir etmeye uğraştı. Zeybek uzunca bir süre belki burada kalacaktı; ama bir gün Terrapist hedefine devam etmek istediklerinde gemiyi çalışır durumda tutmaları gerekiyordu. Murat, “Kalkan tamiri imkânsız gibiydi ama belki dünyadan yedek parça gelir bir gün,” diyerek gemiyi muhafaza etmeyi bir gurur meselesi yapmıştı.

Bu arada, Delta G’nin sırrı da yavaş yavaş çözülüyordu. Aylin ve bilim ekibi çevreden yüzlerce örnek topladı. Sonuçlar şaşırtıcıydı: Bitkilere benzer yaşam formları ve basit hayvan benzeri organizmalar vardı. Mikroskobik bakteriler bile yakaladılar. Delta G, Dünya’ya benzer paralel bir biyolojik evrime sahip görünüyordu. Belki de yaşam evrende sanılandan daha yaygındı. Bu bulgular, tüm ekipte büyük heyecan yaratıyordu. Her keşif, çektikleri sıkıntıları unutturuyor, bir amaç veriyordu.

Bir akşam vakti, kamp ateşine benzer bir ışık sistemi etrafında toplanan mürettebat bir kutlama yaptı. Yanlarında getirdikleri sınırlı erzakla küçük bir ziyafet düzenlediler. Kimisi müzik açtı, hatta içlerinden biri yanında getirdiği saz benzeri bir çalgıyla bir türkü tutturdu. İlk anda garip bir tezattı: Yabancı bir gezegenin mağarasında, Türkçe bir türkü yankılanıyordu. Ama bu onların morali için harikaydı.

Kemal, yanındaki Elif’e bakıp gülümseyerek, “Ne dersin, fena sayılmaz değil mi? Hayatta kaldık, kendimize yeni bir dünya bulduk.”

Elif şarabından bir yudum alıp, “Fena değil mi? Mükemmel bir iş başardık kaptan. Böylesi ancak romanlarda olurdu, biz gerçeğe çevirdik,” dedi.

Umut, “Kaptan kaptan, bir konuşma yap da tarihe geçsin!” diye tezahürat yaptı. Diğerleri de alkışlayınca Kemal hafif mahcup bir şekilde ayağa kalktı.

“Arkadaşlar,” diye söze başladı, “Bundan birkaç ay önce Dünya’dan ayrıldık, ne zorluklar atlattık. İçimizde korku vardı ama umut da vardı. Ve bugün buradayız. Görevimiz Terrapist’e gitmekti, belki hedefimizden saptık ama bence aslında hedefimizin özünü yakaladık: Yeni dünyaları keşfetmek, insanlığın ufkunu genişletmek. Delta G bize ikinci bir şans verdi, hem hayatta kalmamız hem de keşif için. Burada belki geçici olarak duruyoruz ama öğrendiğimiz şeyler çok değerli olacak. Hepinizle gurur duyuyorum. Bir ekip olarak yılmadık, başardık. Daha işimiz bitmedi, biliyorum. Ama bu gece içiniz rahat olsun, çünkü geleceğimiz yıldızlar kadar parlak.”

Bu sözler büyük bir coşkuyla alkışlandı. İçlerinden biri “geeeleceğimiz yıldızlar kadar parlak!” diye tempo tutunca kahkahalar yükseldi. Moraller gerçekten yükselmişti. Herkes birbirine kenetlenmiş gibiydi artık, iyi günde kötü günde bir aile olmuşlardı.

Fakat uzakta, Dünya’da, fırtınalar yeni kopmaya başlamıştı...

resim, ağaç, bulut, sanat içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Dünyadaki Fırtına

Zeybek’in fırlatılışından sonraki yıllarda Dünya, merakla bu tarihi yolculuğu takip etmişti. Görev merkezi, Zeybek’ten gelen rutin durum raporlarını alıyor, her şeyin yolunda olduğunu varsayıyordu. Ancak Proxima sistemine yaklaştıktan sonra uzun süreli sessizlik, kontrol merkezini endişelendirmeye başlamıştı. Elbette ki aradaki mesafe nedeniyle anlık iletişim beklenmiyordu, fakat planlanan periyodik sinyallerden biri geciktiğinde görev direktörü Emre Taner ve ekibi huzursuzlandı. İlk başta bunun teknik bir arıza olabileceğini düşündüler.

Ancak aradan aylar geçip de Zeybek’ten hâlâ haber alamayınca panik dalgası yayıldı. Takvimler görevin 4. yılını gösterirken, yani kazadan yaklaşık 1 yıl sonra, Zeybek’in acil durum mesajı sonunda Dünya’ya ulaştı: “Kaza yaptık… Su ve oksijen kaybı… Yardım…”

Bu mesaj adeta bir bomba etkisi yarattı. Tüm haber ajansları son dakika olarak geçti: “Zeybek Uzay Gemisi’nden Acil Yardım Çağrısı!” İnsanlar televizyonlarına, internet yayınlarına kilitlendi. 300 kahraman astronot tehlikedeydi ve ne durumda oldukları belirsizdi. Mesajın içeriği sınırlıydı; kaza, su ve oksijen kaybı, yardım gerektiği anlaşılıyordu. Ancak mesaj ışık yılı mesafeden geldiği için en az 4 yıl önceden yola çıkmış demekti. Yani Zeybek ekibi şu an ya hayattaydı ya da… O ihtimali kimse düşünmek istemiyordu.

Yetkililer hemen acil toplantılar düzenledi. Görev sorumluları, bilim insanları, siyasiler bir araya geldi. Öncelikle bu tür bir durum için önceden hazırlanmış bir kriz planı var mıydı? Aslında yoktu; kimse ilk insanlı yıldızlararası seferin böyle bir felakete dönüşebileceğini kabullenip bir B planı yapmamıştı. Şimdi el ele vermek zorundaydılar.

Bu arada medyada fırtınalar kopmaya başladı. Gazeteler manşet attı: “Uzaydaki Titanik: Zeybek Tehlikede!” Televizyon tartışmalarında suçu kimin üstleneceği konuşuluyordu. Çok geçmeden oklar Zeybek’i inşa eden şirketlere döndü. Ana yüklenici firma, GalaksiVentures, bir uluslararası konsorsiyumdu ama merkez ofisi Türkiye’deydi, çünkü projenin öncülüğünü Türkiye yapmıştı. GalaksiVentures’ın CEO’su Selim Kerimoğlu ve iş ortağı mühendislik şirketi UzayTek’in teknik direktörü Nejat Akın, bir anda hedef tahtasına kondu.

Kazanın sebepleri bilinmese de, fısıltı gazetesi hemen çalışmaya başlamıştı: “Projenin başında bir yolsuzluk dönmüştü, hatırlarsanız kalkan zırhları eksik yapılmış dedikoduları vardı” diye çıkan haberler, kitleleri öfkelendirdi. Eğer gerçekten ihmalkarlık veya kar hırsı bu kazaya yol açtıysa, 300 insanın hayatı tehlikedeydi ve sorumlular cezasız kalamazdı.

Halk sokaklara döküldü. Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında, “Zeybek’i Kurtarın” sloganlarıyla yürüyüşler yapıldı. GalaksiVentures’ın İstanbul’daki genel merkezi önünde protestocular toplandı, “Katil CEO hesap ver” pankartları açıldı. Benzer şekilde diğer ortak şirketlerin binaları da kuşatma altındaydı.

Hükümetler ve uluslararası kurumlar bu baskıya kayıtsız kalamadı. Özellikle Türkiye hükümeti büyük bir prestij meselesi olarak gördüğü bu projedeki aksaklık nedeniyle zor durumdaydı. Soruşturma başlatıldı. Selim Kerimoğlu ve Nejat Akın dahil üst düzey yöneticiler gözaltına alındı. Adli süreç hızla ilerledi; savcılar “taksirle insan hayatını tehlikeye atma”, “görevi ihmal ve kamu fonlarını kötüye kullanma” gibi suçlamalar yöneltti.

Selim Kerimoğlu, medyaya yansıyan ifadesinde suçu reddetti. “Biz tüm gereklilikleri yerine getirdik, bu bir talihsiz kaza, uzayın riski” diye açıklama yaptı bir avukatı aracılığıyla. Ancak halk öfkeliydi, kimse bu açıklamalara inanmıyordu. Sosyal medyada her gün #ZeybekKazası etiketiyle kampanyalar yapılıyor, Kerimoğlu ve ekibine lanetler yağıyordu. Onları savunan birkaç kişi çıktığında ise lince uğruyordu.

