Alemin Yaratılışı Hakkında İslam Bilginlerinin Görüşleri : Hilmi Işık
ÖZET
Alemin yaratılışı, kâinatın oluşumu insanların kadim
tarihlerinden bu yana hep merak konusu olmuştur. Doğal olarak dinlerin de
düşünce temellerini oluşturmaktadır, İslam peygamberlerinin sonuncusu olan
Hazreti Muhammed’den itibaren bu konuda onun tebliğ etmiş olduğu tevhid inancı
çerçevesinde birçok sahabe ve İslam bilginleri, düşüncelerini Kur’an ve Sünnete
dayandırarak alemin yaratılışını, bilgi birikimlerine, uzmanlık alanlarına,
yaşadığı dönemden etkilendikleri yönteme ve ortama göre çeşitli şekillerde
farklı görüşler ortaya koyarak yorumlamışlardır. Filozoflar akıl yürütme ve
mantık kullanarak kâinatın yaratılışını yine tevhit temellerine oturtarak anlamaya
çalışmışlar, örneğin, İbn-i Sina,
Farabi, kindi gibi Müslüman filozoflar antik Yunan felsefecileri olan Aristo ve
Platon’un görüşlerinden etkilenerek farklı bir mahiyet katmışlardır. Kelamcılar
düşüncede akıl yürütme ve mantığı kullanarak dini rivayetleri inceleyerek İslam
inancını savunma gayesiyle farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Mutasavvıflar yaratılışın
tanrının sıfatlarının bir yansıması, bir lütfu olduğunu savunmuşlardır. Kısaca Sahabeler,
filozoflar, kelam alimleri, mutasavvıflar ve birçok İslam alimleri ortaya
koyduğu farklı görüşlerle geniş bir literatürün oluşmasına katkı
sağlamışlardır.
Anahtar kelimeler: Tanrı, Yaratılış, Kur’an, Sünnet, Alem,
Felsefe, Kelam, Tasavvuf.
ABSTRACT
The concept of creation has been a subject of profound
interest and inquiry within Islamic thought, encompassing a multifaceted
perspective. This study explores the diverse viewpoints of Islamic scholars
from various disciplines, including theology, philosophy, and mysticism, on the
creation of the universe. It highlights the contributions of different Islamic
scholars who have developed an extensive body of literature on this topic,
drawing from the Quran and Sunnah, as well as their own intellectual traditions.
The study examines the perspectives of early Islamic
scholars, such as the Sahabah (companions of the Prophet Muhammad), who based
their views on the Quranic revelations and the teachings of the Prophet. It
also delves into the theological debates of the Mutakallimun (theologians), who
used rational arguments to defend and explain the concept of creation.
Additionally, the study explores the mystical interpretations of the Sufis, who
viewed creation as a manifestation of God’s attributes and a means to understand
the divine.
Furthermore, the philosophical contributions of Islamic
philosophers like Al-Farabi, Ibn Sina (Avicenna), and Ibn Rushd (Averroes) are
analyzed, showcasing their efforts to reconcile Greek philosophical traditions
with Islamic teachings. These philosophers provided metaphysical and
ontological explanations for the creation of the universe, emphasizing the role
of the divine intellect and the hierarchical structure of existence.
The study concludes by discussing the impact of these
diverse views on contemporary Islamic thought, highlighting how they have
enriched the understanding of Tawhid (the oneness of God) and continue to
influence modern interpretations of creation within the Islamic intellectual
tradition. This comprehensive examination underscores the dynamic and evolving
nature of Islamic thought on the creation of the universe.
Keywords: God, Creation, Universe, Philosophy,
Theology, Sufism, Quran, Sunnah.
GİRİŞ
Gerek evrimsel gerekse yaratılış
açısından insanlar, var oluşlarını, evrenin başlangıcının kaynağını, sebeplerini
ve geleceklerini merak etmiştir, bu konuda çeşitli araştırmalar yaparak
görüşler ortaya koymuşlardır. Çoğu kez yaşadıkları çağda bulundukları ortama,
dönemlere ve şartlara göre hareket etmişlerdir. yazının icadı tarihin
başlangıcı, yazının icadından önce ise tarih öncesi dönem olarak kabul edilir,
bu dönemleri incelediğimizde, her ne kadar yaratılış ile ilgili doğrudan bir
karineye rastlamasak dahi bir çok insan kalıntılarında örneğin Göbeklitepe’ye
işlenmiş resimlerin veya daha öncesinde mağara çizimlerinde tasvir edilen
resimlerin birçok uzamana göre aslında dini ritüellerin bir parçası[1]
olduğunu görmekteyiz, buradan yola çıkarak diyebiliriz ki din kavramı varsa
insanların varoluşlarına, başlangıçlarına ve mahlukatın yaratılmasına
dair görüşler de İnsanların zihninde uyandırdığı merak ve sorgulama da yüksek
bir ihtimaldir. Milattan önceki Tarihi devirleri incelediğimizde tarih öncesine
kıyasla yazının icadı bizlere kâinatın yaratılışı, evrenin başlangıcı ve öncesi
ile alakalı verilerin daha belirgin bir şekilde ulaştığını görebilmekteyiz.
Bilindiği üzere yazı milattan önce 3300 – 3200 yıllarında Sümerler
tarafından icat edilmiştir. Bu dönemde Sümerlerin mitolojilerinde yazıtlarda
evrenin yaratılışına dair ilk yazıtlara ulaşabilmekteyiz. Sümerlerin ilk
yerleşik medeniyet olduğu kabul görülmüş olmakla beraber günümüze dahi
etkilerinden söz etmemiz mümkündür. Dini metinleri olan “Gılgamış, Enkidu ve
Ölüler Diyarı adlı şiirlerinde evrenden önce kaotik düzen “ilksel deniz” adı
verilen su vardı[2] ardından
bu ilksel deniz zamanla yer ve gökyüzünü (Sümerlerde evren kelimesinin
karşılığı yer-gök) oluşturdu, oluşan yer ve gök tanrıların aralarındaki
çekişmesinden dolayı zamanla birbirinden ayrıldı, ardından insanlar ve diğer
varlıklar yaratıldı. İslam dini aynı zamanda önceki tevhid inancını düzenleyici
ve hatırlatıcı görevini üstlenmiştir, bu durumda Sümerlerin tanrılar haricinde
yer ve gökyüzünün bir oluşuyla alakalı benzer bir rivayetin Kuran-ı kerimde
geçmiş olması manidardır “O inkâr edenler görmediler mi ki, gökler ve yer
bitişik idi, biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ
inanmazlar mı?”[3]
her ne kadar Sümerolog olan Samuel Noah Kramer yazmış olduğu Sümer
mitolojisi adlı kitabında “Kozmoloji ve
Kozmogoni. Şimdiye değin öncelikle evrenin yaratılışı üstüne yazılmış bir Sümer
miti ortaya çıkarılmamıştır ve 81-82. sayfalardaki Sümer kozmolojik
varsayımları ve kozmogonisine ilişkin kavramlar hâlâ geçerlidir, ancak
açıklayıcı ve niteleyici bir yoruma gereksinim vardır.” Şeklinde bir görüş ortaya
koymuşsa da belirttiği gibi “Sümer kozmolojik varsayımları ve kozmogonisine
ilişkin kavramlar” günümüzde kabul gören yaklaşımdır. Sümerlilerden sonra
kurulan Babillerin “Enûma Eliş” (Yukarıdayken) yani “Yaratılış Destanı” yaklaşık
1000 satırlık çivi yazısı metninde kâinatın oluşumu ve varlıkların yaratılışı
anlatılmıştır. Buna göre başlangıçta hiçbir şeyin olmadığı dönemlerde Ana, Baba
ve Oğul adı verilen üç adet tanrı vardı, bu tanrılar sırasıyla tatlı su tanrısı
olan tanrı “Apsû”, Tuzlu tanrıçası olan “Ti’âmat” ve iki suyun birleşiminden
doğan sis tanrısı oğul “Mummu” vardı, üç tanrının yapısı sudan oluşmaktaydı,
yani başlangıçta üç tür su vardı. Bu sular birbirlerine karışarak önce uzayı ve
içerisinde sayısız maddeleri oluşturdular, Apsû ile Ti’âmat daha yer ve gök
yaratılmadan evvel bir çift erkek ve kız tanrı doğurdular, aynı tanrılar Apsû
ile Ti’âmat, onlardan sonra ilk ikiz çocuklarından büyüdükçe daha iri bir erkek
ve bir kız olacak tanrı ikizi doğurdular, zamanla gökyüzü, yeryüzü, doğadaki
çeşitli cisimleri simgeleyen tanrılar meydana geldi, yeryüzü ve gökyüzü
yaratıldı, insanlar ve hayvanlar yaratıldı.[4]
Babillerin yaratılış mitolojisini kısaca özetlersek, başlangıçta üç tanrı olan
ana, baba ve sisten oluşan oğulları ilk ana tanrıları oluşturur, kainatın yaratılması
bu ilk tanrıların birbirleriyle etkileşimlerinden meydana gelir, ilkler bu üç
tanrıdan çıkar, Ana, Baba, Oğul. Bir ilahiyatçı ve Asur bilimcisi olan Alexander
Heidel ’in Enuma Eliş adlı kitabından okuduğumuz
bu bilgi doğrultusunda Hristiyanlıkta yer alan teslis inancının, Baba, Oğul ve
Kutsal ruh olan ilk üç tanrıya kısmen benzerlik gösterdiği kanaatine
varmaktayız, Hristiyanlığın doğduğu topraklarda uzun süre Babil ve çeşitli Sami
ırklarının egemenliği altında kalan Filistin bölgesinin, sürgün hayatı yaşayan
Yahudilerin bu medeniyetlerden etkilenip etkilenmediği ilahiyat camiasında
tartışılmış olsa da bizleri ilgilendiren konudan devam edecek olursak Sümerlerden
biraz farklı ancak onlarla benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Bir diğer
Mezopotamya medeniyeti olan Asurlulara gelince; Başlangıçta Aşur, zamanla diğer
tanrılarla etkileşime girerek kâinatı oluşturdular, aynı şekilde başlangıçta
var olan su ve onunla yaratılan bir evren bulunmakta, diğer birçok Sami
mitolojilerinde de benzer özellikler taşıdığını görmekteyiz[5]
Sami ırklarının yanında kuzey Afrika’da bulunan Antik Mısır medeniyeti her ne
kadar coğrafi olarak Mezopotamya’dan farklı bir yerde bulunsa da, çağlara göre üç
farklı yaratılış teorileri genel olarak Sümerler ile benzerlikler gösterir[6].
