-->
Alemin Yaratılışı Hakkında İslam Bilginlerinin Görüşleri : Hilmi Işık

Alemin Yaratılışı Hakkında İslam Bilginlerinin Görüşleri : Hilmi Işık




ÖZET

Alemin yaratılışı, kâinatın oluşumu insanların kadim tarihlerinden bu yana hep merak konusu olmuştur. Doğal olarak dinlerin de düşünce temellerini oluşturmaktadır, İslam peygamberlerinin sonuncusu olan Hazreti Muhammed’den itibaren bu konuda onun tebliğ etmiş olduğu tevhid inancı çerçevesinde birçok sahabe ve İslam bilginleri, düşüncelerini Kur’an ve Sünnete dayandırarak alemin yaratılışını, bilgi birikimlerine, uzmanlık alanlarına, yaşadığı dönemden etkilendikleri yönteme ve ortama göre çeşitli şekillerde farklı görüşler ortaya koyarak yorumlamışlardır. Filozoflar akıl yürütme ve mantık kullanarak kâinatın yaratılışını yine tevhit temellerine oturtarak anlamaya çalışmışlar,  örneğin, İbn-i Sina, Farabi, kindi gibi Müslüman filozoflar antik Yunan felsefecileri olan Aristo ve Platon’un görüşlerinden etkilenerek farklı bir mahiyet katmışlardır. Kelamcılar düşüncede akıl yürütme ve mantığı kullanarak dini rivayetleri inceleyerek İslam inancını savunma gayesiyle farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Mutasavvıflar yaratılışın tanrının sıfatlarının bir yansıması, bir lütfu olduğunu savunmuşlardır. Kısaca Sahabeler, filozoflar, kelam alimleri, mutasavvıflar ve birçok İslam alimleri ortaya koyduğu farklı görüşlerle geniş bir literatürün oluşmasına katkı sağlamışlardır.

Anahtar kelimeler: Tanrı, Yaratılış, Kur’an, Sünnet, Alem, Felsefe, Kelam, Tasavvuf.

ABSTRACT

The concept of creation has been a subject of profound interest and inquiry within Islamic thought, encompassing a multifaceted perspective. This study explores the diverse viewpoints of Islamic scholars from various disciplines, including theology, philosophy, and mysticism, on the creation of the universe. It highlights the contributions of different Islamic scholars who have developed an extensive body of literature on this topic, drawing from the Quran and Sunnah, as well as their own intellectual traditions.

The study examines the perspectives of early Islamic scholars, such as the Sahabah (companions of the Prophet Muhammad), who based their views on the Quranic revelations and the teachings of the Prophet. It also delves into the theological debates of the Mutakallimun (theologians), who used rational arguments to defend and explain the concept of creation. Additionally, the study explores the mystical interpretations of the Sufis, who viewed creation as a manifestation of God’s attributes and a means to understand the divine.

Furthermore, the philosophical contributions of Islamic philosophers like Al-Farabi, Ibn Sina (Avicenna), and Ibn Rushd (Averroes) are analyzed, showcasing their efforts to reconcile Greek philosophical traditions with Islamic teachings. These philosophers provided metaphysical and ontological explanations for the creation of the universe, emphasizing the role of the divine intellect and the hierarchical structure of existence.

The study concludes by discussing the impact of these diverse views on contemporary Islamic thought, highlighting how they have enriched the understanding of Tawhid (the oneness of God) and continue to influence modern interpretations of creation within the Islamic intellectual tradition. This comprehensive examination underscores the dynamic and evolving nature of Islamic thought on the creation of the universe.

Keywords: God, Creation, Universe, Philosophy, Theology, Sufism, Quran, Sunnah.


 

GİRİŞ

Gerek evrimsel gerekse yaratılış açısından insanlar, var oluşlarını, evrenin başlangıcının kaynağını, sebeplerini ve geleceklerini merak etmiştir, bu konuda çeşitli araştırmalar yaparak görüşler ortaya koymuşlardır. Çoğu kez yaşadıkları çağda bulundukları ortama, dönemlere ve şartlara göre hareket etmişlerdir. yazının icadı tarihin başlangıcı, yazının icadından önce ise tarih öncesi dönem olarak kabul edilir, bu dönemleri incelediğimizde, her ne kadar yaratılış ile ilgili doğrudan bir karineye rastlamasak dahi bir çok insan kalıntılarında örneğin Göbeklitepe’ye işlenmiş resimlerin veya daha öncesinde mağara çizimlerinde tasvir edilen resimlerin birçok uzamana göre aslında dini ritüellerin bir parçası[1] olduğunu görmekteyiz, buradan yola çıkarak diyebiliriz ki din kavramı varsa insanların varoluşlarına,  başlangıçlarına ve mahlukatın yaratılmasına dair görüşler de İnsanların zihninde uyandırdığı merak ve sorgulama da yüksek bir ihtimaldir. Milattan önceki Tarihi devirleri incelediğimizde tarih öncesine kıyasla yazının icadı bizlere kâinatın yaratılışı, evrenin başlangıcı ve öncesi ile alakalı verilerin daha belirgin bir şekilde ulaştığını görebilmekteyiz.

Bilindiği üzere yazı milattan önce 3300 – 3200 yıllarında Sümerler tarafından icat edilmiştir. Bu dönemde Sümerlerin mitolojilerinde yazıtlarda evrenin yaratılışına dair ilk yazıtlara ulaşabilmekteyiz. Sümerlerin ilk yerleşik medeniyet olduğu kabul görülmüş olmakla beraber günümüze dahi etkilerinden söz etmemiz mümkündür. Dini metinleri olan “Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı adlı şiirlerinde evrenden önce kaotik düzen “ilksel deniz” adı verilen su vardı[2] ardından bu ilksel deniz zamanla yer ve gökyüzünü (Sümerlerde evren kelimesinin karşılığı yer-gök) oluşturdu, oluşan yer ve gök tanrıların aralarındaki çekişmesinden dolayı zamanla birbirinden ayrıldı, ardından insanlar ve diğer varlıklar yaratıldı. İslam dini aynı zamanda önceki tevhid inancını düzenleyici ve hatırlatıcı görevini üstlenmiştir, bu durumda Sümerlerin tanrılar haricinde yer ve gökyüzünün bir oluşuyla alakalı benzer bir rivayetin Kuran-ı kerimde geçmiş olması manidardır “O inkâr edenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?”[3] her ne kadar Sümerolog olan Samuel Noah Kramer yazmış olduğu Sümer mitolojisi adlı kitabında  “Kozmoloji ve Kozmogoni. Şimdiye değin öncelikle evrenin yaratılışı üstüne yazılmış bir Sümer miti ortaya çıkarılmamıştır ve 81-82. sayfalardaki Sümer kozmolojik varsayımları ve kozmogonisine ilişkin kavramlar hâlâ geçerlidir, ancak açıklayıcı ve niteleyici bir yoruma gereksinim vardır.” Şeklinde bir görüş ortaya koymuşsa da belirttiği gibi “Sümer kozmolojik varsayımları ve kozmogonisine ilişkin kavramlar” günümüzde kabul gören yaklaşımdır. Sümerlilerden sonra kurulan Babillerin “Enûma Eliş” (Yukarıdayken) yani “Yaratılış Destanı” yaklaşık 1000 satırlık çivi yazısı metninde kâinatın oluşumu ve varlıkların yaratılışı anlatılmıştır. Buna göre başlangıçta hiçbir şeyin olmadığı dönemlerde Ana, Baba ve Oğul adı verilen üç adet tanrı vardı, bu tanrılar sırasıyla tatlı su tanrısı olan tanrı “Apsû”, Tuzlu tanrıçası olan “Ti’âmat” ve iki suyun birleşiminden doğan sis tanrısı oğul “Mummu” vardı, üç tanrının yapısı sudan oluşmaktaydı, yani başlangıçta üç tür su vardı. Bu sular birbirlerine karışarak önce uzayı ve içerisinde sayısız maddeleri oluşturdular, Apsû ile Ti’âmat daha yer ve gök yaratılmadan evvel bir çift erkek ve kız tanrı doğurdular, aynı tanrılar Apsû ile Ti’âmat, onlardan sonra ilk ikiz çocuklarından büyüdükçe daha iri bir erkek ve bir kız olacak tanrı ikizi doğurdular, zamanla gökyüzü, yeryüzü, doğadaki çeşitli cisimleri simgeleyen tanrılar meydana geldi, yeryüzü ve gökyüzü yaratıldı, insanlar ve hayvanlar yaratıldı.[4] Babillerin yaratılış mitolojisini kısaca özetlersek, başlangıçta üç tanrı olan ana, baba ve sisten oluşan oğulları ilk ana tanrıları oluşturur, kainatın yaratılması bu ilk tanrıların birbirleriyle etkileşimlerinden meydana gelir, ilkler bu üç tanrıdan çıkar, Ana, Baba, Oğul. Bir ilahiyatçı ve Asur bilimcisi olan Alexander Heidel ’in  Enuma Eliş adlı kitabından okuduğumuz bu bilgi doğrultusunda Hristiyanlıkta yer alan teslis inancının, Baba, Oğul ve Kutsal ruh olan ilk üç tanrıya kısmen benzerlik gösterdiği kanaatine varmaktayız, Hristiyanlığın doğduğu topraklarda uzun süre Babil ve çeşitli Sami ırklarının egemenliği altında kalan Filistin bölgesinin, sürgün hayatı yaşayan Yahudilerin bu medeniyetlerden etkilenip etkilenmediği ilahiyat camiasında tartışılmış olsa da bizleri ilgilendiren konudan devam edecek olursak Sümerlerden biraz farklı ancak onlarla benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Bir diğer Mezopotamya medeniyeti olan Asurlulara gelince; Başlangıçta Aşur, zamanla diğer tanrılarla etkileşime girerek kâinatı oluşturdular, aynı şekilde başlangıçta var olan su ve onunla yaratılan bir evren bulunmakta, diğer birçok Sami mitolojilerinde de benzer özellikler taşıdığını görmekteyiz[5] Sami ırklarının yanında kuzey Afrika’da bulunan Antik Mısır medeniyeti her ne kadar coğrafi olarak Mezopotamya’dan farklı bir yerde bulunsa da, çağlara göre üç farklı yaratılış teorileri genel olarak Sümerler ile benzerlikler gösterir[6]. Bir diğer kadim medeniyet olan Hititliler, Anadolu’da kurulan en eski uygarlıkların başlarında gelir, onların da yaratılışa bakış açıları, kültüründen etkilenmiş olduğu Babilliler, dolayısıyla Mezopotamyalılarla benzer özellikler gösterir.[7]