Nejat Akın ise daha sessizdi, ancak yakın çevresine “Kalkan malzemesindeki sorunları proje yöneticilerine raporlamıştım ama kimse dinlemedi” dediği sızdı. Bu, suçu daha da karmaşık hale getirdi. Belki yukarılarda başka ihmaller de vardı.

Bütün bu kaos içinde asıl konu biraz geri planda kalır gibi oldu: Zeybek mürettebatına ne olacaktı? Onları kurtarmak için ne planlanıyordu? Bu konuda bilim insanları ve mühendisler hummalı çalışmalar yapmaya başladılar. Çeşitli ülkelerin uzay ajansları bir araya gelip acil bir kurtarma görevi tasarlamaya koyuldular.

Bu kurtarma görevinin, Zeybek yola çıkarken var olmayan bir unsuru vardı: Deneyim. Artık hatalardan ders alınmıştı. Yeni bir gemi inşa edilecekse, daha hızlı, daha güvenli olmalıydı. Ayrıca eğer Zeybek ekibi hâlâ yaşıyorsa muhtemelen bir gezegene sığınmış olabileceği tahmin ediliyordu. Mesajdan yıllar geçtiği için, belki de bir şekilde hayatta kalmışlardı. O ihtimal umudun tek kaynağıydı.

Toplantılardan birinde, genç bir mühendis olan Ezgi Polat, “Zeybek 2” adını verdikleri kurtarma gemisi tasarımını sundu. Bu gemi, orijinal Zeybek’in teknolojisini temel alacak ama çeşitli geliştirmeler içerecekti: Daha güçlü kalkanlar (bu sefer titanyum nano-kafesin en iyisi olacaktı, kimse risk almak istemiyordu), daha hızlı bir tahrik sistemi (belki yeni prototip füzyon roketleri), ve en önemlisi modüler yapısıyla gerektiğinde bir bölümünü ayırıp dönmeyi sağlayacak bir filika sistemi.

Filika fikri hayatiydi. Ezgi, “Zeybek-2, Zeybek ekibine ulaştığında, eğer onlar Terrapist yolculuğuna devam etmek isterlerse ana gemiyle gidebilirler. Fakat kurtarma ekibi veya dönmek isteyenler olursa, geminin bir modülü filika olarak ayrılıp onları Dünya’ya geri getirecek.” diye açıkladı. Bu sayede hem kurtarma hem de orijinal görevin devamı birleştirilmiş olacaktı.

Plan heyecan yarattı. Hemen onay çıktı ve kaynaklar seferber edildi. Normalde bir yıldızlararası gemi inşası on yıllar alırdı ama burada acil durum söz konusuydu. Zeybek-2 mümkün olan en kısa sürede hazır olmalıydı. Bütçe sorunu yoktu; dünyanın dört bir yanından fon yağdı, zira tüm insanlık bu kurtarma hikâyesine kilitlenmişti.

Hukuki tarafta ise ilginç gelişmeler oluyordu. Yaklaşık bir yıl süren dava ve soruşturmalardan sonra, hakim, gözaltındaki CEO'ların tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Baskılara rağmen kanıtlar doğrudan bir suçu tam ispatlayamadığından veya belki de perde arkasında dönen siyasi oyunlar nedeniyle, Selim Kerimoğlu ve Nejat Akın şartlı olarak serbest bırakıldı. Bu karar infial yarattıysa da, asıl odak kurtarma görevi olduğu için halk biraz dişini sıktı. “Nasıl olsa döndüklerinde hesap verecekler,” diyenler oldu. Kimi komplo teorisyenleri ise CEO’ların kaçabileceğini fısıldıyordu.

Gerçekten de, Kerimoğlu ve Akın gibileri toplumun öfkesinden kaçmak istiyorlardı. Her yerde yüzleri yayınlanmış, vatan haini ilan edilmişlerdi. Onların gözünden, dünya onlara dar geliyordu. Bu yüzden ikisi gizlice bir plan yaptı. Zeybek-2 projesine el altından dahil oldular. Bir şekilde, sahip oldukları teknik bilgi ve kontakları kullanarak, kurtarma gemisinin yapım aşamasında söz sahibi konumundaki bazı kilit insanları ikna ettiler. Kendi deneyimlerinin gerekli olduğu, sonuçta projeyi onlar bildiği için geminin inşasına katkı sunabileceklerini söylediler. Resmi olarak olmasa da perde arkasından Zeybek-2’nin üretim sürecine erişim sağladılar.

Ezgi Polat ve genç ekibi bu durumdan rahatsızdı ancak yukarıdan gelen talimatlara boyun eğmek zorunda kaldılar. Sonuçta mesele insanları kurtarmaktı, kimden yardım gelirse kabul ediliyordu. Selim ve Nejat, görünürde işine dört elle sarılan, hatasını telafi etmeye çalışan insanlar gibiydiler. Gecelerini gündüzlerine kattılar, tasarım odalarında, üretim tesislerinde bulundular.

Nejat gerçekten de vicdan azabı çekiyor, hayatını riske atan o insanlara borcunu ödemek istiyordu. Selim ise daha başka planlar içindeydi: O, Dünya’daki itibarının artık bittiğini, kurtulsa bile ömür boyu damgalı yaşayacağını biliyordu. Belki de en iyisi bu kurtarma gemisiyle birlikte Dünya’dan uzaklaşmak, Terrapist’e kadar gidip bir kahraman gibi rol yapmak veya orada yeni bir hayata başlamak olacaktı. Yani, işine gelirse bir daha Dünya’ya dönmemeyi bile düşünüyordu.

Bu niyetini sadece kendine sakladı. Nejat dahil kimseye belli etmedi. İnsanların kendisine düşman olduğu bir gezegende kalmaktansa, belki de 40 ışık yılı ötede yeni ufuklara yelken açmak daha cazipti.

Üç ay gibi rekor bir sürede Zeybek-2 gemisi inşa edildi. Bu inanılmaz bir mühendislik başarısıydı. Dünya’nın dört bir yanındaki fabrikalar ve atölyeler koordinasyon içinde parça üretti, yeni uzay limanında devasa modüller birleştirildi. Gemi tamamlandığında, eski Zeybek’in yapımında da çalışmış tecrübeli astronotlar ve mühendislerden oluşan seçkin bir mürettebat belirlendi. Kurtarma ekibinde 50 kişi olacaktı; gerekirse oradaki 300 kişiyi gemiye alıp dönebilecek kapasite hesaplanmıştı.

Fırlatma günü gelip çattığında, tüm dünya ekran başındaydı yine. Bu defa buruk bir heyecan vardı. Kurtarma gemisi Zeybek-2, selefinin hatalarını telafi etmeye ant içmiş bir anka kuşu gibiydi. Kemal’in gidişindeki coşkulu sevinç yoktu belki ama umut yine de hakimdi.

Selim Kerimoğlu ve Nejat Akın resmi listede yoktular, ancak gemiye gizlice binmişlerdi. Kargo ekipmanları arasında, kimseye görünmeden özel bölmelere yerleştiler. Bunu mümkün kılmak için son ana dek gemide çalışıyor rolüyle dolaşmış, fırlatmadan hemen önce saklanmışlardı. Nejat aslında son anda tereddüt etti, “Ailemi geride bırakıyorum, doğru mu yapıyorum?” diye düşünmüştü. Ama Selim’in baskın karakteri onu da sürüklemişti. “Bizi burada linç ederler, uzaya gidelim, hem belki affedilmenin yolunu buluruz,” demişti Selim.

Geri sayım yapıldı ve Zeybek-2 roketleri ateşlendi. Gökyüzü bir kez daha ateş topuyla yarıldı, dev gemi yavaşça havalandı. Görev kontrol merkezinde alkışlar, dualar birbirine karıştı. Ezgi Polat, bilgisayarındaki telemetriden gözünü ayırmadan kalbi yerinden çıkacak gibi izliyordu. Arkadaşlarıyla birlikte devasa bir risk almışlardı; umuyordu ki Zeybek-2, Zeybek-1’in uğradığı akıbete uğramazdı. Her şey dört kez kontrol edilmişti, kalkanlar kusursuzdu. Motorlar da güçlendirilmişti.

Zeybek-2 atmosferi aşıp uzayın karanlığına dalarken, içeride mürettebat gemiyi stabil yörüngeye soktu. Onlar da eğer planlandığı gibi giderse 3 yıl kadar bir sürede Proxima sistemine varacaklar, oradan Delta G ya da Zeybek ekibinin bulunduğu herhangi bir yeri bulmaya çalışacaklardı.