Bir diğer kadim medeniyet olan Hititliler, Anadolu’da kurulan en eski
uygarlıkların başlarında gelir, onların da yaratılışa bakış açıları,
kültüründen etkilenmiş olduğu Babilliler, dolayısıyla Mezopotamyalılarla benzer
özellikler gösterir.[7]
Antik İranlılar içerisinde milattan önce 551 yılları
arasında adı “Zerdüşt” olan bir peygamber tarafından ortaya çıkan Mecusilik[8]
inancına göre evren Ezeli ve Ebedi olan Ahura Mazda tarafından yaratıldı, altı
aşamada ve dört devirde yaklaşık on iki bin yıllık bir zaman aralığında
yaratılan alem, önce düşünceler ve ruhlar, ardından canlılık alemi yaratıldı.
Zerdüştlük inancı bir diğer adıyla Mecusilik, zaman ve çağa göre inançta farklı
değişimler yaşamıştır. Başlangıçta tek tanrılı olan bu din zamanla çeşitli
medeniyetlerin etkisinde iyilik ve kötülük tanrısı olarak çift tanrılı, düalist
bir yapıya bürünmüştür.[9]
Bu da onların zamanla dini bakış açılarını değiştirmiştir. Bir diğer İrani din
olan Maniheizm milattan önce üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış bir dindir, bu dini
inanışa göre başlangıçta birbirinden farklı iki alem vardı, bunlar karanlık ve
ışıktı, Işık iyilik ve yaşamı, Karanlık ise kötülük ve ölümü temsil ediyordu.
Bu iki alem başlangıçta apayrı bir şekilde varlığını sürdürürken zamanla
karanlığın aydınlığı fark etmesiyle birbirine karıştı, iki alem, karanlık ve
aydınlık birbirleriyle çatışarak evren, dünya ve canlılık meydana gelir.[10]
Buradan anlaşıldığı üzere mani dininin yapısı tıpkı mecusilikteki düalist,
iyilik ve kötülük kavramları, benzerlik gösterir.
Antik Yunan medeniyetinde alemin yaratılışı, var oluşu birçok
farklı fikirlerle karşımıza çıkar, Şamanist ve Pagan (putperest) bakış açısının
yanında felsefi bakış açısı gibi düşünceler ön plandadır. Yunan mitolojisi,
antik Yunan bakış açısı Batı kültürüyle harmanlanan çağımızda belki de inanışlar
arasında en dikkat çeken düşünce olarak gündemimizi meşgul etmektedir. Ayrıca
fikirleri, büyük İskender’in İran bölgesini fethetmesiyle Mecusileri, Yunan
kültürünü benimseyen Romalıların Avrupa ve Ortadoğu’ya haki olmalarıyla hem Avrupa
hem de Ortadoğu dinlerini, ardından İslam’ın yayılmasıyla Ortadoğu’ya hakim
olan Emevîlerle başlayıp Abbasiler ile devam eden tercüme çalışmalarıyla
Müslüman bilginleri de etkilemiştir.[11]
Genel olarak yunan mitolojisinde başlangıçta Khaos (kaos) yani karmaşa, adı
verilen hiçlik vardı, bu dönemde tanrılar, titanlar ya da insanlar bile yoktu, sonraki süreçlerde Mezopotamya
kültürüne benzer bir şekilde iyiliği temsil eden yeryüzü (Gaia) ardından kötülüğü
temsil eden gökyüzü (Uranos) meydana geldi, bu ikisinin birleşiminden çeşitli
tanrılar ve titanlar, gökcisimleri, canlılar ve insanlar meydana geldi.[12]
Milattan önce, tahmini 2000 ila 1400’lü yıllarda Orta
Doğu’da yükselen bu yeni tevhid dini, İbrahim peygamber ile başlayan ve onun
soyundan gelen peygamberler aracılığıyla Filistin ve çevresinde gelişen
Yahudilik idi. İbrahim’in öğretileri, zamanla üç büyük semavi dinin (Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslam) temelini oluşturdu. Bu öğretiler, tek Tanrı inancı
(tevhid) üzerine inşa edilmişti ve çoktanrıcılık (politeizm) ile dolu bir
dünyada oldukça devrim niteliğindeydi.[13]
İbrahim peygambere dair üç büyük dinde yer alan rivayetlerde onun yaşadığı
bölgeyi, dini ve kültürel ortama genişçe yer verilmiştir, bu üç dinin temelinde
Tek tanrı, monoteist bir görüş, peygamberlerle insanlığa ulaştırılan kutsal
kitaplar yer almaktaydı. Bu üç din içsisinden en erken Yahudiliğin konumuz ile
alakalı genel görüşlerini değinmek gerekirse, kutsal kitapları Tevrat’ta, ilk
kısımlarında yazılı Genesis yani yaratılış bölümünde altı aşamada, yaratılış
gerçekleşti. “Başlangıçta ezeli olan “Yehova” yani tanrı vardı ve kaos yani
karmaşayla dolu bir düzenden altı aşamada bu günkü evreni ve içerisinde bulunan
varlıkları yarattı. Birinci gün gök ve yer bitişik olarak yaratıldı, ancak hala
karanlık vardı ve tanrı Yehova “ışık olsun” dedi. Işık karanlıktan ayrıldı,
gündüz ve gece yaratılmış oldu. İkinci gün, gök ve yer suları birbirinden
ayrıldı. Üçüncü gün, yeryüzünde denizler ve kara parçaları ardından nebatat
(bitkiler) yaratıldı. Dördüncü gün, gökyüzünü süsleyen yıldızlar, geceye ışık
veren Ay, gündüzü aydınlatan Güneş yaratıldı, beşinci gün denizde yaşayan
canlıları, gökyüzünde uçan kuşları yarattı. Altıncı gün, Karada yaşayan,
sürüngenleri, evcil ve yabani hayvanları ardından ilk erkek ve ilk kadın insan
yaratıldı. Yedinci gün, dinlenerek bugünü (Pazar) kutsal gün ilan etti.[14]”
Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tevrat, semavi dinlerde kutsal kitapların ilki
kabul edilir, Musa peygamber kendisine iman eden kavmiyle, Mısırdan Sina çölüne
ardından bu günkü “Filistin” topraklarında, “Kenan” diyarında göç etti,
ardından burada Yahudiler gelişerek hem siyasi hem de toplumsal anlamda otorite
kurdular. Kral Davut ve oğlu Süleyman peygamber döneminde en parlak yıllarını
yaşadılar. Kral Süleyman’ın ölümünden bir süre sonra İsrail krallığı adı
verilen devlet, zamanla zayıflayarak parçalandı ve Babillilerin işgaline dek
varlığını sürdürdüler.[15]
Çok tanrılı inancı benimseyen Babilliler, son topraklarını işgal edince tarihte
Yahudilerin “Babil Sürgünü” adı verilen süreç başladı, bu süreçte birçok Yahudi
ülkenin belli topraklarına sürüldü. Zorunlu göç esnasında bazı tarihçiler Yahudilik
dininin değişime uğradığını iddia etmektedir, Pers imparatorluğunun Babil
devletine son vermesiyle yeni yönetim Yahudilere kendi topraklarında yaşama
hakkı verdi. Bu dönemde Daniel adı verilen peygamber ortaya çıktı ve deforme
olduğu iddia edilen Tevrat’ı yeniden düzenledi. Perslere İskender imparatorluğu
tarafından son verilmesinden, Roma imparatorluğu döneminde İsa peygamberin
ortaya çıkışına dek Kudüs ve çevresinde Yahudiler varlıklarını devam
ettirdiler, ardından Hristiyanlığın kurucusu kabul edilen, kutsal kitap
İncil’in kendisine gönderildiği, İsa peygamberin (M.S. 1. YY.) çarmıha
gerilmesiyle başlayan süreç ve sonrasında ortaya çıkan Yahudi isyanlarını
bastırmak amacıyla Pagan roma devleti Musevileri ülkenin farklı topraklarına
sürdüler. İkinci dünya savaşı yani 1945 yılına dek son sürgün dönemi sona erdi.[16]
Günümüz Yahudilerinin içerisinde birçok mezhep ve farklı düşünce hakimdir, bu
konuyu bir sonraki çalışmamıza bırakarak Hristiyanlık üzerinden devam etmeyi
uygun görmekteyiz.