Antik İranlılar içerisinde milattan önce 551 yılları arasında adı “Zerdüşt” olan bir peygamber tarafından ortaya çıkan Mecusilik[8] inancına göre evren Ezeli ve Ebedi olan Ahura Mazda tarafından yaratıldı, altı aşamada ve dört devirde yaklaşık on iki bin yıllık bir zaman aralığında yaratılan alem, önce düşünceler ve ruhlar, ardından canlılık alemi yaratıldı. Zerdüştlük inancı bir diğer adıyla Mecusilik, zaman ve çağa göre inançta farklı değişimler yaşamıştır. Başlangıçta tek tanrılı olan bu din zamanla çeşitli medeniyetlerin etkisinde iyilik ve kötülük tanrısı olarak çift tanrılı, düalist bir yapıya bürünmüştür.[9] Bu da onların zamanla dini bakış açılarını değiştirmiştir. Bir diğer İrani din olan Maniheizm milattan önce üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış bir dindir, bu dini inanışa göre başlangıçta birbirinden farklı iki alem vardı, bunlar karanlık ve ışıktı, Işık iyilik ve yaşamı, Karanlık ise kötülük ve ölümü temsil ediyordu. Bu iki alem başlangıçta apayrı bir şekilde varlığını sürdürürken zamanla karanlığın aydınlığı fark etmesiyle birbirine karıştı, iki alem, karanlık ve aydınlık birbirleriyle çatışarak evren, dünya ve canlılık meydana gelir.[10] Buradan anlaşıldığı üzere mani dininin yapısı tıpkı mecusilikteki düalist, iyilik ve kötülük kavramları, benzerlik gösterir.

Antik Yunan medeniyetinde alemin yaratılışı, var oluşu birçok farklı fikirlerle karşımıza çıkar, Şamanist ve Pagan (putperest) bakış açısının yanında felsefi bakış açısı gibi düşünceler ön plandadır. Yunan mitolojisi, antik Yunan bakış açısı Batı kültürüyle harmanlanan çağımızda belki de inanışlar arasında en dikkat çeken düşünce olarak gündemimizi meşgul etmektedir. Ayrıca fikirleri, büyük İskender’in İran bölgesini fethetmesiyle Mecusileri, Yunan kültürünü benimseyen Romalıların Avrupa ve Ortadoğu’ya haki olmalarıyla hem Avrupa hem de Ortadoğu dinlerini, ardından İslam’ın yayılmasıyla Ortadoğu’ya hakim olan Emevîlerle başlayıp Abbasiler ile devam eden tercüme çalışmalarıyla Müslüman bilginleri de etkilemiştir.[11] Genel olarak yunan mitolojisinde başlangıçta Khaos (kaos) yani karmaşa, adı verilen hiçlik vardı, bu dönemde tanrılar, titanlar ya da  insanlar bile yoktu, sonraki süreçlerde Mezopotamya kültürüne benzer bir şekilde iyiliği temsil eden yeryüzü (Gaia) ardından kötülüğü temsil eden gökyüzü (Uranos) meydana geldi, bu ikisinin birleşiminden çeşitli tanrılar ve titanlar, gökcisimleri, canlılar ve insanlar meydana geldi.[12]

Milattan önce, tahmini 2000 ila 1400’lü yıllarda Orta Doğu’da yükselen bu yeni tevhid dini, İbrahim peygamber ile başlayan ve onun soyundan gelen peygamberler aracılığıyla Filistin ve çevresinde gelişen Yahudilik idi. İbrahim’in öğretileri, zamanla üç büyük semavi dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) temelini oluşturdu. Bu öğretiler, tek Tanrı inancı (tevhid) üzerine inşa edilmişti ve çoktanrıcılık (politeizm) ile dolu bir dünyada oldukça devrim niteliğindeydi.[13] İbrahim peygambere dair üç büyük dinde yer alan rivayetlerde onun yaşadığı bölgeyi, dini ve kültürel ortama genişçe yer verilmiştir, bu üç dinin temelinde Tek tanrı, monoteist bir görüş, peygamberlerle insanlığa ulaştırılan kutsal kitaplar yer almaktaydı. Bu üç din içsisinden en erken Yahudiliğin konumuz ile alakalı genel görüşlerini değinmek gerekirse, kutsal kitapları Tevrat’ta, ilk kısımlarında yazılı Genesis yani yaratılış bölümünde altı aşamada, yaratılış gerçekleşti. “Başlangıçta ezeli olan “Yehova” yani tanrı vardı ve kaos yani karmaşayla dolu bir düzenden altı aşamada bu günkü evreni ve içerisinde bulunan varlıkları yarattı. Birinci gün gök ve yer bitişik olarak yaratıldı, ancak hala karanlık vardı ve tanrı Yehova “ışık olsun” dedi. Işık karanlıktan ayrıldı, gündüz ve gece yaratılmış oldu. İkinci gün, gök ve yer suları birbirinden ayrıldı. Üçüncü gün, yeryüzünde denizler ve kara parçaları ardından nebatat (bitkiler) yaratıldı. Dördüncü gün, gökyüzünü süsleyen yıldızlar, geceye ışık veren Ay, gündüzü aydınlatan Güneş yaratıldı, beşinci gün denizde yaşayan canlıları, gökyüzünde uçan kuşları yarattı. Altıncı gün, Karada yaşayan, sürüngenleri, evcil ve yabani hayvanları ardından ilk erkek ve ilk kadın insan yaratıldı. Yedinci gün, dinlenerek bugünü (Pazar) kutsal gün ilan etti.[14]” Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tevrat, semavi dinlerde kutsal kitapların ilki kabul edilir, Musa peygamber kendisine iman eden kavmiyle, Mısırdan Sina çölüne ardından bu günkü “Filistin” topraklarında, “Kenan” diyarında göç etti, ardından burada Yahudiler gelişerek hem siyasi hem de toplumsal anlamda otorite kurdular. Kral Davut ve oğlu Süleyman peygamber döneminde en parlak yıllarını yaşadılar. Kral Süleyman’ın ölümünden bir süre sonra İsrail krallığı adı verilen devlet, zamanla zayıflayarak parçalandı ve Babillilerin işgaline dek varlığını sürdürdüler.[15] Çok tanrılı inancı benimseyen Babilliler, son topraklarını işgal edince tarihte Yahudilerin “Babil Sürgünü” adı verilen süreç başladı, bu süreçte birçok Yahudi ülkenin belli topraklarına sürüldü. Zorunlu göç esnasında bazı tarihçiler Yahudilik dininin değişime uğradığını iddia etmektedir, Pers imparatorluğunun Babil devletine son vermesiyle yeni yönetim Yahudilere kendi topraklarında yaşama hakkı verdi. Bu dönemde Daniel adı verilen peygamber ortaya çıktı ve deforme olduğu iddia edilen Tevrat’ı yeniden düzenledi. Perslere İskender imparatorluğu tarafından son verilmesinden, Roma imparatorluğu döneminde İsa peygamberin ortaya çıkışına dek Kudüs ve çevresinde Yahudiler varlıklarını devam ettirdiler, ardından Hristiyanlığın kurucusu kabul edilen, kutsal kitap İncil’in kendisine gönderildiği, İsa peygamberin (M.S. 1. YY.) çarmıha gerilmesiyle başlayan süreç ve sonrasında ortaya çıkan Yahudi isyanlarını bastırmak amacıyla Pagan roma devleti Musevileri ülkenin farklı topraklarına sürdüler. İkinci dünya savaşı yani 1945 yılına dek son sürgün dönemi sona erdi.[16] Günümüz Yahudilerinin içerisinde birçok mezhep ve farklı düşünce hakimdir, bu konuyu bir sonraki çalışmamıza bırakarak Hristiyanlık üzerinden devam etmeyi uygun görmekteyiz.