Kurtarma gemisinde, orijinal Zeybek’ten de tanıdık bazı simalar vardı. Görev direktörü Emre Taner bile yolculuğa çıkmıştı bu kez; yer ekibi olmak yerine olay mahalline gidip ekibini kurtarmak istemişti. Ayrıca Zeybek mürettebatından göreve seçilmesine rağmen son anda vazgeçen bir iki astronot, pişmanlıkla şimdi kurtarma ekibine gönüllü olmuştu. Onlar kendilerini “paspal astronotlar” diye suçlayanlara inat, hatalarını telafi etmek istiyorlardı.

Gemide işler yoluna girdikten sonra, mürettebat yine kriyo-uykuya yatırıldı. Bu defa Beta-uykuya girmek duygusal açıdan daha zordu, çünkü akıllarında kurtarmaya gittikleri arkadaşları vardı. Kim bilir onlar ne durumdaydı. Bu belirsizlikle gözlerini kapatıp derin uykuya daldılar. Zeybek-2, ardında Dünya’nın umutlarını ve korkularını bırakarak yıldızlara doğru yol aldı.

Dünya’da ise bekleme dönemi yeniden başlamıştı. Bu süre zarfında halkın öfkesi biraz yatışır gibi oldu, çünkü somut olarak bir şeyler yapılmış, kurtarma gemisi yollanmıştı. Yine de Zeybek-2’nin hedefine varması en az 3 yıl alacağından, belirsizlik devam ediyordu.

Kimi insanlar da Zeybek’in kahraman mürettebatını hatırlatmak için çeşitli etkinlikler yaptı. Her yıl fırlatılış yıl dönümünde anma ve destek törenleri düzenlendi. Zeybek ekibinin aileleri bir dernek kurdu, birbirlerine destek oldular, medyada onların hatıralarını yaşattılar. Ufukta belki de mutlu bir son vardı, ama kimse kesin olarak ne olacağını bilmiyordu. Her şeye rağmen, içten içe bir inanç, bir umut vardı: “Yaşıyorlar... ve biz onları geri getireceğiz.”

Kurtarma ve Karar

Delta G’de tam dört yıl geride kalmıştı. Zeybek mürettebatı, bu yabancı gezegende hayatta kalmayı başarmış, hatta küçük bir koloni düzeni kurmuştu. Mağara kampı onların evi olmuş, günleri araştırma, avlanma, ekipman bakım ve eğitimle geçmişti. Her ne kadar belirsizlik zor olsa da, umutlarını canlı tutmaya çalıştılar. Zaman kavramı farklı akıyordu; bazen her gün sonsuzmuş gibi gelirken bazen yıllar bir göz açıp kapama süresinde geçmiş gibiydi.

Dr. Levent öncülüğünde küçük bir sağlık merkezi bile oluşturulmuştu mağarada. Delta G’nin bitkilerinden elde ettikleri bazı özlerle vitamin ve ilaç takviyeleri yapıyorlardı. Aylin, bu bitkilerin kimyasal analizlerinden yeni keşifler elde etmiş, bazılarının antibiyotik özelliklerini ortaya çıkarmıştı. Bu sayede ufak tefek enfeksiyonları tedavi edebiliyorlardı.

Mühendis Murat, geminin reaktörünü düşük modda sürekli çalışır halde tutmuş, enerji ihtiyacını karşılamıştı. Hatta etraftaki bir şelaleden ilkel bir hidroelektrik düzenek bile kurmuş, suyu elektriğe çevirmişti. Kim derdi ki uzak bir gezegende eski usul su çarkları kullanılacak? Ancak böyle ufak başarılar, moral depolamalarını sağlıyordu.

Bu süreçte kaçınılmaz olarak kayıplar da yaşandı. İki yılın sonunda, ileri yaşlı astronotlardan biri, biyolojik bir enfeksiyona yenik düşerek hayatını kaybetti. Onun cenazesini Delta G’nin toprağına, mağaranın yakınına gömdüler; mezar taşına Dünya’dan getirdiği küçük bayrağı diktiler. Bu an, herkesin gözünde yaşlarla hatırlayacağı bir acı oldu. Yine de birbirlerine destek olarak devam ettiler.

Aradan geçen zamanda, Kemal ve ekibi Delta G’den Dünya’ya mesajlar göndermeye çalıştı. Geminin iletişim sistemiyle belirli aralıklarla güçlü sinyaller yolladılar. İçeriğinde kaza sonrası durumları, Delta G’ye iniş yaptıklarını ve hayatta olduklarını belirttiler. Fakat bu mesajların Dünya’ya ulaşıp ulaşmadığından emin olamıyorlardı. Her denemenin ardından uzun bekleyişler oldu, ancak Dünya’dan bir yanıt alamadılar – en azından anında. Işık yıllarının arasındaki sessizlik devam ediyordu.

Dördüncü yılın bir bahar akşamında (Delta G’nin kendi döngüsüne göre baharımsı bir mevsim diyelim), mürettebat her zamanki rutinindeyken, birden gökyüzünde tuhaf bir ışık belirdi. Güneş battıktan sonra kararan semada, yüksek irtifada parlak bir cisim hızla süzülüyordu. İlk fark eden Umut oldu. Kampın dışındaki gözlem noktasında teleskopla yıldızları tararken, hareket eden bir yıldız gördüğünü sandı. Hemen telsizden çağrı yaptı: “Kaptan! Gökyüzünde bir ışık… hareket ediyor, yıldız kayması gibi ama değil!”

Kemal, Elif ve diğerleri dışarı koştu. Her biri umut ve endişeyle göğe baktı. Evet, orada bir şey vardı. Yıldızlar arası boşlukta asılı duran bir parıltı, sanki manevra yapıyor gibiydi.

Elif heyecanla soluk soluğa, “Olabilir mi? Kurtarma ekibi… Zeybek-2 olabilir mi?” diyebildi. Kimse ağzını açıp kesin bir şey söylemeye cesaret edemiyordu ama içlerine bir ateş düşmüştü.

Hemen gemideki uzun menzilli alıcıyı çalıştırdılar. Murat, geminin iletişim konsolunda frekans taraması yapmaya koyuldu. Herkes küçük kontrol odasına doluşmuş, nefes bile almadan bekliyordu. Saniyeler dakikalar gibi geçti. Derken… bir sinyal yakaladılar. Zayıf ama belirgin bir radyo taşıyıcısı. Murat frekansı ayarladı, cızırtılar arasından bir ses gelmeye başladı:

“...Zeybek-2 burada… Delta G gezegenindeki Zeybek-1 mürettebatına çağrı… Burası Zeybek-2… Lütfen yanıt verin… Tekrar ediyorum, kurtarma gemisi Zeybek-2 konuşuyor…”

Odada bir an herkes kitlendi kaldı. Sonra çığlıklar yükseldi. Dr. Aylin sevinçle ağlamaya başladı, Murat havaya yumruk salladı. Kemal hemen mikrofona atıldı, sesi titreyerek cevap verdi:

“Zeybek-2, burası Zeybek-1 mürettebatı, Kaptan Kemal Öztürk konuşuyor! Duyuyor musunuz? Alıyoruz sizi Zeybek-2!”

Karşı tarafta bir an sessizlik oldu, ardından daha net bir ses duyuldu. Bu ses, yıllar önce Dünya’da bıraktıkları görev direktörü Emre Taner’in sesiydi:

“Kemal! Sizi duyuyoruz, arkadaşlar… Sizi duyuyoruz! Çok şükür… Hayattasınız!” Emre’nin sesinde tarif edilemez bir coşku vardı.

Kemal’in boğazı düğümlendi, konuşmaya çalıştı: “Evet… evet, hayattayız Emre. Hepimiz… ya da çoğumuz. Delta G gezegenindeyiz, burada güvendeyiz. Sizi gördük… Bekliyorduk…”

Bu haberle birlikte iki gemi arasında yoğun bir iletişim başladı. Zeybek-2 yörüngeye oturmuştu ve iniş hazırlığı yapıyordu. Emre Taner, Kemal’e durumu özet geçti: Dünya’daki gelişmeler, kurtarma misyonu, Zeybek-2’nin özellikleri. Kemal ise kısaca kendi raporunu iletti: kazadan sonra yaptıkları, Delta G’deki yaşam koşulları, mürettebatın genel durumu.