İsa peygamberin doğumu ve İncilin gönderilmesiyle başlayan
süreç İlk Hristiyanların ortaya çıkışına sebep olmuştur, Hristiyanlar Eski ve
Yeni ahit adını verdikleri iki farklı kitap olan Tevrat ve İncil’in her ikisini
de kutsal kabul etmektedir, bu bağlamda Yahudilerle benzer bir şekilde Hristiyanlığa
göre evrenin ve dünyanın yaratılışı, Tevrat’ın (Eski Ahit) Genesis (Yaratılış)
kitabında anlatıldığı şekliyle kabul edilir. Tarihte birçok Hristiyan mezhebi
ve düşünürleri ortaya çıkmış ancak M.Ö. 3-4. Yüzyılda İznik konsilinde alınan
genel karar Hristiyanlığın hemen hemen bütün mezheplerinde günümüzde de kabul
edilen dört farklı İncil, Matta, Markos, Lukas ve Yuhanna versiyonu
benimsenmiştir.[17]
Milattan sonra 571 yılı Muhammed peygamber son İslam
peygamberi ve Müslümanlığın kurucusu olarak Milattan sonra 571 yılı Muhammed
peygamber son İslam peygamberine Müslümanlığın kurucusu olarak ortaya
çıkmasıyla kutsal kitap olan Kur’an-ı Kerim gönderilmiştir. İslam tıpkı Yahudi
ve Hristiyanlığa benzer bir şekilde yaratılışı kabul eder ancak bazı
farklılıklar bulunmaktadır, sonraki başlıklarda değineceğimiz ve çalışmamızın
asıl konusu olan bu meseleyi kısaca özetleyecek olursak, başlangıcı ve sonu
olmayan, tek ve biricik olan “Allah” yani tanrı, hiçlikten[18]
tüm kainatı yedi günde yarattı, fakat Yahudilikte benimsendiğinin tersine o
yorulmadı veya dinlenmedi, tekvin sıfatına sahip olan Allah her an yaratma
halindedir. Birçok İslam mezhebi ve itikadi fırkaları, filozofları genel
itibariyle bu görüşü kabul etmektedir. Orta çağın bitişi, Yeni çağın
başlangıcı, Avrupa’da coğrafi keşiflerle beraber rönesans ve Avrupa’nın bilim
kültür alanından aydınlanması, zamanla tüm dünyayı etkileyerek insanların
kainata bakış açısını değiştirdi. Astronomi ardından alt bilim dalı olan Kozmogoni
bilimi ortaya çıktı, yaratılış ile alakalı fikri yaklaşımlar bilimsel ve
akademik bakış açısı kazandı. Günümüzde son üç yüz yılda her ne kadar gelişen
bilimsel verilerle daha tutarlı yaklaşımlar ortaya koyulsa da örneğin 1927
yılında Georges Lemaitre “Genişleyen Evren” adlı Makalesinde Büyük patlama[19]
teorisini ortaya atsa da, sürekli gelişen ve değişen bilim dolayısıyla
insanlığın fikirleri de bu anlamda evrilmektedir. İslam dini de dahil birçok
dine bakış açımız da bu evrilen fikirden etkilenmektedir. Ancak şu
unutulmamalıdır ki İslam’ın tevhid inancı bağlamında yaratılış konusuna verdiği
önem inançta vazgeçilmez bir bütündür. Bu değişmez kutsal ilke ve kurallar
çerçevesinde çalışmamızda üç farklı alandan inceleyeceğimiz ilk olarak değinmek
isteğimiz konu Kur’an ve Sünnet Perspektifinden objektif olarak ayetleri ve
hadisleri kısaca özetleyelim;
Kur’an ve Sünnet İslam dininde birbirinden ayrılmaz bir bütünlük
arz eder. Hz. Muhammed’in (s.a.v) 23 yıllık peygamberlik döneminde peyderpey
indirilen Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar için ilahi bir rehber niteliğindedir. Bu
rehberlik, sadece Kur’an’ın lafzı ve anlamıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda
Peygamber Efendimizin hadisleri ve sünneti ile desteklenir. Hz. Muhammed
(s.a.v), Kur’an-ı Kerim’in yalnızca bir tebliğcisi değil, aynı zamanda yaşayan
bir örneği olarak da İslam'ın ilkelerini hayatına tatbik etmiş ve ashabına
öğretmiştir. Bu nedenle, hadisler, Kur’an’da yer alan birçok ayetin nasıl
uygulanması gerektiğini, ne şekilde anlaşılması icap ettiğini ve pratik hayata
nasıl yansıtılacağını gösteren en önemli kaynaklardır.
Kur’an-ı Kerim Sözlü bir hitap ve 23 yıllık bir süreçte
peyder pey inmesi hasebiyle, ana temasının da iman odaklı olması dolayısıyla
konular sure ve ayetlerde Tevrat ve İncil’in aksine belli bir sıraya göre
anlatılmamıştır. Hz. Muhammed'in peygamberlik dönemi boyunca karşılaşılan
olaylar, sorular ve ihtiyaçlara cevap verme niteliği taşımaktadır. Bu nedenle,
Kur’an’da konuların işleniş biçimi, Tevrat ve İncil gibi kitaplardan farklı
olarak lineer bir düzen veya zaman sırasına göre değildir. Bu bağlamda farklı
surelerde konumuz ile bağlantılı çeşitli ayetleri aşağıda sizlere aktarmaya
çalışacağız;
“Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı.
Oku, rabbin kerimdir, insana bilmediğini bildiren kalemle yazı yazmayı öğreten O’dur.”[20]
“De ki: Yeryüzünde dolaşın da, yaratılışın nasıl başladığına
bakın...”[21] “Şüphesiz, Rabbiniz gökleri ve yeri altı
günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır.[22]
Ayetiyle Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattığını
bildirilir, Ayette geçen “Altı gün” kelimesi Zahiri yani bizim anladığımız 24
saatlik bir zaman olan gün mü yoksa altı aşama mı, mahiyeti İslam alimlerince
tartışılmış bir konudur örneğin, “Rabbinin katında bir gün, sizin
saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [23]
ayeti, Allah katındaki zamanın, insanın bildiği zamandan farklı olduğunu
vurgular. Ancak bunun literal anlamda altı gün olduğunu düşünen alimler de
vardır.
Bununla beraber Kur’an’da, Allah’ın yerleri ve gökleri
yarattığı, bunların başlangıçta tek bir bütün olduğu, daha sonra ayrıldığı
belirtilir: “O inkâr edenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz
onları ayırdık...”[24]
Bu ayet, İslam alimlerince evrenin yaratılışı ve genişlemesiyle
ilişkilendirilmiştir. Aynı zamanda, modern bilimdeki Büyük Patlama (Big Bang)
teorisi ile bazı benzerlikler taşıdığı düşünülmektedir.
Yaratılış ile alakalı diğer ayetler de;
“O, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüze, gündüzü
de geceye bürüyor. Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir
vakte kadar hareket eder. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok
bağışlayandır.”[25]
Allah gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde
yarattı, sonra Arş’a istiva etti. Sizin O’ndan başka ne bir dostunuz ne de bir
şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünmüyor musunuz?”[26]
“Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur. Hepsi O'na boyun
eğmiştir. O, (evreni) ilk defa yaratır, sonra onu (öldükten sonra) tekrar
diriltir. Bu, O’nun için pek kolaydır.”[27]
“Yeri yayıp döşeyen, onda sabit dağlar ve nehirler var eden,
orada her türlü üründen iki çift yaratıp yetiştiren Allah’tır. Geceyi gündüzün
üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır.”[28]
“Üzerinizde yedi sağlam gök bina ettik.”[29]
“O, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde
sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür. Allah
dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”[30]
Kur’an’ın hitap üslubu, insanları düşündürmek, ibret almak
ve kalpleri etkilemek üzere nazil olmuştur bu yüzden şiirsel bir anlatım,
tekrarlar ve vurgular sıklıkla kullanılır. Sure ve ayetler, yer yer farklı
konular arasında geçiş yapar; ancak her zaman ana tema, Allah’ın birliği,
ahiret hayatı, iman ve ahlaki prensipler üzerine odaklanır. Hadisler de bunlara
binaen Peygamber efendimizin sünnetiyle açıklar niteliktedir.