İsa peygamberin doğumu ve İncilin gönderilmesiyle başlayan süreç İlk Hristiyanların ortaya çıkışına sebep olmuştur, Hristiyanlar Eski ve Yeni ahit adını verdikleri iki farklı kitap olan Tevrat ve İncil’in her ikisini de kutsal kabul etmektedir, bu bağlamda Yahudilerle benzer bir şekilde Hristiyanlığa göre evrenin ve dünyanın yaratılışı, Tevrat’ın (Eski Ahit) Genesis (Yaratılış) kitabında anlatıldığı şekliyle kabul edilir. Tarihte birçok Hristiyan mezhebi ve düşünürleri ortaya çıkmış ancak M.Ö. 3-4. Yüzyılda İznik konsilinde alınan genel karar Hristiyanlığın hemen hemen bütün mezheplerinde günümüzde de kabul edilen dört farklı İncil, Matta, Markos, Lukas ve Yuhanna versiyonu benimsenmiştir.[17]

Milattan sonra 571 yılı Muhammed peygamber son İslam peygamberi ve Müslümanlığın kurucusu olarak Milattan sonra 571 yılı Muhammed peygamber son İslam peygamberine Müslümanlığın kurucusu olarak ortaya çıkmasıyla kutsal kitap olan Kur’an-ı Kerim gönderilmiştir. İslam tıpkı Yahudi ve Hristiyanlığa benzer bir şekilde yaratılışı kabul eder ancak bazı farklılıklar bulunmaktadır, sonraki başlıklarda değineceğimiz ve çalışmamızın asıl konusu olan bu meseleyi kısaca özetleyecek olursak, başlangıcı ve sonu olmayan, tek ve biricik olan “Allah” yani tanrı, hiçlikten[18] tüm kainatı yedi günde yarattı, fakat Yahudilikte benimsendiğinin tersine o yorulmadı veya dinlenmedi, tekvin sıfatına sahip olan Allah her an yaratma halindedir. Birçok İslam mezhebi ve itikadi fırkaları, filozofları genel itibariyle bu görüşü kabul etmektedir. Orta çağın bitişi, Yeni çağın başlangıcı, Avrupa’da coğrafi keşiflerle beraber rönesans ve Avrupa’nın bilim kültür alanından aydınlanması, zamanla tüm dünyayı etkileyerek insanların kainata bakış açısını değiştirdi. Astronomi ardından alt bilim dalı olan Kozmogoni bilimi ortaya çıktı, yaratılış ile alakalı fikri yaklaşımlar bilimsel ve akademik bakış açısı kazandı. Günümüzde son üç yüz yılda her ne kadar gelişen bilimsel verilerle daha tutarlı yaklaşımlar ortaya koyulsa da örneğin 1927 yılında Georges Lemaitre “Genişleyen Evren” adlı Makalesinde Büyük patlama[19] teorisini ortaya atsa da, sürekli gelişen ve değişen bilim dolayısıyla insanlığın fikirleri de bu anlamda evrilmektedir. İslam dini de dahil birçok dine bakış açımız da bu evrilen fikirden etkilenmektedir. Ancak şu unutulmamalıdır ki İslam’ın tevhid inancı bağlamında yaratılış konusuna verdiği önem inançta vazgeçilmez bir bütündür. Bu değişmez kutsal ilke ve kurallar çerçevesinde çalışmamızda üç farklı alandan inceleyeceğimiz ilk olarak değinmek isteğimiz konu Kur’an ve Sünnet Perspektifinden objektif olarak ayetleri ve hadisleri kısaca özetleyelim;

Kur’an ve Sünnet İslam dininde birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arz eder. Hz. Muhammed’in (s.a.v) 23 yıllık peygamberlik döneminde peyderpey indirilen Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar için ilahi bir rehber niteliğindedir. Bu rehberlik, sadece Kur’an’ın lafzı ve anlamıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda Peygamber Efendimizin hadisleri ve sünneti ile desteklenir. Hz. Muhammed (s.a.v), Kur’an-ı Kerim’in yalnızca bir tebliğcisi değil, aynı zamanda yaşayan bir örneği olarak da İslam'ın ilkelerini hayatına tatbik etmiş ve ashabına öğretmiştir. Bu nedenle, hadisler, Kur’an’da yer alan birçok ayetin nasıl uygulanması gerektiğini, ne şekilde anlaşılması icap ettiğini ve pratik hayata nasıl yansıtılacağını gösteren en önemli kaynaklardır.

Kur’an-ı Kerim Sözlü bir hitap ve 23 yıllık bir süreçte peyder pey inmesi hasebiyle, ana temasının da iman odaklı olması dolayısıyla konular sure ve ayetlerde Tevrat ve İncil’in aksine belli bir sıraya göre anlatılmamıştır. Hz. Muhammed'in peygamberlik dönemi boyunca karşılaşılan olaylar, sorular ve ihtiyaçlara cevap verme niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, Kur’an’da konuların işleniş biçimi, Tevrat ve İncil gibi kitaplardan farklı olarak lineer bir düzen veya zaman sırasına göre değildir. Bu bağlamda farklı surelerde konumuz ile bağlantılı çeşitli ayetleri aşağıda sizlere aktarmaya çalışacağız;

“Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, rabbin kerimdir, insana bilmediğini bildiren kalemle yazı yazmayı öğreten O’dur.”[20]

“De ki: Yeryüzünde dolaşın da, yaratılışın nasıl başladığına bakın...”[21]  “Şüphesiz, Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır.[22] Ayetiyle Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattığını bildirilir, Ayette geçen “Altı gün” kelimesi Zahiri yani bizim anladığımız 24 saatlik bir zaman olan gün mü yoksa altı aşama mı, mahiyeti İslam alimlerince tartışılmış bir konudur örneğin, “Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [23] ayeti, Allah katındaki zamanın, insanın bildiği zamandan farklı olduğunu vurgular. Ancak bunun literal anlamda altı gün olduğunu düşünen alimler de vardır.

Bununla beraber Kur’an’da, Allah’ın yerleri ve gökleri yarattığı, bunların başlangıçta tek bir bütün olduğu, daha sonra ayrıldığı belirtilir: “O inkâr edenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık...”[24] Bu ayet, İslam alimlerince evrenin yaratılışı ve genişlemesiyle ilişkilendirilmiştir. Aynı zamanda, modern bilimdeki Büyük Patlama (Big Bang) teorisi ile bazı benzerlikler taşıdığı düşünülmektedir.

Yaratılış ile alakalı diğer ayetler de;

“O, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyor. Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar hareket eder. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”[25]

Allah gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yarattı, sonra Arş’a istiva etti. Sizin O’ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünmüyor musunuz?”[26]

“Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir. O, (evreni) ilk defa yaratır, sonra onu (öldükten sonra) tekrar diriltir. Bu, O’nun için pek kolaydır.”[27]

“Yeri yayıp döşeyen, onda sabit dağlar ve nehirler var eden, orada her türlü üründen iki çift yaratıp yetiştiren Allah’tır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır.”[28]

“Üzerinizde yedi sağlam gök bina ettik.”[29]

“O, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”[30]

Kur’an’ın hitap üslubu, insanları düşündürmek, ibret almak ve kalpleri etkilemek üzere nazil olmuştur bu yüzden şiirsel bir anlatım, tekrarlar ve vurgular sıklıkla kullanılır. Sure ve ayetler, yer yer farklı konular arasında geçiş yapar; ancak her zaman ana tema, Allah’ın birliği, ahiret hayatı, iman ve ahlaki prensipler üzerine odaklanır. Hadisler de bunlara binaen Peygamber efendimizin sünnetiyle açıklar niteliktedir.