O gece, mağara kampında kimse uyumadı. Herkes heyecanla hazırlık yapıyordu. Dört yıl sonra ilk kez Dünya’dan insanlarla buluşacaklardı. Sevincin yanında bir gerginlik de hakimdi; ya her şey rüya ise, ya gemi inemezse? Ancak sabaha karşı ufukta beliren ateş topu bu endişeleri sildi süpürdü. Gökyüzünde ikinci bir güneş gibi parlayan iniş roketleri, Zeybek-2’nin atmosferden indiğini müjdeliyordu.

Murat, “İniş alanı olarak bizim geminin yanını seçmişler, akıllıca” diye yorumladı. Gerçekten de Zeybek-2, mümkün mertebe Zeybek-1’in yakınlarına, göl kıyısındaki düzlüğe inmeye çalışıyordu. Kemal ve ekibi, yıllar önce kendi gemilerinin yaktığı orman açıklığının biraz ilerisinde toplanmış, gelecek misafirlerini bekliyordu.

Gök gürültüsünü andıran bir sesle Zeybek-2 toprakla buluştu. Toz bulutu dağıldığında, kurtarma gemisinin gümüşi silüeti sabah ışığında göründü. Kemal’in yüreği gururla kabardı; insanlık sözünü tutmuş, onları almaya gelmişti. Arkasındaki genç mürettebat üyelerine baktı, hepsinin gözlerinde yaşlar birikmişti.

Zeybek-2’nin rampası açıldığında, içinden ilk çıkan figür Emre Taner oldu. Saçları biraz daha ağarmış, yüzünde hem yorgunluk hem tarifsiz bir mutluluk vardı. Kemal koşarak ona doğru ilerledi. İki eski dost, iki meslektaş, arada onlarca metreyi saniyeler içinde kapatıp birbirlerine sarıldılar. Arkalarında kalabalıklar da karıştı; Zeybek-2 mürettebatı iniyor, Zeybek-1’in insanlarıyla kucaklaşıyordu. Bu toplu kavuşma anında sevinç çığlıkları, ağlayanlar, gülenler birbirine karıştı.

Elif, kurtarma ekibindeki eski bir arkadaşını görünce boynuna atladı. Umut, yıllar önce istifa etmiş bir astronot olan Ceyda ile göz göze geldi; Ceyda pişmanlık dolu bakışlarla “Sizi bıraktığım için özür dilerim” der gibiydi. Umut ise gülerek onu teselli etti: “Şimdi buradasın ya, önemli olan bu!”

Emre, Kemal’in omuzlarını tutup biraz geriye iterek yüzüne baktı: “Seni yaşlı kurt! Biliyordum, biliyordum pes etmeyeceğini!” Kemal gülümsedi: “Ekip sağolsun, birlikte başardık Emre.”

İki taraf biraz sakinleşip düzen alınca, hemen duruma dair toplantılar yapıldı. Zeybek-2’nin doktorları, Delta G’deki herkesi hızlı bir sağlık taramasından geçirdi. Birkaç kişi dışında genel sağlık durumları iyiydi. Kurtarma ekibi bol bol erzak ve tıbbi malzeme getirmişti; bu malzemeler hemen oradakilere paylaştırıldı. Dört yıldır taze bir fincan kahve içmemiş olanlar, Zeybek-2’nin ikramıyla mest oldu; küçük ama anlamlı zevklerdi bunlar.

Delta G’de kalmış astronotların çoğu, kurtarma ekibini gördükçe duygulanıyordu. İçlerinden bazıları belki de umudu yitirmeye yüz tutmuştu son aylarda. Şimdi ise hem sevdiklerine kavuşma ihtimali, hem de görevlerinin devamı ihtimali önlerindeydi.

Elbette büyük sorular masaya yatırıldı. Emre Taner, tüm Zeybek ekibini toplayarak bir konuşma yaptı mağara salonunda: “Arkadaşlar, sizlere dünya kadar selam getirdik. Hepinizin aileleri, sevenleri bizden gelecek haberlere hasret. Şimdi artık siz karar vereceksiniz. Zeybek-2 gemisi, Terrapist sistemine gitmek üzere donatıldı. Ancak Dünya’ya dönme imkanı da var. Gemi içinde ayrılabilir bir modülle dileyenleri geri götüreceğiz. Seçim sizin: İsteyen Terrapist görevine devam edecek, isteyen ailesine kavuşmak üzere Dünya’ya dönebilecek.”

Bu sözler mağarada uğultulu bir sessizlik yarattı. Herkes dört yıldır aklının bir köşesinde bu ikilemi tartmıştı aslında. Kimi artık yeter deyip evine dönmek, dünyadaki hayatına kavuşmak istiyordu. Kimi ise bunca şeye katlandıktan sonra hedefe varıp tarihe geçmek arzusundaydı. Karar kolay değildi.

Kemal sözü aldı: “Ben… ben görevime devam etmek istiyorum. Terrapist’e kadar gidip misyonumuzu tamamlamaktan yanayım. Ama dönecek arkadaşlara da saygım sonsuz.” Onun bu sözleri pek çok kişiye cesaret verdi. Elif hemen “Ben de devam edeceğim kaptan” dedi. Aylin, “Hayatımın amacı o yeni dünyaları görmekti, tabii ki geliyorum” diye ekledi. Gençlerden Umut, bir an nişanlısını düşündü; eğer şimdi dönse belki evlenip yuva kurabilirdi. Ama sonra gözü yaşlı fakat kararlı şekilde, “Ben de geliyorum, orada belki yeni ufuklar, yeni aileler kurarız” diyerek gülümsedi.

Eller birer birer havaya kalktı. 300 kişilik orijinal mürettebatın belki 50 kadarı dönmek istediğini belirtti. Çoğunluk devam diyecekti. Kurtarma ekibi zaten görevi sürdürmek için oradaydı, ancak onlardan da bir kısmı Dünya’ya dönecek modüle refakatçi olacaktı. Bu modül, Zeybek-2’nin gövdesinden ayrılabilecek şekilde tasarlanmış küçük bir uzay gemisiydi ve yaklaşık 100 kişiyi taşıyabilirdi.

Hazırlıklar birkaç gün içinde tamamlandı. Delta G’deki kamp toplanmaya başladı. Ancak geride tamamen bir boşluk bırakmadılar. Delta G, belki gelecekte yine uğranacak bir durak olabilirdi. Mühendisler, mağaraya bir zaman kapsülü ve bir işaret cihazı bıraktılar. Zeybek-1 gemisi ise burada kalacaktı; ağır hasarlıydı ve iki gemiyi birden götürmek imkansızdı. Onu kapatıp mühürlediler, belki ileride bir müze gibi kalacaktı.

Veda vakti geldiğinde, Delta G’nin göğü bir kez daha hüzünle karışık sevinçlere tanık oldu. Terrapist’e devam etmeyecek olan 50 kadar astronot için zor bir karardı, ama kimisi ailesinin durumundan endişeliydi, kimisi de sağlık ya da yaş nedeniyle yolu tamamlayamayacağını hissediyordu. Onlar kurtarma filikasıyla Dünya’ya dönüş yoluna çıkacaklardı. Kemal hepsine tek tek sarıldı: “Sizler kahramansınız, asla unutulmayacaksınız. Ailelerinize selamlarımızı götürün.” Dönenler de gitmeden evvel Delta G’den ufak hatıralar aldı; bir taş parçası, bir yaprak, belki bir şişe su. Dünya’ya uzaktaki kardeşlerinden bir armağan.

Selim Kerimoğlu ve Nejat Akın’ın kurtarma gemisinde bulunması meselesi ise, inişten birkaç gün sonra gün yüzüne çıktı. Başlangıçta ikisi de ortalıkta görünmemiş, durumlarını belli etmemişti. Nejat Akın, kurtarma gemisinde teknik işlerle uğraşıyor görüntüsüyle arka planda kalmaya çalışıyordu. Selim ise gizlenmeye devam etmişti. Ancak Dünya’ya dönecek filikanın hazırlığı sırasında, Nejat Kemal’e gerçeği itiraf etti. Vicdanı daha fazla bu sırrı taşıyamadı: “Kaptan Kemal, size söylemem gereken bir şey var… Biz… yani ben ve Selim Kerimoğlu… kurtarma gemisine gizlice bindik. Dünya’da yargılanıyorduk ve... belki de kaçmak istedik. Ama ben yaptığım hatayı telafi etmek için de geldim.”