“…Evvelde Allah vardı, O'ndan önce hiçbir şey yoktu…”[31],
"Allah, her şeyin başlangıcıydı ve her şeyin sonu olacaktır. O, dışta ve
içte (bütün varlıkların her yerindedir). O'na her şeyin ne olduğu ve nasıl
olduğu açıktır."[32]
"Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı."[33]
"Allah, Arş'ı ve kalemi yarattı. O’na yazma emri verdi. Sonra da Arş'ı su
üzerine koydu."[34],
"…Ben (Muhammed), Allah’ın ilk
yarattığı varlık olduğumdan, ilk yaratılan varlık olarak ben her şeyin
başlangıcını temsil ederim…"[35],
"…Allah yeri ve göğü yarattığında, Arş’ı su üzerinde idi. Ve kalemle her
şeyin kaderini yazdı."[36]
"Allah, yerin ve göğün yaratılışını başlattığında, her
şeyin yaratılışı Allah’ın kudretindedir. Yıldızlar ve gezegenler, O'nun
iradesiyle hareket eder."[37],
"Allah, yedi göğü ve onları
çevreleyen yıldızları yarattı. Her bir gök, kendine ait bir görevle
yaratıldı."[38]
Verdiğiniz alıntılara ve hadislerden alınan örneklere
dayanarak, İslam inancına göre yaratılışın Allah’ın kudretiyle gerçekleştiği,
evrenin ve her şeyin başlangıcının O’na dayandığı vurgulanmaktadır. İslam'da
yaratılışın bir bütün olarak, Allah’ın iradesi ve planı doğrultusunda
gerçekleştiği inancı ön plandadır.
Bu hadisler, yıldızlar ve gezegenlerin de Allah’ın
iradesiyle hareket ettiğini ve her bir varlığın, Allah tarafından belirlenmiş
bir görevi olduğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda, bu yaratılışın düzenli bir
şekilde gerçekleştiği de vurgulanmaktadır. Kur'an ve Hadislerden çıkarılacak
önemli mesajlardan biri, yaratılışın her yönüyle Allah’ın mutlak kudretine
dayandığı ve evrenin her parçasının bir amaca hizmet ettiği inancıdır. Bu
bağlamda, yaratılışın başlangıcı, düzen ve amaca uygunluk, İslam’ın temel öğretilerinden
biridir. Kur’an ve Sünnette buna dair yüzlerce örnek bulmak mümkündür, ancak
çalışmamızın bitmesi ve sunulması gereken zaman aralığı nedeniyle burada birkaç
ayet ve hadislerle yetinmek zorunda kaldık.
Erken dönem İslam bilginlerinin Kur'an ve Sünnet
çerçevesinde geliştirdiği düşünceleri, İslam'ın temel öğretilerini anlamaya ve
açıklamaya yönelik önemli katkılar sunmuştur. Bu düşünceler, Kur'an’ın doğru
anlaşılması ve Sünnet’in uygulanması adına çeşitli metotlar geliştirilmiş,
zamanla İslam düşüncesi daha sistematik hale gelmiştir. Sahabeler, İslam’ın ilk
kuşağını oluşturan ve Hz. Muhammed’in öğretilerini doğrudan ondan öğrenmiş olan
kişiler olarak, alemin yaratılışı hakkında da önemli görüşler ortaya koymuşlardır.
Sahabelerin bu konudaki düşünceleri, esas olarak Kur'an ve Sünnet'ten alınan
öğretilerle şekillenmiş olup, İslam’ın temel inançlarına dayanmaktadır. Ancak
doğrudan bir yaratılış teorisi geliştirmektense, Kur'an’daki yaratılış
ayetlerinin açıklamalarına ve Peygamber’in hadislerine odaklanmışlardır.
Sahabeler, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, genel anlamda aşağıdaki
görüşleri benimsemişlerdir. Örneğin İbn Abbas[39]
(kendisi peygamberimizin kuzeni) “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra
Arş’a istiva eden Allah’tır.”[40]
ayetini açıklarken, İbn Abbas, burada geçen "altı gün"ün Allah’ın
takdir ettiği süreyi temsil ettiğini, ancak bu süreyi insanların 24 saatlik gün
anlayışlarıyla kıyaslamamaları gerektiğini belirtmiştir. Kur'an’daki yaratılış
ayetlerini açıklarken, evrenin varlığının başlangıcının Allah’ın dilemesiyle
gerçekleştiğini ifade etmiştir. Bu da onun yaratılış hakkındaki temel
görüşüdür.[41] Ömer
bin Hattab, kendisi İslam halifelerinin ikincisidir, Allah’ın yarattığı her
şeyin belirli bir maksada yönelik olduğunu belirtmiş ve her şeyin, Allah’ın
rahmet ve hikmeti doğrultusunda yaratıldığını vurgulamıştır.[42]Ali
bin Ebu Talib gibi sahabeler, evrenin yaratılışının Allah’ın kudretine
dayandığını ancak detaylarının yalnızca Allah tarafından bilindiğini ifade
etmişlerdir. Bu görüş, insanın yaratılışla ilgili sınırlı bilgiye sahip
olduğuna ve her şeyin nihayetinde Allah’ın takdiriyle meydana geldiğine işaret
etmektedir.[43]Abdullah
bin Mesud gibi sahabeler, yaratılışın insanları Allah’a daha yakınlaştırmak,
O’na ibadet etmeye teşvik etmek için bir vesile olduğunu belirtmiştir.[44]
Bu bakış açısına göre, evrenin varlığı ve yaratılışı, Allah’ın birliğini ve
kudretini anlamak için bir delil olarak görülür.
Abdullah bin selam, Medine civarında bulunan Yahudi bir
ailede dünyaya gelip sonraki zamanlarda Müslüman olmuş ve kendisi tarafından
iman ettikten sonra nakledilen rivayetler, kâinatın ve insanın yaratılışına
dair kendisine nispet edilen bazı bilgiler İslâm âlimleri tarafından
nakledilmiştir.[45]
Görüldüğü üzere Sahabeler, Kur'an ve Sünnet’e dayalı olarak
alemin yaratılışı hakkında, evrenin Allah’ın kudretiyle, bir plan ve düzen
içinde yaratıldığını vurgulamışlardır. Yaratılış süreci, tamamen Allah’ın
iradesine ve bilgisine dayanır. İlk
dönem İslam alimleri de İslami ilimlerde genel olarak rivayet (nakil) odaklı
görüşleri benimseyerek genel anlamda çalışmalarını da bu çerçevede
şekillendirmişlerdir[46]
ancak İbni mesut ve İbni Abbas, Hasan-ı Basri gibi alimler İslam’ın Arabistan
dışında geniş topraklarda yayılması ve farklı kültürlerle etkileşimi
neticesinde görüşlerine Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çalışmalarında kendi
görüşlerine de yer vermiş Rey (Yorum ve akıl) ekolünün temellerini atmışlardır[47]
onların bu konudaki görüşleri, daha sonra İslam düşüncesinin temellerini atan
alimlerin çalışmalarına ışık tutmuş ve evrenin yaratılışıyla ilgili daha
sistematik yorumların gelişmesini sağlamıştır.
Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an-ı kerim, Peygamber
Hz. Muhammedin Sünneti, Sahabe ve Tabiilerin genel görüşlerini bu şekilde
özetledikten sonra çalışmamızı Mütekellim, İslam filozofları ve Mutasavvıfların
bakış açısı olmak üzere üç ana başlık altında ele alacak olursak.
1.