“…Evvelde Allah vardı, O'ndan önce hiçbir şey yoktu…”[31], "Allah, her şeyin başlangıcıydı ve her şeyin sonu olacaktır. O, dışta ve içte (bütün varlıkların her yerindedir). O'na her şeyin ne olduğu ve nasıl olduğu açıktır."[32] "Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı."[33] "Allah, Arş'ı ve kalemi yarattı. O’na yazma emri verdi. Sonra da Arş'ı su üzerine koydu."[34], "…Ben (Muhammed),  Allah’ın ilk yarattığı varlık olduğumdan, ilk yaratılan varlık olarak ben her şeyin başlangıcını temsil ederim…"[35], "…Allah yeri ve göğü yarattığında, Arş’ı su üzerinde idi. Ve kalemle her şeyin kaderini yazdı."[36]

"Allah, yerin ve göğün yaratılışını başlattığında, her şeyin yaratılışı Allah’ın kudretindedir. Yıldızlar ve gezegenler, O'nun iradesiyle hareket eder."[37],  "Allah, yedi göğü ve onları çevreleyen yıldızları yarattı. Her bir gök, kendine ait bir görevle yaratıldı."[38]

Verdiğiniz alıntılara ve hadislerden alınan örneklere dayanarak, İslam inancına göre yaratılışın Allah’ın kudretiyle gerçekleştiği, evrenin ve her şeyin başlangıcının O’na dayandığı vurgulanmaktadır. İslam'da yaratılışın bir bütün olarak, Allah’ın iradesi ve planı doğrultusunda gerçekleştiği inancı ön plandadır.

Bu hadisler, yıldızlar ve gezegenlerin de Allah’ın iradesiyle hareket ettiğini ve her bir varlığın, Allah tarafından belirlenmiş bir görevi olduğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda, bu yaratılışın düzenli bir şekilde gerçekleştiği de vurgulanmaktadır. Kur'an ve Hadislerden çıkarılacak önemli mesajlardan biri, yaratılışın her yönüyle Allah’ın mutlak kudretine dayandığı ve evrenin her parçasının bir amaca hizmet ettiği inancıdır. Bu bağlamda, yaratılışın başlangıcı, düzen ve amaca uygunluk, İslam’ın temel öğretilerinden biridir. Kur’an ve Sünnette buna dair yüzlerce örnek bulmak mümkündür, ancak çalışmamızın bitmesi ve sunulması gereken zaman aralığı nedeniyle burada birkaç ayet ve hadislerle yetinmek zorunda kaldık.

Erken dönem İslam bilginlerinin Kur'an ve Sünnet çerçevesinde geliştirdiği düşünceleri, İslam'ın temel öğretilerini anlamaya ve açıklamaya yönelik önemli katkılar sunmuştur. Bu düşünceler, Kur'an’ın doğru anlaşılması ve Sünnet’in uygulanması adına çeşitli metotlar geliştirilmiş, zamanla İslam düşüncesi daha sistematik hale gelmiştir. Sahabeler, İslam’ın ilk kuşağını oluşturan ve Hz. Muhammed’in öğretilerini doğrudan ondan öğrenmiş olan kişiler olarak, alemin yaratılışı hakkında da önemli görüşler ortaya koymuşlardır. Sahabelerin bu konudaki düşünceleri, esas olarak Kur'an ve Sünnet'ten alınan öğretilerle şekillenmiş olup, İslam’ın temel inançlarına dayanmaktadır. Ancak doğrudan bir yaratılış teorisi geliştirmektense, Kur'an’daki yaratılış ayetlerinin açıklamalarına ve Peygamber’in hadislerine odaklanmışlardır. Sahabeler, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, genel anlamda aşağıdaki görüşleri benimsemişlerdir. Örneğin İbn Abbas[39] (kendisi peygamberimizin kuzeni) “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır.”[40] ayetini açıklarken, İbn Abbas, burada geçen "altı gün"ün Allah’ın takdir ettiği süreyi temsil ettiğini, ancak bu süreyi insanların 24 saatlik gün anlayışlarıyla kıyaslamamaları gerektiğini belirtmiştir. Kur'an’daki yaratılış ayetlerini açıklarken, evrenin varlığının başlangıcının Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini ifade etmiştir. Bu da onun yaratılış hakkındaki temel görüşüdür.[41] Ömer bin Hattab, kendisi İslam halifelerinin ikincisidir, Allah’ın yarattığı her şeyin belirli bir maksada yönelik olduğunu belirtmiş ve her şeyin, Allah’ın rahmet ve hikmeti doğrultusunda yaratıldığını vurgulamıştır.[42]Ali bin Ebu Talib gibi sahabeler, evrenin yaratılışının Allah’ın kudretine dayandığını ancak detaylarının yalnızca Allah tarafından bilindiğini ifade etmişlerdir. Bu görüş, insanın yaratılışla ilgili sınırlı bilgiye sahip olduğuna ve her şeyin nihayetinde Allah’ın takdiriyle meydana geldiğine işaret etmektedir.[43]Abdullah bin Mesud gibi sahabeler, yaratılışın insanları Allah’a daha yakınlaştırmak, O’na ibadet etmeye teşvik etmek için bir vesile olduğunu belirtmiştir.[44] Bu bakış açısına göre, evrenin varlığı ve yaratılışı, Allah’ın birliğini ve kudretini anlamak için bir delil olarak görülür.

Abdullah bin selam, Medine civarında bulunan Yahudi bir ailede dünyaya gelip sonraki zamanlarda Müslüman olmuş ve kendisi tarafından iman ettikten sonra nakledilen rivayetler, kâinatın ve insanın yaratılışına dair kendisine nispet edilen bazı bilgiler İslâm âlimleri tarafından nakledilmiştir.[45]

Görüldüğü üzere Sahabeler, Kur'an ve Sünnet’e dayalı olarak alemin yaratılışı hakkında, evrenin Allah’ın kudretiyle, bir plan ve düzen içinde yaratıldığını vurgulamışlardır. Yaratılış süreci, tamamen Allah’ın iradesine ve bilgisine dayanır.  İlk dönem İslam alimleri de İslami ilimlerde genel olarak rivayet (nakil) odaklı görüşleri benimseyerek genel anlamda çalışmalarını da bu çerçevede şekillendirmişlerdir[46] ancak İbni mesut ve İbni Abbas, Hasan-ı Basri gibi alimler İslam’ın Arabistan dışında geniş topraklarda yayılması ve farklı kültürlerle etkileşimi neticesinde görüşlerine Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çalışmalarında kendi görüşlerine de yer vermiş Rey (Yorum ve akıl) ekolünün temellerini atmışlardır[47] onların bu konudaki görüşleri, daha sonra İslam düşüncesinin temellerini atan alimlerin çalışmalarına ışık tutmuş ve evrenin yaratılışıyla ilgili daha sistematik yorumların gelişmesini sağlamıştır.

Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an-ı kerim, Peygamber Hz. Muhammedin Sünneti, Sahabe ve Tabiilerin genel görüşlerini bu şekilde özetledikten sonra çalışmamızı Mütekellim, İslam filozofları ve Mutasavvıfların bakış açısı olmak üzere üç ana başlık altında ele alacak olursak.


 

1.      MÜTEKELLİMLERİN (KELAM ALİMLERİNİN) ALEMİN YARATILIŞI İLE ALAKALI GÖRÜŞLERİ

 

Kelam ilminin doğuşu, İslam düşüncesinin ilk dönemlerinde, özellikle 7. yüzyılın sonlarından itibaren, İslam toplumunun karşılaştığı teolojik, felsefi ve toplumsal sorunlara yanıt arama sürecinin bir sonucudur. Kelam, Arapça’da "konuşma" anlamına gelmekle birlikte, İslam düşüncesinde Allah’ın varlık ve birliği, kudret ve irade gibi metafizik konuları akıl yoluyla tartışan ilim dalı olarak şekillenmiştir. Kelam, aynı zamanda İslam’ın temel inançlarını savunma ve teolojik sorunları çözme amacıyla geliştirilmiş bir disiplin olarak da tanımlanabilir.[48] Kelam alimlerinin alemin yaratılışı konusundaki görüşleri, İslam düşüncesinde önemli bir yer tutar. İlk Kelamcılar ve İslam Toplumunun Sorunları İslam’da kelamın ilk temelleri, İbn Abbas, Muaz bin Cebel, Abdullah bin Mesut gibi sahabelerin ve tabiinin, inançla ilgili problemleri akıl ve vahiy ışığında çözmeye çalışmalarıyla atılmıştır. Ancak kelam ilmi, daha çok Ebu Hanife (Ö. 767) ve tabiin olan Hasan-ı Basri’den ders alan Mutezile mezhebinin kurucusu Vasıl bin Ata gibi kişilerin sistematik hale getirdiği bir alan haline gelmiştir.[49]

Kelam alimleri, özellikle Allah’ın varlığı, kudreti, evrenin yaratılışı ve bu yaratılışın mantıki temelleri gibi konularda teolojik tartışmalar yapmışlardır. Bu tartışmalar, İslam’ın temel inançlarını savunurken akıl ve vahiy arasında bir denge kurmayı amaçlamıştır. Mütekellimler, yaratılış meselesini genellikle Allah’ın kudretinin bir tecellisi olarak kabul etmişler, ancak bu yaratılışın nasıl gerçekleştiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.[50]