Kemal, bu itiraf karşısında öfke ve şaşkınlıkla Nejat’ın yüzüne baktı. Aslında Zeybek-2’nin manifestosuna baksa fark edeceği bu detayı düşünememişti o yoğunlukta. Bir anda yıllar önceki kaza, yetersiz kalkan malzemeleri meselesi aklına geldi. Karşısında duran adam, belki de o hatalı kararların bir parçasıydı. Yumruğunu sıktı ama kendini tuttu. “Demek buradasınız... Peki Selim nerede şimdi?” diye sordu.

Nejat başını öne eğdi. “Gemide saklanıyordu, utancından ortaya çıkamadı. Ayrıca korkuyor… sizinle yüzleşmekten korkuyor.”

Kemal’in aklından bir sürü şey geçti. Bu insanları derhal tutuklatmak, belki hesap sormak hakkıydı. Fakat sonra etrafına baktı: Burada intikam duygusuna yer olmamalıydı. “Bak Nejat,” dedi yorgun bir sesle, “yaptıklarınız insanların hayatını tehlikeye attı. Bizim de, sizin de. Dünya’da belki adalet yerini bulur, bilmiyorum. Ama burada, şimdi, asıl önceliğimiz görev. Eğer gerçekten hatanı telafi etmek istiyorsan, bizimle gel Terrapist’e. O bilgi birikimini doğru şeyler için kullan. Selim’e gelince… Onun ne yapacağını kendi belirlemeli.”

Nejat gözyaşlarını tutamayarak Kemal’in elini sıktı. “Teşekkür ederim Kaptan… Bu ikinci bir şans olur benim için. Söz veriyorum, canla başla çalışacağım.”

Selim Kerimoğlu ise, filika kalkmadan önce bir karar vermek zorundaydı: Ya Terrapist’e gidecek ve belki orada yeni bir hayata başlayacak, ya da Dünya’ya dönüp muhtemelen cezaevine girecekti. Onu filikada görmeyi bekleyen birçok öfkeli bakış vardı. Kurtarma ekibinden bazıları onun gemide olduğunu duyunca homurdanmıştı. Emre Taner kesin talimat verdi: “Selim Kerimoğlu, eğer Dünya’ya dönersen seni adalete teslim etmek boynumuzun borcu. Ama istersen sen de Terrapist’e kadar gelirsin, orada sana ihtiyacımız yok belki ama karar senin.”

Selim, aklındaki hesaplara güvenerek Terrapist’e devam etme kararı aldı. Dünya’dan bu kadar uzakta, belki de bir koloninin parçası olarak yeni bir düzen kurabileceğini, orada yargılamanın anlamını yitireceğini düşündü. Yine kendini garantiye alıyordu bir bakıma. Bu tavrı mürettebat arasında pek hoş karşılanmasa da, Kemal araya girip tartışmaları önledi. “Biz bambaşka bir geleceğe gidiyoruz, herkes kendine orada bir yer bulacak,” diyerek konuyu kapattı. İçten içe, Selim gibi birinin onlarla olmasından rahatsızdı; fakat belki de evrende kaybolup gidecekleri için bu bir cezaya da dönüşebilirdi o adam adına. Zaman gösterecekti.

Nihayet ayrılık vakti geldi. Filikayla dönecekler Zeybek-2’den ayrıldı. Delta G semalarında yükselen küçük gemiyi, geride kalanlar gözden kaybolana dek izledi. O filikada dönenler arasında, evine kavuşacak olmanın sevinci ve arkadaşlarından ayrılmanın hüznü bir aradaydı. Filika ışık hızına yakın hızlarda yol alabilecek motorlarla donatılmıştı ve muhtemelen Dünya’ya orijinal Zeybek’in gittiği süreden daha hızlı, belki 3-4 yılda varacaktı.

Zeybek-2’ye tekrar dönen Kemal ve ekibi, şimdi nihai hedeflerine odaklandılar: Terrapist sistemi. Gemide artık toplamda yaklaşık 250 kişi vardı (300 orijinalden 50 döndü, 250 kaldı, artı kurtarma ekibinin geri kalanı belki 30, eksi filika refakatçileri). Yani Terrapist yolculuğunda 280 civarı kişi olacak diyebiliriz. Bu sayı hâlâ planlananın çok üstündeydi, fakat gemi tasarlanırken fazladan kapasite düşünülmüştü.

Kemal yeniden kaptan köşküne geçti, Emre Taner ise artık misyon komutanı gibiydi. İkisi birlikte çalışarak yeni rota hazırlıklarını yaptılar. Zeybek-2, Delta G’den havalandıktan sonra son kez bu cennet parçacığı gezegene veda etti. Pencerelerden bakanlar belki bir daha göremeyecekleri bu dünyayı zihinlerine kazımaya çalıştı. Kiminin yüreğinde minnet vardı – Delta G onları bağrına basmış, kurtuluşlarını sağlamıştı. Kimisi için ise güzel ama hüzünlü bir hatıra olarak kalacaktı.

kişi, şahıs, resim, giyim, adam, insan içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Yıldız Denizi

Terrapist sistemine yolculuk, insanlık tarihinin en uzun yolculuğu olacaktı. Kalan mesafe onlarca ışık yılına denk geliyordu. Ancak Zeybek-2’nin ileri motor teknolojisi ve stratejik rota planlaması sayesinde, bu mesafe göreceli olarak 20 yılın altında bir sürede kat edilebilecekti. Yine de 20 yıl, bir insan ömrü için çok uzun bir dilimdi. Bu yüzden gemideki herkes bir kez daha Beta-uykuya yatmaya hazırlandı.

Bu defa Beta-uyku öncesi hazırlıklar daha rahattı; çünkü insanlar birbirine alışmış, roller belirlenmişti. Kemal, Emre ve birkaç kilit kişi dönüşümlü olarak daha kısa periyotlarla uyanıp gemiyi kontrol etme kararı aldılar. Böylece ZEYNEP yapay zekasına ek olarak, insan gözü de arada devrede olacaktı.

Uyku kapsüllerine girmeden önce gemide küçük bir tören düzenlendi. Bir nevi “yeni hayat” töreni. Herkes mavi üniformalarını giymiş, geniş yemekhanede toplanmıştı. Bu belki de birlikte geçirecekleri son uyanık gün olabilirdi, çünkü bir sonraki uyanışta kim bilir kaç yıl geçecek, kimler hayatta kalacak, kimler yaşlanmış olacak? Gerginlik ve heyecan birbirine karışmıştı.

Emre kısa bir konuşma yaptı: “Sevgili arkadaşlar, belki de sonsuzluğa atılan bir adımın eşiğindeyiz. Dünya’dan ayrılalı çok oldu, ama insanlığı kalbimizde taşıyoruz. Terrapist sisteminde bizi ne bekliyor bilmiyoruz. Ama hazırız. Burada bulunan herkes cesareti ve fedakarlığıyla tarihe geçti bile. Şimdi uzun bir uykuya dalacağız. Uyandığımızda yeni güneşlerin altında olacağız. Hepinize iyi uykular ve güzel rüyalar diliyorum – rüyalarınızda yeni dünyamızı görün.”

Ardından mürettebat adına Kemal söz aldı. “Birkaç yıl önce yola çıkarken sizlere yıldızların parlaklığından bahsetmiştim. Bugün hala aynı şeye inanıyorum: Geleceğimiz, hayal edebileceğimizden de parlak. Biz bunu gerçeğe dönüştüreceğiz. İyi uykular, güle güle Delta G, merhaba Terrapist! Varalım ve yeni bir tarih yazalım.”

Bu konuşmalar alkışlarla, kadeh tokuşturmalarla karşılandı. Evet, kadehlerde gerçek şampanya vardı bu kez – kurtarma gemisi bolca lüks malzeme getirmişti. Küçük bir kutlama yapıldı. Hatta müzik açılıp dans edenler oldu. Yıldızlararası bir yolculuğun belki de ilk dansıydı bu: Bir köşede Elif ile Aylin, karşılıklı geleneksel bir çiftetelli figürü atarak etrafı kahkahaya boğdu; bir yanda Umut, Ezgi Polat’ı dansa kaldırdı, yeni tanışan bu ikili arasında sıcak bir arkadaşlık filizleniyordu. Selim Kerimoğlu ise kenarda duruyor, kimseyle pek muhatap olmuyordu; Nejat onu neşelendirmeye çalışsa da pek başaramadı.

Sonunda veda vakti geldi. Kapsüllere girildi, son kontroller yapıldı. Kemal, göz kapakları ağırlaşmadan önce düşündü: “Uyandığımızda kaç yaşında olacağım? Çocuklarım beni bekliyor mu hala?” Aklına ailesi düştü. Dünya’da yıllar hızla geçiyordu; belki çocukları büyümüş yetişkin olmuştu bile. Onların yüzlerini bir an hatırladı, ama görüntüler zihin perdesinde dalgalandı. Uykunun sisleri çökerken, kalbinde bir sızı hissetti: “Umarım bir gün tekrar görürüm sizi.” Ardından karanlık ve sessizlik.