MÜTEKELLİMLERİN (KELAM
ALİMLERİNİN) ALEMİN YARATILIŞI İLE ALAKALI GÖRÜŞLERİ
Kelam ilminin doğuşu, İslam
düşüncesinin ilk dönemlerinde, özellikle 7. yüzyılın sonlarından itibaren,
İslam toplumunun karşılaştığı teolojik, felsefi ve toplumsal sorunlara yanıt
arama sürecinin bir sonucudur. Kelam, Arapça’da "konuşma" anlamına
gelmekle birlikte, İslam düşüncesinde Allah’ın varlık ve birliği, kudret ve
irade gibi metafizik konuları akıl yoluyla tartışan ilim dalı olarak
şekillenmiştir. Kelam, aynı zamanda İslam’ın temel inançlarını savunma ve
teolojik sorunları çözme amacıyla geliştirilmiş bir disiplin olarak da
tanımlanabilir.[48] Kelam
alimlerinin alemin yaratılışı konusundaki görüşleri, İslam düşüncesinde önemli
bir yer tutar. İlk Kelamcılar ve İslam Toplumunun Sorunları İslam’da kelamın
ilk temelleri, İbn Abbas, Muaz bin Cebel, Abdullah bin Mesut gibi sahabelerin
ve tabiinin, inançla ilgili problemleri akıl ve vahiy ışığında çözmeye
çalışmalarıyla atılmıştır. Ancak kelam ilmi, daha çok Ebu Hanife (Ö. 767) ve
tabiin olan Hasan-ı Basri’den ders alan Mutezile mezhebinin kurucusu Vasıl bin
Ata gibi kişilerin sistematik hale getirdiği bir alan haline gelmiştir.[49]
Kelam alimleri, özellikle Allah’ın varlığı, kudreti, evrenin
yaratılışı ve bu yaratılışın mantıki temelleri gibi konularda teolojik
tartışmalar yapmışlardır. Bu tartışmalar, İslam’ın temel inançlarını savunurken
akıl ve vahiy arasında bir denge kurmayı amaçlamıştır. Mütekellimler, yaratılış
meselesini genellikle Allah’ın kudretinin bir tecellisi olarak kabul etmişler,
ancak bu yaratılışın nasıl gerçekleştiği konusunda farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir.[50]
Genel olarak İslam tarihinde erken dönemlerde Mutezile ve
Eş’ari kelamcılar bunlarla beraber yeni ortaya çıkan ilk Şii görüşler ile
sonraki dönemlerde ortaya çıkan Maturidi ekolleri çerçevesinde Alemin
yaratılışı hakkında yaptığımız araştırmaları şu şekilde özetleyebiliriz;
Mutezile Ekolü, Mutezile mezhebi Hasan-ı Basri’nin öğrencisi
olan Vasıl bin Ata tarafından kurulmuş olan Kelam ilminin gelişmesinde büyük
katkısı olan ancak zamanla dönemin siyasi çekişmelerinden dolayı günümüzde
müntesibi bulunmayan itikadi bir mezheptir. Bu mezhebe göre alemin yaratılışı tek,
ezel ve ebed olan Allah tarafından hiçlikten var edilmiştir, alemin varlığı onun
varlığına bağlı olarak yaratılmıştır. Alemin yaratılışı ve düzeni adalet ve
hikmet ilkelerine uygun olarak gerçekleşmiştir. Her yaratımın bir başlangıcı ve
yaratanı vardır, alemin yani mevcudatın yaratılışı hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın
varlığına muhtaçtır bu görüşümüz “Hüdus delili” sonradan var olma kavramıyla
eşdeğerdir.[51] Buradan
özetle, hüdus delilini mümkün varlıklar (varlığı zorunlu olmayan, sonradan
yaratılmış olan şeyler) ve vacibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan, ezeli ve ebedi
Allah) arasındaki ayrım üzerinden açıklamışlardır. Konumuzu İnönü Üniversitesi
İlahiyat fakültesi Profesörü Doktor Hulusi Arslan’ın Şu şekliyle Mutezilenin
Allah’ın Kainatı yaratma konusunda yazmış olduğu makalesinde yer alan özet
kısmıyla alıntılıyoruz. “Allah bir varlığı ya faydalandırmak veya
kendisinden ‚faydalanılmak‛ veyahut her iki gayeyi birlikte gerçekleştirmek
için yaratır. Dünyevi ve uhrevi bütün faydaları içine alan bu teori, en geniş
anlamıyla cömert ve iyilik sahibi tanrının bütün yaptıklarında insanın
faydasını, iyiliğini ve mutluluğunu amaçladığını ifade eder. Mutezile ekolü
Allah’ın fiillerinde mutlaka bir gaye ve hikmetin bulunması gerektiğini söyler.
Çünkü onlara göre, gaye ve hikmetten yoksun fiiller boş ve anlamsızdır.
Mutezile, Allah’ın yaratmasındaki gaye ve hikmetin fayda olabileceğini savunur.
Ancak Allah her bakımdan tam ve mükemmeldir. Bu sebeple Allah faydalanmaya
muhtaç değildir. Öyle ise yaratmadaki fayda insanlara aittir. Bu fayda nihai
anlamda öteki dünyada insanın sonsuz nimetlere kavuşması şeklinde kendini
gösterir.”[52]
Eş‘arî mezhebi; Sünni İslam düşüncesi içerisinde önemli bir
yere sahiptir ve kelam ilminde derin etkiler bırakmıştır. Adını kurucusu Ebu’l-Hasan
el-Eş‘arî’den alan bu kelam ekolüne Mezhep mensupları, ilâhî sıfatlar, kulların
fiilleri ve iman-günah konularındaki görüşlerinden ötürü, karşıtları tarafından
Müşebbihe, Mücbire (Cebriyye) ve Mürcie gibi isimlerle de anılmıştır.[53]
Eş‘arî kelamcıları, cevher-araz (atom-madde) kozmolojisi
temelinde evreni açıklamış ve bu kozmolojiyi Allah’ın irade, kudret ve yaratma
kavramlarıyla uyumlu hale getirmiştir. Eş‘arî ve Mâtürîdî arasında, irade ve
yaratma anlayışları açısından büyük bir farklılık yoktur. Her iki düşünür de
insanın fiillerinde ne zorunlu (determinist) ne de tamamen bağımsız (özgür
iradeli) olduğunu savunur. Ancak Eş‘arî kelam alimleri, Allah’ın fiillerini
insan fiillerinden ayırırken tenzihçi (Allah’ı beşeri niteliklerden uzak tutan)
bir yaklaşım benimsemiştir.
Eş’ari ve Maturidi, bu ayrımı daha anlaşılır ve pratik bir
hale getirerek, Allah’ın fiillerini “yaratma”, insanın fiillerini ise “kesb”
(kazanma) olarak nitelendirirler. Bu ayrım, Allah’ın mutlak yaratıcılığını
vurgularken, insanın irade sahibi bir varlık olduğunu, ancak tüm kudretin
Allah’a ait olduğunu ifade eder.[54]
Adını Kurucusu Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’den alan Maturidiye[55]
itikadi mezhebine mensup kelam alimlerine göre Allah’tan başka tüm varlıklar
demek olan âlem hâdistir, yani sonradan yaratılmıştır. Ona göre âlem, cevher
(a’yân) ve arazlardan oluşur. Cisimler ya hareket ya da sükûn (hareketsizlik)
halindedir. Aynı anda her ikisinin bir cisimde bulunması imkânsızdır. Bu durum,
bu hallerden birinin sonradan var olduğunu gösterir ve dolayısıyla cismin de yaratılmış
olduğunu ispat eder. Kur’an’da Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu bildirilir.
Bu, âlemin sonradan yaratıldığını destekler.[56]
Cevherler başka varlıklara bağlı olarak algılanır; oysa ezelî olan kadim
varlık, hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Cevherlerin başka varlıklara muhtaç olması,
onların yaratılmış olduğunun delilidir. Mâtürîdî, bu argümanları kullanarak,
âlemin sonradan yaratıldığı sonucuna varır ve bunun, bir yaratıcının (Allah’ın)
varlığını zorunlu kıldığını savunur.[57]
Şii kelam alimlerine gelecek olursak; İslam tarihi boyunca,
Şiilik mezhebi içerisinde aşırıya kaçan bazı gruplar ortaya çıkmıştır. Bu
gruplara genel olarak “Gulat” (غُلاة)
denir. Gulat, kelime anlamıyla "aşırılığa kaçanlar" demektir ve
İslâm'ın temel akidelerine aykırı şekilde Hz. Muhammed, Hz. Ali ve İmamlar
hakkında aşırı yüceltici inançlara sahip olan Şiî fırkalarını ifade eder.
Gulat-ı Şia’ya göre, âlemin yaratılışı ve yönetimi Allah tarafından Hz.
Muhammed’e, Hz. Ali’ye ve onların soyundan gelen imamlara devredilmiştir. Bu kesimler
imamlara ilahi nitelikler atfederler ve onları yalnızca dini liderler değil,
aynı zamanda yaratıcı ve idareci olarak görürler. Onlara göre, imamlara ilahi
güçler bahşedilmiştir ve âlemin düzenini sağlama yetkisine sahiptirler. Diğer bir
aşırı görüşte, Hz. Ali'yi ve onun soyundan gelen imamlara “ulûhiyet”
(tanrısallık) atfedecek kadar yüceltirler. Bu inançlara göre, imamlara âlemi
yaratma, düzenleme ve kontrol etme yetkisi verilmiştir. Onlar, imamların sadece
rehber değil, aynı zamanda doğrudan ilahi kudrete sahip olduklarını iddia
ederler.[58] Diğer
bir aşırı Şiî grupları, Hz. Muhammed, Hz. Ali ve İmamların Allah’ın
yeryüzündeki vekilleri olduklarını ve Allah’ın iradesini temsil ettiklerini
ileri sürerler. Bu bağlamda, âlemin yaratılışı ve idaresinin Allah tarafından
bu kutsal şahsiyetlere devredildiğine inanırlar. Bu aşırı guruba Mufevvida adı
verilir[59]
Aşırı uç fikirlerin dışında genel olarak Şii kelam
alimlerine göre alemin yaratılış süreci Eş’ari ve Maturidi ile benzerlik
gösterir bununla beraber imamet anlayışıyla onlardan ayrılmaktadır bunun
dışında kısaca özetlemek gerekirse Şiî kelam alimleri, âlemin yaratılışı
konusunda Ehl-i Sünnet ile büyük ölçüde benzer düşüncelere sahiptir. Ancak,
İmamet inancı çerçevesinde, Allah’ın yaratma fiilinin hikmetle ve rehberlikle
bağlantılı olduğunu vurgularlar. Bu bağlamda, yaratılış süreci sadece fiziksel
âlemi değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki rehberliği de içermektedir
Kelam ekolleri ile alakalı vermiş olduğumuz bu temel
görüşler neticesinde şunları söyleyebiliriz:
·
Aşırı Şii görüşlerin
dışında neredeyse tüm mütekellimlerin ortak görüşü alemin yaratılışını Tek ve
Biricik olan Allah’ın iradesine bağlı olarak açıklar
·
Tek olan tanrı yani Allah,
ezeli, başlangıcı ve sonu olmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak yegane
varlıktır.