Genel olarak İslam tarihinde erken dönemlerde Mutezile ve Eş’ari kelamcılar bunlarla beraber yeni ortaya çıkan ilk Şii görüşler ile sonraki dönemlerde ortaya çıkan Maturidi ekolleri çerçevesinde Alemin yaratılışı hakkında yaptığımız araştırmaları şu şekilde özetleyebiliriz;

Mutezile Ekolü, Mutezile mezhebi Hasan-ı Basri’nin öğrencisi olan Vasıl bin Ata tarafından kurulmuş olan Kelam ilminin gelişmesinde büyük katkısı olan ancak zamanla dönemin siyasi çekişmelerinden dolayı günümüzde müntesibi bulunmayan itikadi bir mezheptir. Bu mezhebe göre alemin yaratılışı tek, ezel ve ebed olan Allah tarafından hiçlikten var edilmiştir, alemin varlığı onun varlığına bağlı olarak yaratılmıştır. Alemin yaratılışı ve düzeni adalet ve hikmet ilkelerine uygun olarak gerçekleşmiştir. Her yaratımın bir başlangıcı ve yaratanı vardır, alemin yani mevcudatın yaratılışı hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın varlığına muhtaçtır bu görüşümüz “Hüdus delili” sonradan var olma kavramıyla eşdeğerdir.[51] Buradan özetle, hüdus delilini mümkün varlıklar (varlığı zorunlu olmayan, sonradan yaratılmış olan şeyler) ve vacibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan, ezeli ve ebedi Allah) arasındaki ayrım üzerinden açıklamışlardır. Konumuzu İnönü Üniversitesi İlahiyat fakültesi Profesörü Doktor Hulusi Arslan’ın Şu şekliyle Mutezilenin Allah’ın Kainatı yaratma konusunda yazmış olduğu makalesinde yer alan özet kısmıyla alıntılıyoruz. “Allah bir varlığı ya faydalandırmak veya kendisinden ‚faydalanılmak‛ veyahut her iki gayeyi birlikte gerçekleştirmek için yaratır. Dünyevi ve uhrevi bütün faydaları içine alan bu teori, en geniş anlamıyla cömert ve iyilik sahibi tanrının bütün yaptıklarında insanın faydasını, iyiliğini ve mutluluğunu amaçladığını ifade eder. Mutezile ekolü Allah’ın fiillerinde mutlaka bir gaye ve hikmetin bulunması gerektiğini söyler. Çünkü onlara göre, gaye ve hikmetten yoksun fiiller boş ve anlamsızdır. Mutezile, Allah’ın yaratmasındaki gaye ve hikmetin fayda olabileceğini savunur. Ancak Allah her bakımdan tam ve mükemmeldir. Bu sebeple Allah faydalanmaya muhtaç değildir. Öyle ise yaratmadaki fayda insanlara aittir. Bu fayda nihai anlamda öteki dünyada insanın sonsuz nimetlere kavuşması şeklinde kendini gösterir.”[52]

Eş‘arî mezhebi; Sünni İslam düşüncesi içerisinde önemli bir yere sahiptir ve kelam ilminde derin etkiler bırakmıştır. Adını kurucusu Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî’den alan bu kelam ekolüne Mezhep mensupları, ilâhî sıfatlar, kulların fiilleri ve iman-günah konularındaki görüşlerinden ötürü, karşıtları tarafından Müşebbihe, Mücbire (Cebriyye) ve Mürcie gibi isimlerle de anılmıştır.[53]

Eş‘arî kelamcıları, cevher-araz (atom-madde) kozmolojisi temelinde evreni açıklamış ve bu kozmolojiyi Allah’ın irade, kudret ve yaratma kavramlarıyla uyumlu hale getirmiştir. Eş‘arî ve Mâtürîdî arasında, irade ve yaratma anlayışları açısından büyük bir farklılık yoktur. Her iki düşünür de insanın fiillerinde ne zorunlu (determinist) ne de tamamen bağımsız (özgür iradeli) olduğunu savunur. Ancak Eş‘arî kelam alimleri, Allah’ın fiillerini insan fiillerinden ayırırken tenzihçi (Allah’ı beşeri niteliklerden uzak tutan) bir yaklaşım benimsemiştir.

Eş’ari ve Maturidi, bu ayrımı daha anlaşılır ve pratik bir hale getirerek, Allah’ın fiillerini “yaratma”, insanın fiillerini ise “kesb” (kazanma) olarak nitelendirirler. Bu ayrım, Allah’ın mutlak yaratıcılığını vurgularken, insanın irade sahibi bir varlık olduğunu, ancak tüm kudretin Allah’a ait olduğunu ifade eder.[54]

Adını Kurucusu Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’den alan Maturidiye[55] itikadi mezhebine mensup kelam alimlerine göre Allah’tan başka tüm varlıklar demek olan âlem hâdistir, yani sonradan yaratılmıştır. Ona göre âlem, cevher (a’yân) ve arazlardan oluşur. Cisimler ya hareket ya da sükûn (hareketsizlik) halindedir. Aynı anda her ikisinin bir cisimde bulunması imkânsızdır. Bu durum, bu hallerden birinin sonradan var olduğunu gösterir ve dolayısıyla cismin de yaratılmış olduğunu ispat eder. Kur’an’da Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu bildirilir. Bu, âlemin sonradan yaratıldığını destekler.[56] Cevherler başka varlıklara bağlı olarak algılanır; oysa ezelî olan kadim varlık, hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Cevherlerin başka varlıklara muhtaç olması, onların yaratılmış olduğunun delilidir. Mâtürîdî, bu argümanları kullanarak, âlemin sonradan yaratıldığı sonucuna varır ve bunun, bir yaratıcının (Allah’ın) varlığını zorunlu kıldığını savunur.[57]

Şii kelam alimlerine gelecek olursak; İslam tarihi boyunca, Şiilik mezhebi içerisinde aşırıya kaçan bazı gruplar ortaya çıkmıştır. Bu gruplara genel olarak “Gulat” (غُلاة) denir. Gulat, kelime anlamıyla "aşırılığa kaçanlar" demektir ve İslâm'ın temel akidelerine aykırı şekilde Hz. Muhammed, Hz. Ali ve İmamlar hakkında aşırı yüceltici inançlara sahip olan Şiî fırkalarını ifade eder. Gulat-ı Şia’ya göre, âlemin yaratılışı ve yönetimi Allah tarafından Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye ve onların soyundan gelen imamlara devredilmiştir. Bu kesimler imamlara ilahi nitelikler atfederler ve onları yalnızca dini liderler değil, aynı zamanda yaratıcı ve idareci olarak görürler. Onlara göre, imamlara ilahi güçler bahşedilmiştir ve âlemin düzenini sağlama yetkisine sahiptirler. Diğer bir aşırı görüşte, Hz. Ali'yi ve onun soyundan gelen imamlara “ulûhiyet” (tanrısallık) atfedecek kadar yüceltirler. Bu inançlara göre, imamlara âlemi yaratma, düzenleme ve kontrol etme yetkisi verilmiştir. Onlar, imamların sadece rehber değil, aynı zamanda doğrudan ilahi kudrete sahip olduklarını iddia ederler.[58] Diğer bir aşırı Şiî grupları, Hz. Muhammed, Hz. Ali ve İmamların Allah’ın yeryüzündeki vekilleri olduklarını ve Allah’ın iradesini temsil ettiklerini ileri sürerler. Bu bağlamda, âlemin yaratılışı ve idaresinin Allah tarafından bu kutsal şahsiyetlere devredildiğine inanırlar. Bu aşırı guruba Mufevvida adı verilir[59]  

Aşırı uç fikirlerin dışında genel olarak Şii kelam alimlerine göre alemin yaratılış süreci Eş’ari ve Maturidi ile benzerlik gösterir bununla beraber imamet anlayışıyla onlardan ayrılmaktadır bunun dışında kısaca özetlemek gerekirse Şiî kelam alimleri, âlemin yaratılışı konusunda Ehl-i Sünnet ile büyük ölçüde benzer düşüncelere sahiptir. Ancak, İmamet inancı çerçevesinde, Allah’ın yaratma fiilinin hikmetle ve rehberlikle bağlantılı olduğunu vurgularlar. Bu bağlamda, yaratılış süreci sadece fiziksel âlemi değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki rehberliği de içermektedir

Kelam ekolleri ile alakalı vermiş olduğumuz bu temel görüşler neticesinde şunları söyleyebiliriz:

·        Aşırı Şii görüşlerin dışında neredeyse tüm mütekellimlerin ortak görüşü alemin yaratılışını Tek ve Biricik olan Allah’ın iradesine bağlı olarak açıklar

·        Tek olan tanrı yani Allah, ezeli, başlangıcı ve sonu olmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak yegane varlıktır.