Yıllar birbirini kovaladı. Zeybek-2, ışıktan hızlı olmasa da ışığa yakın bir hızla boşlukta süzülüyor, rotasını zaman zaman yıldızların kütleçekim sapan manevralarıyla ayarlıyordu. ZEYNEP ve gemi mürettebatından dönüşümlü olarak uyanan nöbetçiler gemiyi düzen içinde tuttu. Bu nöbetçiler genelde altı ayda bir değişiyor, belirli sayıda kişi uyanıp geminin teknik durumunu gözden geçirip tekrar uykuya dalıyordu. Kemal de birkaç kez bu şekilde uyandı; her uyandığında takvimde yılların atlamış olduğunu, saçına yeni aklar düştüğünü fark etti ama önemli değildi. Her şey planlandığı gibiydi ve Terrapist sistemi git gide yaklaşıyordu.

Bir uyanma devresinde Elif ve Kemal birlikte nöbetteyken geminin büyük penceresinden derin uzaya baktılar. Yolun büyük kısmını geride bırakmışlardı. Elif sakin bir sesle, “Kaptan, hiç pişman oldun mu?” diye sordu. Kemal, “Neden?” der gibi baktı. “Yani, dönmeyip devam ettiğimize… Ailelerimizden vazgeçtiğimize de diyebilirsin.” Kemal uzun uzun düşündü. “Elbette onları özlüyorum,” dedi, “Her gün. Ama pişman değilim. Bu sadece bizim maceramız değil, bütün insanlığın macerası. Biz bir rüyanın peşine düştük. İnsanlık tarihine baktığında, belki bir avuç deli cesur gibi görüneceğiz, ama başardığımız şey milyonların ufkunu açacak. Bu fedakarlığa değer.” Elif gülümsedi. “Ben de böyle hissediyorum. Bazen rüyamda annemi görüyorum, ellerimi tutuyor, ‘Aferin kızım’ diyor. Sanırım içim rahat.”

Sonunda kritik gün geldi çattı: ZEYNEP’in sensörleri, Terrapist (Trappist-1) yıldızının çekim alanına girdiklerini tespit etti. Mürettebatın tamamı, varıştan birkaç hafta önce Beta-uykudan uyandırıldı. Kapsüller bir bir açılırken, herkes adeta yeniden doğmuş gibiydi. Kimi on yıl daha yaşlanmıştı, saçlar biraz daha beyaz, yüzlerde çizgiler belirmişti. Gençler erişkin olmuştu; mesela Umut’un yirmilerindeki delikanlı suratı şimdi daha oturaklı, sakallı bir 30’larına varan yüze dönüşmüştü. Ancak herkesin gözlerinde aynı pırıltı vardı: Hedefe ulaşmanın coşkusu.

Kemal, artık 50’li yaşlarının sonuna yaklaşmış bir adamdı. Ama zinde ve heyecanlıydı. Tüm personeli toplayıp varış brifingi verdi. Önlerinde yapacak çok iş vardı.

Terrapist-1 sistemi, bir kızıl cüce yıldız etrafında dönen yedi kayalık gezegenden oluşuyordu. (Sistem, Dünya’da TRAPPIST-1 olarak biliniyordu ama burada herkes Terrapist diyordu). Gezegenler, yıldıza yakın oldukları için çoğu birbirine çekim kilidiydi; yani bir yüzleri sürekli yıldıza bakıyor, diğer yüzleri karanlıkta kalıyordu. Ama en az üç tanesi yaşama elverişli olabilecek ılıman bölgeler barındırıyordu. BULUT-A sondasının 26 yıl önce gönderdiği veriler incelenmiş, özellikle “Terrapist-e” ve “Terrapist-f” gezegenlerinin yüzeyinde sıvı su ve muhtemel biyolojik aktivite tespit edilmişti. Hatta sonda, Terrapist-e üzerinde atmosferde metan ve oksijen izleri yakalamış, bu da canlı yaşamı habercisi olabilirdi.

Şimdi Zeybek-2, bu gezegenlerin yörüngesine girmek üzereydi. Öncelikle sistemin dış çemberine varıp frenleme manevrası yaptılar. Kızıl yıldız Terrapist-1, uzaktan loş kırmızı bir top gibi görünüyordu. Güneş’ten çok daha küçük ve sönüktü ama yaklaştıkça çekimi artıyordu.

Elif geminin ön camına yapışmış gibi manzarayı inceliyordu. “Yıldız çok küçük görünüyor,” dedi hayretle. Aylin, “Kızıl cüceler böyle olur, ama ömrü çok uzundur. Belki de etrafında hayat filizlenmesi için bolca zamanı oldu,” diyerek not düştü.

İlk hedefleri Terrapist-e gezegeniydi; Dünya benzeri boyutta, su okyanusları taşıyan ve yaşama en uygun sıcaklıkta olduğu tahmin edilen gezegen. Zeybek-2, gezegenin yörüngesine yerleştiğinde, aşağıda mavi ve beyaz tonlarda güzel bir küre belirdi. Bu an gemide alkışlarla kutlandı. “Yeni Dünya!” diye bağırdı gençlerden biri. Herkes hissetti: Onca acı, onca bekleyiş bu görüntüyle anlam kazanmıştı.

Sensörler Terrapist-e hakkında detaylı veri akışı sağlıyordu. Atmosferinde bol nitrojen, %22 oksijen, biraz karbondioksit ve su buharı vardı. Yani neredeyse Dünya’nın ikizi denebilirdi! Yüzey sıcaklığı ortalama 20°C civarındaydı, bu da yaşanabilir demekti. Okyanusları ve birkaç büyük kara parçası vardı. Bir yüzü yıldızına dönük olduğu için orası muhtemelen çok sıcaktı, diğer sürekli gece tarafı ise dondurucu soğuk. Ama aradaki alaca bölge, hayat için ideal ılıman kuşak oluşturuyordu.

En heyecan verici bulgu ise organik imzalar oldu. Spektral analiz, atmosferde belli belirsiz endüstriyel kirleticilere benzer maddeler saptadı; sanki birileri yakıt yakıyor ya da kimyasallar üretiyor gibiydi. Bu, belki de gelişmiş bir uygarlığın işareti olabilirdi. Gemideki herkes bu veriye kilitlendi. Elif şaşkınlıkla, “Yani... orada gerçekten akıllı varlıklar olabilir mi?” diye mırıldandı. Kimse emin olmasa da ihtimal göz ardı edilemezdi.

Kemal hemen bir keşif ekibi planlamaya başladı. Bu sefer tek bir gemiyle inmedi, Zeybek-2 yörüngede kalacak, küçük iniş araçlarıyla yüzeye gideceklerdi. İki adet iniş aracı hazırladılar: Biri bilim ve diplomasi ekibini taşıyacak, diğeri güvenlik ve lojistik desteği sağlayacaktı.

Emre Taner, güvertede toplananlara son talimatları verdi: “Arkadaşlar, muhtemel bir ‘ilk temas’ durumuyla karşılaşabiliriz. Çok dikkatli olacağız. Kesinlikle dostane ve barışçıl yaklaşacağız. Silahlar sadece en son çare olarak kullanılacak. Hedeflediğimiz bölge, gezegenin alacakaranlık kuşağında, büyük bir nehir deltasının yakınındaki düzlük. Orada sondanın tespit ettiği bazı yapılar var gibi… belki yerleşim.”

Evet, BULUT-A’nın fotoğraflarında orada anlam verilemeyen geometrik şekiller görülmüştü. Uzaktan olsa da bir tür şehir veya tarım arazisi olabileceği öne sürülmüştü. Bu bulgular o zaman dünyayı ayağa kaldırmış, “galaktik komşularımız mı var?” tartışmaları çıkarmıştı. Şimdi bunu bizzat görecek ilk insanlar bu gemideydi.

Kemal, ilk iniş aracının komutasını üstlendi. Yanına Aylin (biyolog), Ezgi (mühendis, aynı zamanda misyon uzmanı), Nejat (teknik destek) ve Orhan (güvenlik) alarak küçük bir ekip kurdu. İkinci araçta ise Emre Taner kalacak, destek sağlayacaktı; Emre biraz yaşlandığı için aktif sahaya inmek yerine yedekte durmayı tercih etti.