·
Tüm kainat, hiçlikten ve
sonradan Allah tarafından yaratılmıştır.
·
Yaratılan her varlık
Muhdistir, yani bir başlangıcı vardır ve kendisini yaratan tek bir ilaha
bağlıdır. Bu yönüyle acizdirler.
·
Hemen hemen tüm
mütekellimler Kur’an ve Sünnetten aldıkları rivayeten hareketle kainatın
yaratılışını Kur’an ve Hadisler çerçevesinde açıklar, örneğin Kainatın altı
günde yaratılması, yeryüzü ve gökyüzünün birbirinden ayrılması, ilk insanın Adem
ve Havva olması vs. gibi temel inançlara vurgu yaparlar. Bu dini rivayetler,
yaratılışın temel ilkelerini belirlerken, kelamcıların akıl yürütmeleri de bu
çerçeveye dayandırılmıştır.
Kelâm ekollerinin, Allah’ın varlığı ve âlemin yaratılışı
konusundaki yaklaşımları, İslam’ın tevhid (Allah’ın birliği) inancını koruma ve
geliştirme çabalarının bir parçasıdır. İlahi sıfatlar, yaratılış, kader ve
irade gibi konularda farklı görüşler geliştirilmiş olsa da bu ekollerin ortak
noktası, Allah’ın mutlak yaratıcı ve âlemin tek sahibi olduğunun altını
çizmeleridir. Aşırı Şiî grupların dışında, İslam kelamcıları için, âlemin
yaratılışı konusunda en nihai otorite Allah’ın iradesidir ve bu irade Kur’an ve
Sünnet doğrultusunda şekillendirilmiştir.
Bu çerçevede, kelâm ilmi hem akıl hem de nakil (vahiy)
yöntemlerini kullanarak İslam inanç sistemini savunmak ve açıklamak için
geliştirilmiş bir ilim dalı olarak büyük bir öneme sahiptir.
2.
MUTASAVVIFLARIN (TASAVVUF
ALİMLERİNİN) ALEMİN YARATILIŞI İLE ALAKALI GÖRÜŞLERİ.
Mutasavvıflara göre yaratılış,
bir anlık bir olay değil, sürekli bir süreçtir (tecdid-i halk). Allah, her an
yaratmakta ve varlıkları yeniden var etmektedir, "O, her an yeni bir iştedir"[60]
Tasavvufilik, İslam düşüncesinde yalnızca zahiri bilgiyle yetinmeyip, Allah ve
evren arasındaki ilişkide derin bir manevi boyut arayan bir yaklaşımı temsil
eder. Tasavvuf ehli, yaratılış konusunu sadece zahiri anlamda değil, aynı
zamanda bâtıni (içsel, derin) yönleriyle ele alır. Yaratılışın mahiyeti ve
Allah’ın varlıkla olan ilişkisi üzerine tasavvufi düşünceler, Kur’an ve
Sünnet'e dayansa da bu anlayışın arka planında irfani ve mistik bir perspektif
yer alır.[61] Bu
konuda tasavvuf anlayışında beş farklı görüş ön plana çıkmıştır:
Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği): İbnü’l-Arabî başta olmak
üzere birçok mutasavvıf, "Vahdet-i Vücut" (Varlığın Birliği)
doktrinini geliştirmiştir. Bu görüşe göre, Allah’tan başka gerçek anlamda var
olan bir şey yoktur; tüm yaratılmışlar, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi
olarak varlık bulmuştur. Evren ve içindeki varlıklar, Allah’ın yansıması
(mazharı) olarak kabul edilir. Yani, yaratılış, Allah’ın kendi varlığını
tezahür ettirmesi olarak görülür. Dolayısıyla, âlem ezelden beri Allah’ın
ilminde mevcut olup, zamanla tecelli ederek varlık sahnesine çıkmıştır.[62]
Vahdet-i Şuhut (Görüş Birliği): Vahdet-i Şuhut ise,
özellikle İmam Rabbani gibi mutasavvıflar tarafından savunulmuştur. Bu görüş,
varlığın birliğini kabul ederken, Allah ile evrenin mutlak bir özdeşlik içinde
olmadığını belirtir. Mutasavvıflar, Allah’ı görmek (Şuhut) suretiyle,
yaratılışın hakikatini idrak etmeye çalışırlar. Yani, görünen her şey Allah’ın
bir yansıması olsa da Allah, yarattığı şeylerle aynı değildir. Varlıklar,
sadece Allah’ın varlığını idrak etmeye yönelik birer aynadır.[63]
Yaratılışın Sebebi, Aşktır: Tasavvufta yaratılış, aşk
kavramı çerçevesinde de ele alınır. Bu görüşü savunanlara göre göre, Allah’ın
yaratma fiilinin temel sebebi, kendi güzelliğini ve kudretini tecelli ettirmek
ve tanınmak istemesidir. Meşhur bir kutsi hadiste, Allah şöyle buyurur: “Ben
gizli bir hazine idim; bilinmek istedim ve varlıkları yarattım.”[64]
Buna göre, aşk ve tanınma arzusu, âlemin yaratılışının temel nedenidir. Her
şey, Allah’ın güzelliğinin ve cemalinin bir yansıması olarak varlık bulmuştur.[65]
Zahiri ve Batınî Yaratılış Tasavvuf: yaratılışı zahiri (dış)
ve bâtıni (iç) boyutları ile ele alır. Zahiri yaratılış, görünen maddi âlemi
ifade ederken, bâtıni yaratılış, kalpte ve ruhlarda gerçekleşen manevi bir
süreçtir. Bu görüle mensup mutasavvıflar, insanın yaratılış amacının Allah’ı
tanımak ve O'na yakınlaşmak olduğunu savunurlar. Yaratılışın bâtıni boyutunda
insan, nefsini terbiye ederek ve ruhunu arındırarak, Allah’a yaklaşır ve
hakikati idrak eder.
İnsan-ı Kâmil (Olgun İnsan) Kavramı Tasavvuf, insanı
yaratılışın zirvesi olarak görür. Onlara göre, insan, Allah’ın isim ve
sıfatlarının en mükemmel tecellisine sahip olan varlıktır. Bu yüzden insan,
kâinatın özü ve özeti (mikrokosmos) olarak kabul edilir.[66]
İnsan-ı Kâmil kavramı, insanın ruhsal kemale erip, Allah’ın nurlarıyla
aydınlanarak hakikat yolculuğunu tamamlamasını ifade eder. Bu süreçte, insan,
Allah’ın varlığını ve birliğini tam manasıyla idrak eder.
Kısaca özetlemek gerekirse Mutasavvıfların yaratılış
anlayışı, derin bir mistik tefekkür ve aşk temelli bir yaklaşıma dayanır.
Tasavvuf ehli, yaratılışı sadece zahiri bir olay olarak değil, aynı zamanda
Allah’ın kudretinin ve cemalinin bir tecellisi olarak görür. Tüm âlem, Allah’ın
yüce varlığının bir yansıması olup, insan bu âlemin en değerli parçasıdır.
Yaratılışın nihai amacı ise, Allah’ın bilinmesi ve O'na yakınlaşılmasıdır. Bu
perspektiften bakıldığında, tasavvufî düşünce, yaratılışı hem kozmolojik hem de
manevi bir boyutta ele alarak, insanın varoluşunu daha derin bir anlamla
donatır.
3.
İSLAM FİLOZOFLARININ ALEMİN
YARATILIŞI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
İslam filozofları, yaratılış
konusunu akıl, metafizik, ontoloji ve kozmoloji bağlamında ele almışlardır.