·        Tüm kainat, hiçlikten ve sonradan Allah tarafından yaratılmıştır.

·        Yaratılan her varlık Muhdistir, yani bir başlangıcı vardır ve kendisini yaratan tek bir ilaha bağlıdır. Bu yönüyle acizdirler.

·        Hemen hemen tüm mütekellimler Kur’an ve Sünnetten aldıkları rivayeten hareketle kainatın yaratılışını Kur’an ve Hadisler çerçevesinde açıklar, örneğin Kainatın altı günde yaratılması, yeryüzü ve gökyüzünün birbirinden ayrılması, ilk insanın Adem ve Havva olması vs. gibi temel inançlara vurgu yaparlar. Bu dini rivayetler, yaratılışın temel ilkelerini belirlerken, kelamcıların akıl yürütmeleri de bu çerçeveye dayandırılmıştır.

Kelâm ekollerinin, Allah’ın varlığı ve âlemin yaratılışı konusundaki yaklaşımları, İslam’ın tevhid (Allah’ın birliği) inancını koruma ve geliştirme çabalarının bir parçasıdır. İlahi sıfatlar, yaratılış, kader ve irade gibi konularda farklı görüşler geliştirilmiş olsa da bu ekollerin ortak noktası, Allah’ın mutlak yaratıcı ve âlemin tek sahibi olduğunun altını çizmeleridir. Aşırı Şiî grupların dışında, İslam kelamcıları için, âlemin yaratılışı konusunda en nihai otorite Allah’ın iradesidir ve bu irade Kur’an ve Sünnet doğrultusunda şekillendirilmiştir.

Bu çerçevede, kelâm ilmi hem akıl hem de nakil (vahiy) yöntemlerini kullanarak İslam inanç sistemini savunmak ve açıklamak için geliştirilmiş bir ilim dalı olarak büyük bir öneme sahiptir.


 

2.      MUTASAVVIFLARIN (TASAVVUF ALİMLERİNİN) ALEMİN YARATILIŞI İLE ALAKALI GÖRÜŞLERİ.

Mutasavvıflara göre yaratılış, bir anlık bir olay değil, sürekli bir süreçtir (tecdid-i halk). Allah, her an yaratmakta ve varlıkları yeniden var etmektedir, "O, her an yeni bir iştedir"[60] Tasavvufilik, İslam düşüncesinde yalnızca zahiri bilgiyle yetinmeyip, Allah ve evren arasındaki ilişkide derin bir manevi boyut arayan bir yaklaşımı temsil eder. Tasavvuf ehli, yaratılış konusunu sadece zahiri anlamda değil, aynı zamanda bâtıni (içsel, derin) yönleriyle ele alır. Yaratılışın mahiyeti ve Allah’ın varlıkla olan ilişkisi üzerine tasavvufi düşünceler, Kur’an ve Sünnet'e dayansa da bu anlayışın arka planında irfani ve mistik bir perspektif yer alır.[61] Bu konuda tasavvuf anlayışında beş farklı görüş ön plana çıkmıştır:

Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği): İbnü’l-Arabî başta olmak üzere birçok mutasavvıf, "Vahdet-i Vücut" (Varlığın Birliği) doktrinini geliştirmiştir. Bu görüşe göre, Allah’tan başka gerçek anlamda var olan bir şey yoktur; tüm yaratılmışlar, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi olarak varlık bulmuştur. Evren ve içindeki varlıklar, Allah’ın yansıması (mazharı) olarak kabul edilir. Yani, yaratılış, Allah’ın kendi varlığını tezahür ettirmesi olarak görülür. Dolayısıyla, âlem ezelden beri Allah’ın ilminde mevcut olup, zamanla tecelli ederek varlık sahnesine çıkmıştır.[62]

Vahdet-i Şuhut (Görüş Birliği): Vahdet-i Şuhut ise, özellikle İmam Rabbani gibi mutasavvıflar tarafından savunulmuştur. Bu görüş, varlığın birliğini kabul ederken, Allah ile evrenin mutlak bir özdeşlik içinde olmadığını belirtir. Mutasavvıflar, Allah’ı görmek (Şuhut) suretiyle, yaratılışın hakikatini idrak etmeye çalışırlar. Yani, görünen her şey Allah’ın bir yansıması olsa da Allah, yarattığı şeylerle aynı değildir. Varlıklar, sadece Allah’ın varlığını idrak etmeye yönelik birer aynadır.[63]

Yaratılışın Sebebi, Aşktır: Tasavvufta yaratılış, aşk kavramı çerçevesinde de ele alınır. Bu görüşü savunanlara göre göre, Allah’ın yaratma fiilinin temel sebebi, kendi güzelliğini ve kudretini tecelli ettirmek ve tanınmak istemesidir. Meşhur bir kutsi hadiste, Allah şöyle buyurur: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim ve varlıkları yarattım.”[64] Buna göre, aşk ve tanınma arzusu, âlemin yaratılışının temel nedenidir. Her şey, Allah’ın güzelliğinin ve cemalinin bir yansıması olarak varlık bulmuştur.[65]

Zahiri ve Batınî Yaratılış Tasavvuf: yaratılışı zahiri (dış) ve bâtıni (iç) boyutları ile ele alır. Zahiri yaratılış, görünen maddi âlemi ifade ederken, bâtıni yaratılış, kalpte ve ruhlarda gerçekleşen manevi bir süreçtir. Bu görüle mensup mutasavvıflar, insanın yaratılış amacının Allah’ı tanımak ve O'na yakınlaşmak olduğunu savunurlar. Yaratılışın bâtıni boyutunda insan, nefsini terbiye ederek ve ruhunu arındırarak, Allah’a yaklaşır ve hakikati idrak eder.

İnsan-ı Kâmil (Olgun İnsan) Kavramı Tasavvuf, insanı yaratılışın zirvesi olarak görür. Onlara göre, insan, Allah’ın isim ve sıfatlarının en mükemmel tecellisine sahip olan varlıktır. Bu yüzden insan, kâinatın özü ve özeti (mikrokosmos) olarak kabul edilir.[66] İnsan-ı Kâmil kavramı, insanın ruhsal kemale erip, Allah’ın nurlarıyla aydınlanarak hakikat yolculuğunu tamamlamasını ifade eder. Bu süreçte, insan, Allah’ın varlığını ve birliğini tam manasıyla idrak eder.

Kısaca özetlemek gerekirse Mutasavvıfların yaratılış anlayışı, derin bir mistik tefekkür ve aşk temelli bir yaklaşıma dayanır. Tasavvuf ehli, yaratılışı sadece zahiri bir olay olarak değil, aynı zamanda Allah’ın kudretinin ve cemalinin bir tecellisi olarak görür. Tüm âlem, Allah’ın yüce varlığının bir yansıması olup, insan bu âlemin en değerli parçasıdır. Yaratılışın nihai amacı ise, Allah’ın bilinmesi ve O'na yakınlaşılmasıdır. Bu perspektiften bakıldığında, tasavvufî düşünce, yaratılışı hem kozmolojik hem de manevi bir boyutta ele alarak, insanın varoluşunu daha derin bir anlamla donatır.


3.      İSLAM FİLOZOFLARININ ALEMİN YARATILIŞI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

İslam filozofları, yaratılış konusunu akıl, metafizik, ontoloji ve kozmoloji bağlamında ele almışlardır. İslam felsefesinde, yaratılışın mahiyeti, evrenin varlık sebebi ve bu varlıkların varlıklarının nasıl ortaya çıktığı gibi temel sorulara çeşitli felsefi yaklaşımlar getirilmiştir. Bu düşünceler, İslam kelamı, tasavvuf ve İslam mantığı gibi diğer ilimlerle de etkileşim halindedir. Birçok İslam filozoflarına karşın en çok tanınan üç filozofun yaratılış hakkındaki görüşlerini birkaç ana başlık altında inceleyebiliriz:

Fârâbî (Al-Farabi) ve Aristotelesçi Yaratılış: Fârâbî, yaratılış hakkında Aristoteles’in etkisinde kalmış bir düşünürdür. Ona göre, evrenin varlığı bütünsel bir ilahi düzenden çıkar. Evrenin yaratılması bir zorunluluk değil, bir ilk nedenin (Allah) iradesinin tecellisiyle meydana gelir. Allah mutlak varlık, ezeli ve ebedidir. Varlıklar Allah’ın ilk akıldan ortaya çıkarak, bir bütünlük içinde varlık kazanır. Yaratılış, bir ilk akıl (Active Intellect) tarafından sürekli olarak teşekkül eder ve her şey bu ilk akıl aracılığıyla varlık bulur. Her şey Allah’tan türetilen bir akıl silsilesiyle şekillenir. Her bir varlık, bir önceki varlıktan türetilmiş bir şekilde varlık kazanır. Yani, yaratılış bir zincirleme şekilde gerçekleşir.[67]