İniş araçları hazırlanınca, ekiple gemideki herkes vedalaştı. Bu bir gezegen keşif görevi olsa da, olası riskler vardı. Araya belki uzaylı bir uygarlık ihtimali girince, bu bir nevi insanlığın delegasyonu gibiydi. Zeybek-2’de kalanlar gergin bir bekleyişe geçecekti.

Sonunda araçlar ayrıldı ve Terrapist-e’nin atmosferine girdiler. Bu sefer kontrollü, ufak araçlar oldukları için fazla sarsıntı yaşamadılar. Gözlem pencerelerinden altlarındaki manzarayı hayranlıkla izlediler. Altlarında geniş bir okyanus uzanıyordu, bulutlar arasında mavi su parıltıları görünüyor, kıyılarda yeşil alanlar seçiliyordu. Yavaşça alçaldıkça, sahiden de bir nehrin denize kavuştuğu delta bölgesi belirmeye başladı. Orada burada yamalar halinde düzlükler ve tuhaf şekiller vardı.

Aylin heyecanla “Bakın, tarlaya benziyorlar!” diye seslendi. Evet, sanki ekilmiş dikdörtgen alanlar… Ve aralarında yollar gibi çizgiler. İnsanlık, yalnız olmadığını o an neredeyse teyit etti.

İniş araçları, belirlenen düzlüğün yakınına, güvenli bir mesafeye kondu. Kapaklar açıldı, ekip dışarı adımını attı. Burası Dünya’ya çok benzeyen, ılık bir akşamüstü havasına sahip, ıslak toprak kokan bir yerdi. Gökyüzünde kızıl cüce yıldız battığı için hafif kızıla çalan bir alacakaranlık vardı. Uzaklarda, güneşin battığı ufukta iki küçük ay asılı duruyordu.

Ekip hemen etrafı taradı. Az ileride ağaç benzeri bitkiler ve ekili tarlalar olduğu belli olan alanlar vardı. Fakat ortalık sakin görünüyordu. Belki de yerel halk, bu gökten inen araçlardan kaçıp saklanmıştı, eğer gördülerse. Orhan temkinle tüfeğini omzunda tutuyordu, ama namlusu aşağı doğru, tehditkar olmayan bir şekilde.

Kemal, “Yavaş ve dikkatli ilerleyelim. Kimse ani hareket yapmasın,” diyerek önde yürümeye başladı. Grup, bir patikaya benzeyen açıklığa girdi. Toprak yol gibi bir şey ayaklarının altında uzanıyordu.

Ansızın, yolun ilerisinde bir hareket sezildi. Ağaçların arasından, iri cüsseli bir yaratık belirdi. İlk anda herkes donakaldı. Bu yaratık, iki bacaklı, insansı bir biçimdeydi ama boyu en az üç metre vardı. Derisi açık mavi tonundaydı, kolları biraz normalden uzun, kafası ise büyük gözlü ve konik bir yapıya sahipti. Yanında da benzer boyutta iki tane daha çıktı. Üçü birden korkuyla karışık bir merakla yabancılara bakıyordu.

Aylin soluğunu tuttu, “İnanılmaz…” diye fısıldadı. Kimse kımıldamadı. Kemal yavaşça ellerini yanlara açarak boş olduğunu gösterdi, evrensel barışçıl bir jest yapmaya çalıştı. Ardından, daha önceden kararlaştırdıkları gibi, yavaş bir reverans yaptı - yani hafifçe başını eğip selamlama. Bu, saldırı niyetleri olmadığını gösteren bir vücut dili umuduydu.

Karşılarındaki varlıklar kendi aralarında boğuk ama melodik bir dilde bir şeyler mırıldandı. Ortadaki öne çıktı, kocaman siyah gözlerini kırpıştırdı. Sonra, herkesi şaşkına çeviren bir hareket yaptı: O da başını hafifçe eğdi.

Ekiptekiler gözlerine inanamıyordu. Temas başarıyla başlamıştı. Hem de oldukça medenice. Uzaylı, kollarını iki yana açıp yavaşça yaklaştı, diğerleri biraz arkada bekledi. Kemal, kalbinin gümbürtüsünü bastırmaya çalışarak birkaç adım attı. Aralarında beş metre kala durdular.

Uzaylı varlık, boğazından yumuşak tonda kelimeler çıkardı. Anlamak elbette mümkün değildi ama tonlama dostçaydı sanki. Kemal, daha önce kararlaştırdıkları üzere kendi dilinde basit birkaç kelimeyle yanıt verdi: Türkçe “Merhaba, dost” dedi, sonra İngilizce “Hello friend,” sonra da basit evrensel sesler “Oooaa” gibi tekrar etti. Belki bu seslerden birini algılarlar diye umuyordu.

Varlık kafasını yana eğdi, anlamaya çalışır gibiydi. Derken, belki taklit belki mucizevi bir tesadüf, derin ve titrek bir sesle “Merr-haba” diye karşılık verdi! Türkçe “merhaba” kelimesini garip bir aksanla tekrar etmişti. Ekip bir an dona kaldı, sonra Aylin sevinçten zıplamamak için kendini zor tuttu. Bu, iletişim kurulabileceğinin işaretiydi.

Devamında iki taraf da basit jestler ve kelimelerle anlaşmayı denedi. Aylin, yanında getirdiği bazı çizim kartlarını çıkardı. Bunlarda yıldız sisteminin diyagramı, Dünya’nın resmi, insan figürleri vs vardı. Uzaylı, bunlara merakla baktı. Sonra kendi dilinde bir şey söyledi, arkasından ağaçların arasından daha küçük yapılı birkaç kişi daha ortaya çıktı. Bunlar belki gençler ya da çocuklardı, korkuyla büyüklerinin arkasına saklanıyorlardı.

İletişim çabaları sürerken, Nejat sessizce gözlem yapıyordu. Dikkatini bir şey çekti: Uzakta, ağaçların ardında, belli belirsiz bir yapı görünüyordu. Duman süzülüyordu bacaya benzer bir yerden. Yani bunlar gerçekten tarım yapan, ateş kullanan belki de ortaçağ teknolojisi civarında bir medeniyetti. Çok gelişmiş değillerdi, en azından gördüğü kadarıyla. Belki de bu sistemde daha ileri bir toplum yoktu, sadece bu yeni tanıştıkları gibi köy toplulukları vardı.

Kemal, yanındaki Ezgi’ye hafifçe fısıldadı: “Zeybek-2’ye haber verelim, her şey yolunda diye.” Ezgi cihazıyla şifreli kısa mesaj gönderdi gemiye, böylece oradakiler rahat bir nefes aldı.

Uzaylıların lideri olduğunu düşündükleri mavi dev, bir işaret yaparak insanları köylerine davet etti. Riskli olabilirdi ama ekip buna hazırdı. Yavaşça onların peşine takıldılar. Ağaçların arasında yürürken, sağda solda daha çok meraklı yüz beliriyor, onları izliyordu. Köye vardıklarında, sazdan ve taştan yapılmış, kubbe şeklinde kulübeler gördüler. Etrafta gezen evcil hayvana benzer yaratıklar, tarlalarda çalışan kısa boylu türdaşlar... Hepsi insanları görünce işi gücü bırakmış, şaşkınlıkla bakıyordu.

Misafirleri köyün merkezine, büyük bir ateşin yandığı meydan gibi bir yere götürdüler. Orada, daha yaşlı görünen bir uzaylı yaklaşarak ellerini havaya kaldırdı ve kısık sesle bir şeyler söyledi. Muhtemelen bir selamlama ya da dua idi.

İnsan ekibi ellerinden geldiğince saygılı durdu. Sonra uzaylılar, onlara bir çeşit meyve ve su getirdi ikram olarak. Aylin, küçük bir cihazla bunların zehirli olup olmadığına baktı, temiz çıkınca Kemal öne çıkıp meyveden bir ısırık aldı. Hafif tatlı, armutumsu bir tadı vardı. Gülümseyerek “Teşekkür ederim” dedi, elleriyle de memnuniyeti belirten jestler yaptı. Uzaylılar, onun meyveyi yemesiyle mutlu oldular, kendi dillerinde neşeli sesler çıkardılar.

Bu küçük adım, iki tür arasında bir dostluk tohumunu atmıştı. İlerleyen saatlerde, Aylin ve ekibi uzaylı çocuklarla oyunlar oynadı, çizimler yaptı. Nejat, köyün su değirmenine benzer bir yapısını inceledi, mühendisçe hayranlık duydu. Orhan, tüfeğini tamamen sırtına asıp bir kenara bıraktı, güvende olduklarına ikna olmuştu.