İslam felsefesinde, yaratılışın mahiyeti, evrenin varlık sebebi ve bu
varlıkların varlıklarının nasıl ortaya çıktığı gibi temel sorulara çeşitli felsefi
yaklaşımlar getirilmiştir. Bu düşünceler, İslam kelamı, tasavvuf ve İslam
mantığı gibi diğer ilimlerle de etkileşim halindedir. Birçok İslam
filozoflarına karşın en çok tanınan üç filozofun yaratılış hakkındaki
görüşlerini birkaç ana başlık altında inceleyebiliriz:
Fârâbî (Al-Farabi) ve Aristotelesçi Yaratılış: Fârâbî,
yaratılış hakkında Aristoteles’in etkisinde kalmış bir düşünürdür. Ona göre,
evrenin varlığı bütünsel bir ilahi düzenden çıkar. Evrenin yaratılması bir
zorunluluk değil, bir ilk nedenin (Allah) iradesinin tecellisiyle meydana
gelir. Allah mutlak varlık, ezeli ve ebedidir. Varlıklar Allah’ın ilk akıldan
ortaya çıkarak, bir bütünlük içinde varlık kazanır. Yaratılış, bir ilk akıl
(Active Intellect) tarafından sürekli olarak teşekkül eder ve her şey bu ilk akıl
aracılığıyla varlık bulur. Her şey Allah’tan türetilen bir akıl silsilesiyle
şekillenir. Her bir varlık, bir önceki varlıktan türetilmiş bir şekilde varlık
kazanır. Yani, yaratılış bir zincirleme şekilde gerçekleşir.[67]
İbn Sina (Avicenna) ve Varlık Felsefesi: İbn Sina, metafizik
ve ontoloji alanında derinleşmiş bir filozoftur. Yaratılış konusunda,
"varlık" kavramını temele alır ve her şeyin Allah’tan türediğini
savunur. Allah varlığının "kendi varlığı" her şeyden önce gelir ve
Allah, bütün varlıkların ilk nedenidir. Allah’ın varlığı, zorunludur, yani
O’ndan başka hiçbir varlık zorunlu değildir. Allah’ın varlığı kadim ve
ebedidir, tüm diğer varlıklar ise hâdis (sonradan olmuş) ve muhtaç
varlıklardır. İbn Sina, evrenin yaratılışını "şuurlu bir sıralama"
ile açıklar. Yaratılış, Allah’ın ilk akıldan, sonra akıldan ruh, doğa ve maddi varlıklar
şeklinde bir sıralama ile devam eder. Bu akılcı yaratılış modeli, doğadaki
düzenin ve varlıkların bir ilahi zekâdan kaynaklandığını vurgular. Yaratılış,
İbn Sina için Allah’ın iradesinin bir sonucu olup, Allah’ın varlığını dışındaki
her şey yaratılandır.[68]
İbn Rüşd: Aristotelesçi felsefeyi savunmuş ve yaratılış
üzerine akılcı bir yaklaşım geliştirmiştir. İbn Rüşd, evrenin ezeli ve kadim
olduğunu savunur. Ona göre, evrenin yaratılmadığı, kendi kendine var olduğu
görüşü, filozofların en doğru düşüncesidir. Allah her şeyin ilk nedeni olsa da
yaratılış bir bütünsel bir başlangıcın sonucu değildir. Aksine, evren ezelîdir,
sonsuz bir döngü içinde sürekli olarak yeniden şekillenir. İbn Rüşd, doğa
yasalarının Allah’ın koyduğu ilkelere dayandığını savunur ve doğanın işleyişi,
Allah’ın ilk akıl ile ilgili ilişkisini gösterir.
İslam filozofları, genellikle yaratılışın akıl ve ilahi akıl
ile uyumlu bir şekilde varlık bulduğunu savunurlar. Bu bağlamda yaratılışın
temeli şu ilkeler etrafında şekillenir: Varlıklar Arasında İlişki, Yaratılış,
Allah’ın kudretinden türemiş bir varlıklar silsilesidir. Her bir varlık, bir
öncekinden türemiştir. Bu, Aristotelesçi neden-sonuç ilişkisi ile açıklanır.[69]
Kadim ve Hâdis Varlıklar, Allah, kadim (ezeli ve ebedî) bir varlıkken, evrenin
yaratılışı hâdis (sonradan olmuş) varlıklara dayanır. Evrenin varlık bulması,
Allah’ın ilk akıldan yaratıcı gücüyle mümkündür.[70]
İlk Akıl Yaratılış, Allah’ın ilk akıl olarak tanımlanan bir ilk varlık
aracılığıyla gerçekleşir. Bu akıl, evrenin her yönünü ilahi bir düzen
içerisinde varlıklandırır.[71]
İslam filozoflarının çoğu, evrenin yaratılışını Allah’ın
iradesine dayandırır, ancak bu irade bir zorunluluk değildir. Allah’ın yaratıcı
iradesi, mükemmel bir varlık olarak başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan evreni
yaratma yetisine sahiptir. Yaratılışın amacı, Allah’ın isimlerinin ve
sıfatlarının tecellisi olarak görülür. Her şey, Allah’ın varlık sıfatlarını
tanıyacak şekilde düzenlenmiştir. İbn Sina gibi filozoflar, yaratılışı ilahi
bilgelik ve hikmetle açıklamışken, Fârâbî daha çok akılcı bir metafizik sistem
kurmuştur.
Genel bir bakışla özetleyecek olursak İslam filozoflarının
yaratılış hakkındaki görüşleri, genellikle metafizik, ontolojik ve akılcı
temeller üzerine inşa edilmiştir. Evrenin yaratılışı, Allah’ın ilk akıl ve
yaratıcı kudretinden türemiş ve Allah’ın bütünsel hikmeti ile varlık
kazanmıştır. Felsefi akıl, yaratılışın doğruluğunu ve düzenini açıklar, ancak
her filozof bu yaratılışı farklı perspektiflerden değerlendirmiştir. Sonuç
olarak, yaratılış hem felsefi hem de mistik bir düzeyde, Allah’ın mutlak
iradesi ve hikmeti ile açıklanır.
SONUÇ
İslam düşüncesinde yaratılış konusu, farklı disiplinler ve
bakış açılarıyla derinlemesine ele alınmıştır. Kur'an ve Sünnet'in
rehberliğinde, sahabeler, kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflar, yaratılışın
mahiyeti ve Allah'ın kudreti üzerine çeşitli düşünceler geliştirmişlerdir. Bu
çok yönlü perspektif, İslam'ın temel inançlarını ve tevhid anlayışını
zenginleştirmiştir.
İslam alimleri, yaratılış konusunu ele alırken farklı
disiplinlerden yararlanmışlardır. Kelamcılar, akıl ve mantık yoluyla Allah'ın
varlığını ve yaratılışın hikmetini savunmuş; mutasavvıflar, manevi ve mistik
boyutlarıyla yaratılışı anlamaya çalışmış; filozoflar ise metafizik ve
ontolojik temellerle yaratılışın mahiyetini açıklamışlardır. Bu çeşitli
yaklaşımlar, İslam düşüncesinde geniş ve zengin bir literatürün oluşmasına
katkı sağlamıştır. Onların alimlerinin yaratılış konusundaki görüşleri, tevhid
inancını güçlendirme çabasında önemli bir rol oynamıştır. Allah'ın birliği ve
kudreti üzerine yapılan vurgular, Müslümanların inançlarını pekiştirmiştir.
Günümüz İslam düşüncesinde de bu görüşler, modern bilim ve felsefi
yaklaşımlarla yeniden yorumlanarak, İslam'ın temel inançlarının anlaşılmasına
ve savunulmasına katkıda bulunmaktadır. Bu bağlamda, yaratılış konusundaki
tartışmalar, İslam'ın dinamik ve sürekli gelişen bir düşünce sistemi olduğunu
göstermektedir.
KAYNAKLAR
Kitaplar ve
Makaleler:
- Özdemir,
Muammer. "Mağara Resimleri Bize Ne Anlatır? Paleolitik Çağ Mağara
Resimleri Bağlamında Tarih Öncesi İnancına İlişkin Bazı
Sorgulamalar." s. 4.
- Kramer,
Samuel Noah. Sümer Mitolojisi. Sayfa 80-90.
- Heidel,
Alexander. Enuma Eliş: Babil Yaratılış Destanı. Sayfa 12-20.
- Çizikci,
Semih Yaşar. "Asur ve Babil Mitolojisi."
- Yıldırım,
Ercüment. "Eski Mısır’daki Memfis Teolojisine Göre Yaratılış
Anlayışı ve Tanrısal Hiyerarşinin Düzenlenmesi."
- Adam,
Baki (Editör). Dinler Tarihi El Kitabı. Alıcı, Mehmet.
"Mecusilik." Sayfa 244-246.
- Tekin,
Dilâ Baran. "Mani ve Öğretileri."
- Yazır,
Mehmet. "Hz. Ömer’in İçtihatlarının Fıkhi İlkelerdeki Karşılığına
Kısa Bakışlar."
- Karaalp,
Cahit. "Hz. Âdem’in Yaratılışı, İnsanlığın Çoğalması ve Diğer
Yaratılış Meselelerinin Kur’an Açısından Değerlendirilmesi."
- Urgenç,
Mustafa. "Ezelî Kelâmullah Olma Açısından Kur’an’ın
Mahiyeti."
- Arslan,
Hulusi. "Yaratma ve Gâyelilik Bağlamında Mutezilenin Fayda
Teorisi."
- Aydın,
Hüseyin. Eş’arî’nin İrade, Kesb ve Yaratma Teorisi. s. 84.
- Esen,
Muammer. "Matûridî'nin Bilgikuramı ve Bu Bağlamda Onun Alem,
Allah ve Kader Konusundaki Görüşlerinin Kısa Bir Tahlili." s. 5.
- Oral,
Osman. "Mâtürîdî’de Akıl ve Yaratılış Hikmeti."
- Yıldırım,
Ali. "Tasavvuftaki Sürekli Yaratılış Nazariyesinin Mevlânâ’nın
Şiirlerindeki İzleri."