İbn Sina (Avicenna) ve Varlık Felsefesi: İbn Sina, metafizik ve ontoloji alanında derinleşmiş bir filozoftur. Yaratılış konusunda, "varlık" kavramını temele alır ve her şeyin Allah’tan türediğini savunur. Allah varlığının "kendi varlığı" her şeyden önce gelir ve Allah, bütün varlıkların ilk nedenidir. Allah’ın varlığı, zorunludur, yani O’ndan başka hiçbir varlık zorunlu değildir. Allah’ın varlığı kadim ve ebedidir, tüm diğer varlıklar ise hâdis (sonradan olmuş) ve muhtaç varlıklardır. İbn Sina, evrenin yaratılışını "şuurlu bir sıralama" ile açıklar. Yaratılış, Allah’ın ilk akıldan, sonra akıldan ruh, doğa ve maddi varlıklar şeklinde bir sıralama ile devam eder. Bu akılcı yaratılış modeli, doğadaki düzenin ve varlıkların bir ilahi zekâdan kaynaklandığını vurgular. Yaratılış, İbn Sina için Allah’ın iradesinin bir sonucu olup, Allah’ın varlığını dışındaki her şey yaratılandır.[68]

İbn Rüşd: Aristotelesçi felsefeyi savunmuş ve yaratılış üzerine akılcı bir yaklaşım geliştirmiştir. İbn Rüşd, evrenin ezeli ve kadim olduğunu savunur. Ona göre, evrenin yaratılmadığı, kendi kendine var olduğu görüşü, filozofların en doğru düşüncesidir. Allah her şeyin ilk nedeni olsa da yaratılış bir bütünsel bir başlangıcın sonucu değildir. Aksine, evren ezelîdir, sonsuz bir döngü içinde sürekli olarak yeniden şekillenir. İbn Rüşd, doğa yasalarının Allah’ın koyduğu ilkelere dayandığını savunur ve doğanın işleyişi, Allah’ın ilk akıl ile ilgili ilişkisini gösterir.

İslam filozofları, genellikle yaratılışın akıl ve ilahi akıl ile uyumlu bir şekilde varlık bulduğunu savunurlar. Bu bağlamda yaratılışın temeli şu ilkeler etrafında şekillenir: Varlıklar Arasında İlişki, Yaratılış, Allah’ın kudretinden türemiş bir varlıklar silsilesidir. Her bir varlık, bir öncekinden türemiştir. Bu, Aristotelesçi neden-sonuç ilişkisi ile açıklanır.[69] Kadim ve Hâdis Varlıklar, Allah, kadim (ezeli ve ebedî) bir varlıkken, evrenin yaratılışı hâdis (sonradan olmuş) varlıklara dayanır. Evrenin varlık bulması, Allah’ın ilk akıldan yaratıcı gücüyle mümkündür.[70] İlk Akıl Yaratılış, Allah’ın ilk akıl olarak tanımlanan bir ilk varlık aracılığıyla gerçekleşir. Bu akıl, evrenin her yönünü ilahi bir düzen içerisinde varlıklandırır.[71]

İslam filozoflarının çoğu, evrenin yaratılışını Allah’ın iradesine dayandırır, ancak bu irade bir zorunluluk değildir. Allah’ın yaratıcı iradesi, mükemmel bir varlık olarak başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan evreni yaratma yetisine sahiptir. Yaratılışın amacı, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellisi olarak görülür. Her şey, Allah’ın varlık sıfatlarını tanıyacak şekilde düzenlenmiştir. İbn Sina gibi filozoflar, yaratılışı ilahi bilgelik ve hikmetle açıklamışken, Fârâbî daha çok akılcı bir metafizik sistem kurmuştur.

Genel bir bakışla özetleyecek olursak İslam filozoflarının yaratılış hakkındaki görüşleri, genellikle metafizik, ontolojik ve akılcı temeller üzerine inşa edilmiştir. Evrenin yaratılışı, Allah’ın ilk akıl ve yaratıcı kudretinden türemiş ve Allah’ın bütünsel hikmeti ile varlık kazanmıştır. Felsefi akıl, yaratılışın doğruluğunu ve düzenini açıklar, ancak her filozof bu yaratılışı farklı perspektiflerden değerlendirmiştir. Sonuç olarak, yaratılış hem felsefi hem de mistik bir düzeyde, Allah’ın mutlak iradesi ve hikmeti ile açıklanır.


 

SONUÇ

İslam düşüncesinde yaratılış konusu, farklı disiplinler ve bakış açılarıyla derinlemesine ele alınmıştır. Kur'an ve Sünnet'in rehberliğinde, sahabeler, kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflar, yaratılışın mahiyeti ve Allah'ın kudreti üzerine çeşitli düşünceler geliştirmişlerdir. Bu çok yönlü perspektif, İslam'ın temel inançlarını ve tevhid anlayışını zenginleştirmiştir.

İslam alimleri, yaratılış konusunu ele alırken farklı disiplinlerden yararlanmışlardır. Kelamcılar, akıl ve mantık yoluyla Allah'ın varlığını ve yaratılışın hikmetini savunmuş; mutasavvıflar, manevi ve mistik boyutlarıyla yaratılışı anlamaya çalışmış; filozoflar ise metafizik ve ontolojik temellerle yaratılışın mahiyetini açıklamışlardır. Bu çeşitli yaklaşımlar, İslam düşüncesinde geniş ve zengin bir literatürün oluşmasına katkı sağlamıştır. Onların alimlerinin yaratılış konusundaki görüşleri, tevhid inancını güçlendirme çabasında önemli bir rol oynamıştır. Allah'ın birliği ve kudreti üzerine yapılan vurgular, Müslümanların inançlarını pekiştirmiştir. Günümüz İslam düşüncesinde de bu görüşler, modern bilim ve felsefi yaklaşımlarla yeniden yorumlanarak, İslam'ın temel inançlarının anlaşılmasına ve savunulmasına katkıda bulunmaktadır. Bu bağlamda, yaratılış konusundaki tartışmalar, İslam'ın dinamik ve sürekli gelişen bir düşünce sistemi olduğunu göstermektedir.


 PDF OLARAK İNDİR

KAYNAKLAR

  Kitaplar ve Makaleler:

  • Özdemir, Muammer. "Mağara Resimleri Bize Ne Anlatır? Paleolitik Çağ Mağara Resimleri Bağlamında Tarih Öncesi İnancına İlişkin Bazı Sorgulamalar." s. 4.
  • Kramer, Samuel Noah. Sümer Mitolojisi. Sayfa 80-90.
  • Heidel, Alexander. Enuma Eliş: Babil Yaratılış Destanı. Sayfa 12-20.
  • Çizikci, Semih Yaşar. "Asur ve Babil Mitolojisi."
  • Yıldırım, Ercüment. "Eski Mısır’daki Memfis Teolojisine Göre Yaratılış Anlayışı ve Tanrısal Hiyerarşinin Düzenlenmesi."
  • Adam, Baki (Editör). Dinler Tarihi El Kitabı. Alıcı, Mehmet. "Mecusilik." Sayfa 244-246.
  • Tekin, Dilâ Baran. "Mani ve Öğretileri."
  • Yazır, Mehmet. "Hz. Ömer’in İçtihatlarının Fıkhi İlkelerdeki Karşılığına Kısa Bakışlar."
  • Karaalp, Cahit. "Hz. Âdem’in Yaratılışı, İnsanlığın Çoğalması ve Diğer Yaratılış Meselelerinin Kur’an Açısından Değerlendirilmesi."
  • Urgenç, Mustafa. "Ezelî Kelâmullah Olma Açısından Kur’an’ın Mahiyeti."
  • Arslan, Hulusi. "Yaratma ve Gâyelilik Bağlamında Mutezilenin Fayda Teorisi."
  • Aydın, Hüseyin. Eş’arî’nin İrade, Kesb ve Yaratma Teorisi. s. 84.
  • Esen, Muammer. "Matûridî'nin Bilgikuramı ve Bu Bağlamda Onun Alem, Allah ve Kader Konusundaki Görüşlerinin Kısa Bir Tahlili." s. 5.
  • Oral, Osman. "Mâtürîdî’de Akıl ve Yaratılış Hikmeti."
  • Yıldırım, Ali. "Tasavvuftaki Sürekli Yaratılış Nazariyesinin Mevlânâ’nın Şiirlerindeki İzleri."
  • Işık, Hilmi. "Farabi’de Kozmolojik Anlayış."