Akşam olunca, gökyüzünde Terrapist-1’in kırmızı parıltısı ufkun altında kalmış, yerini gökteki sayısız yıldıza bırakmıştı. Köylüler, onuruna ateşin etrafında bir tür törensel dans yapmaya başladı. Uzun kollarını ahenkle sallayıp derin seslerle şarkılar söylediler. İnsanlar da ritim tutmaya çalışarak katıldı. Aylin gözyaşlarıyla gülümsüyordu; kendini bir bilimkurgu romanının içinde hissediyordu, ama bu gerçekti. “İşte umut,” diye fısıldadı kendi kendine. “Evren sandığımızdan daha dost canlısı olabilir.”

Gece ilerlerken, Kemal ekibine dönüp “Yavaştan dönsek iyi olur, Zeybek-2’de meraklanırlar,” dedi. Uzaylı dostlarına ayrılık vakti olduğunu anlatmaya çalıştılar. Onlar da anladı. O iri dost, Kemal’in kolunu nazikçe tuttu ve son bir şey söyledi kendi dilinde. Kemal anlamadı ama sanki “Tekrar gelin” der gibiydi. Kemal başıyla onayladı, gülümsedi.

İnsan ekibi iniş araçlarına dönüp bindi. Kalkışa hazırlanırken, köylüler arkalarında toplanmış el sallıyor ya da kendi usullerince selam veriyorlardı. Motorlar ateşlendi, araçlar havalandı. Yukarı çıkarken camlardan el sallayan Aylin ve arkadaşlarına, aşağıdaki çocuklar hoplayarak karşılık veriyordu.

Yörüngeye varıp Zeybek-2’ye kenetlendiklerinde, gemide şölen havası esti. Herkes keşif ekibini kutluyor, bin tane soru soruyordu. Kemal kısa bir konuşmayla özetledi: “Evet, yalnız değiliz! Terrapist-e gezegeninde zeki canlılar bulduk. Teknolojileri ilkel gibi ama gayet barışçıllar. Bizimle dostça iletişim kurdular.” Bu anons gemi içinde alkış fırtınası kopardı. İnsanlığın en büyük hayali gerçekleşmişti.

Selim Kerimoğlu ise kalabalığın gerisinde sessiz duruyordu. Bu gelişme belki de onun ruhunda bir fırtına estiriyordu. Ömrünü paraya, güce adamış bir adam olarak, şimdi tüm bunların ne kadar anlamsız olduğunu idrak eder gibiydi. Evren büyük, yaşam çeşit çeşit ve kendisi küçücük kalıyordu. Belki de ilk kez gerçek bir pişmanlık duydu içinde.

Ertesi günler Terrapist sistemini daha iyi tanımakla geçti. Terrapist-e en uygun yerleşim adayıydı; orada halihazırda yaşam ve su vardı. İnsanlar, o gezegenin alaca bölgesine yakın bir kıyıda kendi küçük üslerini kurmaya karar verdiler. Köylülere yakın ama müdahaleci olmayacak bir mesafe seçtiler. Zeybek-2’den indirilen modüllerle şişme yaşam habitatları, laboratuvarlar, enerji istasyonları kuruldu. Kısa sürede minik bir insan köyü de orada filizlendi. Uzaylı komşularıyla takas usulü ilişkiler başladı; insanlar onlara metal aletler yapmayı gösterdi, onlar insanlara yerel bitkilerden şifalı olanları öğretti. İki toplum birbirine zarar vermeden, temkinle ama kararlılıkla dostluk köprüsü kurdu.

Aradan birkaç ay geçince, Zeybek-2’nin asıl görevini tamamlamanın da vakti gelmişti: Dünyaya haber vermek. Ellerinde devasa bir keşif vardı: Yeni bir dünya, yeni medeniyet, su, gıda, yaşanabilir bir koloni… Bütün bunları Dünya’ya duyurmak gerekiyordu. Gemiye entegre güçlü bir kuantum iletişim cihazı vardı (kurtarma gemisine sonradan eklenen bir prototip). Bu cihaz, çift yönlü olmasa da tek yönlü olarak geniş bir bantta veri paketlerini ışık hızının biraz üstünde iletmeyi vaat ediyordu. Bilim ekibi haftalarca uğraşıp devasa bir rapor hazırladı. İçinde tüm seyahatin kronolojisi, gezegen fotoğrafları, uzaylılarla video kayıtları, herkesin kişisel mesajları… hepsi vardı.

Bir tören eşliğinde, geminin antenleri Dünya’ya çevrildi ve sinyal gönderildi. Tamamının ulaşması belki yine yıllar alacaktı, fakat eninde sonunda 40 yıl ötede bir yerde, insanlığın kulağına çalınacaktı.

Kemal, mesajın kapanışına şu cümleleri ekledi: “Bizler iyiyiz. Görevimiz başarıya ulaştı. İnsanlık, artık yıldızlar arasında bir yere sahip. Umarız bir gün buluşuruz. Sevgilerimizle…”

Bu mesaj gönderilirken, belki Dünya’da hala onları bekleyen yaşlı anne babalar, yetişkin olmuş çocuklar vardı. Belki de asıl haber onlara yetişmeyecekti bile. Fakat önemli olan, insanlığın devamının emin ellerde olmasıydı.

Terrapist-e’de gün batarken, Kemal sahilde oturup ufku izliyordu. Yanına Elif geldi, sessizce birlikte gökyüzünün kızıllığına baktılar. İkinci bir güneş gibi, sistemin diğer parlak yıldızı (muhtemelen bir komşu yıldız) da ufukta pırıldıyordu. “Dünya’ya dönecek olsaydın, ilk ne yapmak isterdin?” diye sordu Elif aniden. Kemal gülümsedi, “Sanırım çocuklarımı kucaklamak. Ya sen?”

Elif düşünmeden, “Denize girmek… Boğaz’da yüzmek isterdim,” dedi. Sonra ikisi de güldü. Zira hemen önlerinde de koca bir deniz uzanıyordu, üstelik belki daha sıcaktı. Elif dayanamadı, botlarını çıkarıp ayaklarını suya soktu. “Neredeyiz ve ne yapıyoruz, akıl almıyor!” diye iç çekti.

Kemal, “Evet, ama bir o kadar da normal geliyor artık. Sanırım insan her yere alışıyor,” dedi. Ve ekledi, “Bu dünyayı sevdim. Huzurlu. Umarım insanlar buraya geldiğinde de bu huzuru korur.”

Elif başıyla onayladı. “Öyle olacak kaptan. Biz bunun temelini attık. Burası umut gezegeni olsun.”

Sahilin az ötesinde, uzaylı çocuklardan birkaçı, insan astronotlarla kumdan bir şeyler yapıyorlardı. Umut, dizlerinin üstünde onlara uzay gemisinin şeklini çizmeye çalışıyor, çocuklar da gülüşerek onu taklit ediyordu. Bu manzara, Kemal’in içini ısıttı. İki türün çocukları bile birlikte oynayabiliyorsa, gelecek gerçekten parlak olacaktı.

“Türkan kadar güzel bir gelecek, demiştin ya hani,” diye laf attı Elif. “Galiba o gelecek geldi, kaptan.”

Kemal, uzaklara dalan gözlerle, “Evet,” diye mırıldandı. “Galaksiler kadar şahane… ve Türkan kadar güzel.” Yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle arkasına yaslandı, yeni güneşlerin batışını izlemeye devam etti.

Sonuç olarak, Zeybek projesinin kahramanları, akıl almaz engelleri aşarak insanlık için yeni bir yurt, yeni dostlar ve sonsuz ilham kaynakları buldular. Tarih onları anlaşılmamış dahiler olarak mı yazar, yoksa kahramanlar olarak mı bilinmez; ama kesin olan bir şey var ki, gerçek kahramanlar geleceğe bakabilenlerdir. Onlar geleceğe baktılar ve orada yaşamı, umudu ve dostluğu gördüler. İnsanlığın hikayesinde yepyeni bir sayfa açtılar – yıldızların ötesinde filizlenen bir sayfa.

Geleceğimiz artık gerçekten yıldızlar kadar parlak…



dış mekan, gökyüzü, kişi, şahıs, bulut içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.


0 Yanıt "Kaza - Bir Bilimkurgu Hikayesi "

Yorum Gönder

Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...

Iklan Atas Artikel

Iklan Tengah Artikel 1

Iklan Tengah Artikel 2

Iklan Bawah Artikel