Kur'an Ayetleri:

  • Enbiya Suresi, 21:30.
  • Alak Suresi, 96:1-5.
  • Ankebut Suresi, 29:20.
  • Araf Suresi, 7:54.
  • Hac Suresi, 22:47.
  • Zümer Suresi, 39:5.
  • Secde Suresi, 32:4.
  • Rum Suresi, 30:26-27.
  • Rad Suresi, 13:3.
  • Nebe Suresi, 78:12.
  • Nur Suresi, 24:45.
  • Rahman Suresi, 55:29.

Hadis Kaynakları:

  • Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk (Yaratılışın Başlangıcı Kitabı), 1. Bab, Hadis No: 3020, 2972, 3031.
  • Sahih-i Müslim, Kitâbu’l-İman, Hadis No: 350, 50.
  • Tirmizi, Kitâbu'l-Birr, Hadis No: 3269.
  • Tirmizi, Kitâbu’l-Tefsir, Hadis No: 3171.
  • Sahih-i Buhari, Kitâbu’l-Birru ve’l-Sıla, Hadis No: 5971.

Online Kaynaklar:

Not:

·        Kur’an Mealleri: “Talat Koçyiğit” “Kur’an-ı Kerim Türkçe Meallisi” Hüner Yayınları, Derleme: Tekin Mıhçı

·        Tüm hadisler, şamile.org ve islamiokul.com, sitesinden alınmıştır.



[1] Muammer Özdemir, Mağara Resimleri Bize Ne Anlatır? Paleolitik Çağ

Mağara Resimleri Bağlamında Tarih Öncesi İnancına

İlişkin Bazı Sorgulamalar, sayfa: 4

[2] Samuel Noah Kramer “Sümer Mitolojisi” Sayfa: 80-90

[3] Kur’an-ı Kerim, Enbiya, XXI, 30

[4] Alexander Heidel, “Enuma Eliş, Babil Yaratılış Destanı”, sayfa: 12-20.

[5] Semih Yaşar Çizikci, “Asur ve Babil Mitolojisi.”

[6] Ercüment Yıldırım, “Eski Mısır’daki Memfis Teolojisine Göre Yaratılış Anlayışı ve Tanrısal Hiyerarşinin Düzenlenmesi”

[7] https://www.kadimzamanlar.com/hitit-mitolojisi-kaynaklari-ve-etkileri/

[8] “Yeni Rehber Ansiklopedisi”, 13. Cilt, Mecusilik Maddesi, Türkiye Gazetesi Yayınları.

[9] Editör Baki Adam, “Dinler Tarihi El Kitabı”, Mehmet Alıcı, Mecusilik, sayfa: 244-246

[10] Dilâ Baran Tekin, "Mani ve Öğretileri"

[11] https://kalemlik.yildizik.org/yunan-mitolojisi/

[12] https://kalemlik.yildizik.org/yunan-mitolojisi/

[13]https://www.harran.edu.tr/sayfa.aspx?st=haber&sid=11765#:~:text=%C4%B0br%C3%A2him'in%20ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20d%C3%B6nem%20i%C3%A7in,y%C4%B1llar%C4%B1%20aras%C4%B1nda%20ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1%20s%C3%B6ylemek%20m%C3%BCmk%C3%BCnd%C3%BCr.

[14] Tevrat, Genesis, bölüm: 1-3.

[15]https://turk.injil.me/2012/09/22/history-of-the-israelites-did-the-curses-of-musa-pbuh-come-to-pass/?gad_source=1&gclid=Cj0KCQiA88a5BhDPARIsAFj595jahb9LwleDjUg2skNiOviDhSptBFKcjzGITSTzagIxHiYLovPK3wYaAlFsEALw_wcB

[16] https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/deportations

[17] https://islamansiklopedisi.org.tr/teslis

[18] Hadisi şerif ekle

[19] Her ne kadar Amerikalı Astronom Edwin Hubble tarafından öne sürüldüğü bilinse de Belçikalı bir rahip olan Georges Lemaitre ondan iki yıl önce makalesini Louvain Katolik Üniversitesi’nde yayımlamıştır.

[20] Alak suresi: 96:1-5

[21] Ankebut Suresi, 29:20

[22] Araf Suresi, 7:54

[23]  Hac Suresi, 22:47

[24] Enbiya Suresi, 21:30

[25] Zümer Suresi, 39:5

[26] Secde Suresi, 32:4

[27] Rum Suresi, 30:26-27

[28] Rad Suresi, 13:3

[29] Nebe Suresi, 78:12

[30] Nur Suresi, 24:45

[31] Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk (Yaratılışın Başlangıcı Kitabı), 1. Bab, Hadis No: 3020

[32] Sahih-i Müslim, Kitâbu’l-İman, Hadis No: 350

[33] Sahih-i Muslim, Kitâbu’l-Imân, Hadis No: 50

[34] Tirmizi, Kitâbu'l-Birr, Hadis No: 3269

[35] Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk, 1. Bab, Hadis No: 2972

[36] Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk, Hadis No: 3031

[37] Tirmizi, Kitâbu’l-Tefsir, Hadis No: 3171

[38] Sahih-i Buhari, Kitâbu’l-Birru ve’l-Sıla, Hadis No: 5971

[39] “Hz. Peygamber’in amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında yer alan sahabe.” https://islamansiklopedisi.org.tr/ibn-abbas

[40] Araf Suresi, 7:54

[41] Elmalılı Hamdi Yazır “Hak Dini Kuran Dili” Araf Suresi

[42] Mehmet Öztürk, “Hz. Ömer’in İçtihatlarının Fıkhi İlkelerdeki

Karşılığına Kısa Bakışlar

[43] Cahit Karaalp ”Hz. Âdem’in Yaratılışı, İnsanlığın Çoğalması ve Diğer Yaratılış Meselelerinin Kur’ân Açısından Değerlendirilmesi

[44] https://feyyazmedresem.com/2-ibni-mesud-hazretleri-tespihe-karsi-miydi.html

[45] İslam Ansiklopedisi, ABDULLAH b. SELÂM maddesi

[46] T.D.V. Ansiklopedisi, “Ehl-i Hadis” Maddesi

[47]  T.D.V. Ansiklopedisi “Ehl-i Rey” Maddesi

[48] Diyanet İslam ansiklopedisi, “KELÂM” maddesi

[49] T.D.V. Ansiklopedisi “MUTEZİLE” Maddesi

[50] Diyanet İslam ansiklopedisi, “KELÂM” maddesi

[51] Mustafa Urgenç “Ezelî Kelâmullah Olma Açısından Kur’an’ın Mahiyeti”

[52] Hulusi Arslan “Yaratma ve Gâyelilik Bağlamında Mutezilenin

Fayda Teorisi

[53] T.D.V. İslam Ansiklopedisi “EŞ‘ARİYYE” Maddesi

[54] Hüseyin Aydın “Eş’arî ‘nin İrade, Kesb ve Yaratma Teorisi” s.84

[55] T.D.V. İslam Ansiklopedisi “MÂTÜRÎDİYYE” Maddesi

[56] MUAMMER ESEN “Matûridî'nin Bilgikuramı ve Bu Bağlamda Onun Alem, Allah Ve Kader Konusundaki Görüşlerinin Kısa Bir Tahlili” s. 5

[57] Osman Oral “Mâtürîdî’de Akıl ve Yaratılış Hikmeti

[58] T.D.V. İslam Ansiklopedisi “TEFVÎZ” Maddesi

[59] T.D.V.  İslam Ansiklopedisi “MÜFEVVİDA” maddesi

[60] Rahman, 55:29

[61] https://www.yabende.com.tr/tasavvuf-ve-yaratilis/

[62] T.D.V. İslam Ansiklopedisi, “YARATMA” Maddesi

[63] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/vahdet-i-suhud

[64] Acluni, “Keşfü'l-Hafa”, II, 132

[65] Ali Yıldırım “Tasavvuftaki Sürekli Yaratılış Nazariyesinin Mevlânâ’nın Şiirlerindeki İzleri”

[66] T.D.V. Ansiklopedisi “İNSÂN-ı KÂMİL” Maddesi.

[67] Hilmi Işık “Farabi’de Kozmolojik Anlayış

[68] T.D.V. İslam Ansiklopedisi “ANÂSIR-ı ERBAA” Maddesi

[69] Muharrem Tosun “Aristoteles’in Dört Neden Kuramının Çeviribilim Alanındaki Kuramsal Yaklaşımlara Etkisi

[70] T.D.V. İslam Ansiklopedisi “Yaratım” Maddesi

[71] Hilmi Işık “Farabi’ye göre Kozmolojik Anlayış”









0 Yanıt "Alemin Yaratılışı Hakkında İslam Bilginlerinin Görüşleri : Hilmi Işık"

Yorum Gönder

Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...

Iklan Atas Artikel

Iklan Tengah Artikel 1

Iklan Tengah Artikel 2

Iklan Bawah Artikel