- Işık,
Hilmi. "Farabi’de Kozmolojik Anlayış."
Kur'an Ayetleri:
- Enbiya
Suresi, 21:30.
- Alak
Suresi, 96:1-5.
- Ankebut
Suresi, 29:20.
- Araf
Suresi, 7:54.
- Hac
Suresi, 22:47.
- Zümer
Suresi, 39:5.
- Secde
Suresi, 32:4.
- Rum
Suresi, 30:26-27.
- Rad
Suresi, 13:3.
- Nebe
Suresi, 78:12.
- Nur
Suresi, 24:45.
- Rahman
Suresi, 55:29.
Hadis Kaynakları:
- Sahih-i
Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk (Yaratılışın Başlangıcı Kitabı), 1. Bab,
Hadis No: 3020, 2972, 3031.
- Sahih-i
Müslim, Kitâbu’l-İman, Hadis No: 350, 50.
- Tirmizi,
Kitâbu'l-Birr, Hadis No: 3269.
- Tirmizi,
Kitâbu’l-Tefsir, Hadis No: 3171.
- Sahih-i
Buhari, Kitâbu’l-Birru ve’l-Sıla, Hadis No: 5971.
Online Kaynaklar:
- Kadimzamanlar.com.
Hitit Mitolojisi Kaynakları ve Etkileri. Erişim: https://www.kadimzamanlar.com.
- Yildizik.org.
Yunan Mitolojisi. Erişim: https://kalemlik.yildizik.org.
- Harran
Üniversitesi. Hz. İbrahim’in Dönemi. Erişim: https://www.harran.edu.tr.
- Turk.injil.me.
Musa’nın Lanetleri. Erişim: https://turk.injil.me.
- Ushmm.org.
Deportations. Erişim: https://encyclopedia.ushmm.org.
- Islamansiklopedisi.org.tr.
Teslis. Erişim: https://islamansiklopedisi.org.tr.
- Feyyazmedresem.com.
İbn Mesud ve Tesbih. Erişim: https://feyyazmedresem.com.
- Yabende.com.tr.
Tasavvuf ve Yaratılış. Erişim: https://www.yabende.com.tr.
Not:
·
Kur’an Mealleri: “Talat
Koçyiğit” “Kur’an-ı Kerim Türkçe Meallisi” Hüner Yayınları, Derleme:
Tekin Mıhçı
·
Tüm hadisler, şamile.org ve
islamiokul.com, sitesinden alınmıştır.
[1]
Muammer Özdemir, Mağara Resimleri Bize Ne Anlatır? Paleolitik Çağ
Mağara Resimleri Bağlamında Tarih Öncesi İnancına
İlişkin Bazı Sorgulamalar, sayfa: 4
[2]
Samuel Noah Kramer “Sümer Mitolojisi” Sayfa: 80-90
[3]
Kur’an-ı Kerim, Enbiya, XXI, 30
[4]
Alexander Heidel, “Enuma Eliş, Babil Yaratılış Destanı”, sayfa: 12-20.
[5]
Semih Yaşar Çizikci, “Asur ve Babil Mitolojisi.”
[6]
Ercüment Yıldırım, “Eski Mısır’daki Memfis Teolojisine Göre Yaratılış Anlayışı
ve Tanrısal Hiyerarşinin Düzenlenmesi”
[7]
https://www.kadimzamanlar.com/hitit-mitolojisi-kaynaklari-ve-etkileri/
[8]
“Yeni Rehber Ansiklopedisi”, 13. Cilt, Mecusilik Maddesi, Türkiye Gazetesi
Yayınları.
[9]
Editör Baki Adam, “Dinler Tarihi El Kitabı”, Mehmet Alıcı, Mecusilik, sayfa: 244-246
[10]
Dilâ Baran Tekin, "Mani ve Öğretileri"
[11]
https://kalemlik.yildizik.org/yunan-mitolojisi/
[12]
https://kalemlik.yildizik.org/yunan-mitolojisi/
[13]https://www.harran.edu.tr/sayfa.aspx?st=haber&sid=11765#:~:text=%C4%B0br%C3%A2him'in%20ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20d%C3%B6nem%20i%C3%A7in,y%C4%B1llar%C4%B1%20aras%C4%B1nda%20ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1%20s%C3%B6ylemek%20m%C3%BCmk%C3%BCnd%C3%BCr.
[14]
Tevrat, Genesis, bölüm: 1-3.
[15]https://turk.injil.me/2012/09/22/history-of-the-israelites-did-the-curses-of-musa-pbuh-come-to-pass/?gad_source=1&gclid=Cj0KCQiA88a5BhDPARIsAFj595jahb9LwleDjUg2skNiOviDhSptBFKcjzGITSTzagIxHiYLovPK3wYaAlFsEALw_wcB
[16]
https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/deportations
[17]
https://islamansiklopedisi.org.tr/teslis
[18]
Hadisi şerif ekle
[19]
Her ne kadar Amerikalı Astronom Edwin Hubble tarafından öne sürüldüğü bilinse de
Belçikalı bir rahip olan Georges Lemaitre ondan iki yıl önce makalesini Louvain
Katolik Üniversitesi’nde yayımlamıştır.
[20]
Alak suresi: 96:1-5
[21]
Ankebut Suresi, 29:20
[22]
Araf Suresi, 7:54
[23]
Hac Suresi, 22:47
[24]
Enbiya Suresi, 21:30
[25]
Zümer Suresi, 39:5
[26]
Secde Suresi, 32:4
[27]
Rum Suresi, 30:26-27
[28]
Rad Suresi, 13:3
[29]
Nebe Suresi, 78:12
[30]
Nur Suresi, 24:45
[31]
Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk (Yaratılışın Başlangıcı Kitabı), 1. Bab,
Hadis No: 3020
[32]
Sahih-i Müslim, Kitâbu’l-İman, Hadis No: 350
[33]
Sahih-i Muslim, Kitâbu’l-Imân, Hadis No: 50
[34]
Tirmizi, Kitâbu'l-Birr, Hadis No: 3269
[35]
Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk, 1. Bab, Hadis No: 2972
[36]
Sahih-i Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk, Hadis No: 3031
[37]
Tirmizi, Kitâbu’l-Tefsir, Hadis No: 3171
[38]
Sahih-i Buhari, Kitâbu’l-Birru ve’l-Sıla, Hadis No: 5971
[39]
“Hz. Peygamber’in amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul
edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında yer alan sahabe.” https://islamansiklopedisi.org.tr/ibn-abbas
[40]
Araf Suresi, 7:54
[41]
Elmalılı Hamdi Yazır “Hak Dini Kuran Dili” Araf Suresi
[42]
Mehmet Öztürk, “Hz. Ömer’in İçtihatlarının Fıkhi İlkelerdeki
Karşılığına Kısa Bakışlar”
[43]
Cahit Karaalp ”Hz. Âdem’in Yaratılışı, İnsanlığın Çoğalması ve Diğer
Yaratılış Meselelerinin Kur’ân Açısından Değerlendirilmesi”
[44]
https://feyyazmedresem.com/2-ibni-mesud-hazretleri-tespihe-karsi-miydi.html
[45]
İslam Ansiklopedisi, ABDULLAH b. SELÂM maddesi
[46]
T.D.V. Ansiklopedisi, “Ehl-i Hadis” Maddesi
[47]
T.D.V. Ansiklopedisi “Ehl-i Rey” Maddesi
[48]
Diyanet İslam ansiklopedisi, “KELÂM” maddesi
[49]
T.D.V. Ansiklopedisi “MUTEZİLE” Maddesi
[50]
Diyanet İslam ansiklopedisi, “KELÂM” maddesi
[51]
Mustafa Urgenç “Ezelî Kelâmullah Olma Açısından Kur’an’ın Mahiyeti”
[52]
Hulusi Arslan “Yaratma ve Gâyelilik Bağlamında Mutezilenin
Fayda Teorisi”
[53]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “EŞ‘ARİYYE” Maddesi
[54]
Hüseyin Aydın “Eş’arî ‘nin İrade, Kesb ve Yaratma Teorisi” s.84
[55]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “MÂTÜRÎDİYYE” Maddesi
[56]
MUAMMER ESEN “Matûridî'nin Bilgikuramı ve Bu Bağlamda Onun Alem, Allah Ve
Kader Konusundaki Görüşlerinin Kısa Bir Tahlili” s. 5
[57]
Osman Oral “Mâtürîdî’de Akıl ve Yaratılış Hikmeti”
[58]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “TEFVÎZ” Maddesi
[59]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “MÜFEVVİDA” maddesi
[60]
Rahman, 55:29
[61]
https://www.yabende.com.tr/tasavvuf-ve-yaratilis/
[62]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi, “YARATMA” Maddesi
[63]
https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/vahdet-i-suhud
[64]
Acluni, “Keşfü'l-Hafa”, II, 132
[65]
Ali Yıldırım “Tasavvuftaki Sürekli Yaratılış Nazariyesinin Mevlânâ’nın
Şiirlerindeki İzleri”
[66]
T.D.V. Ansiklopedisi “İNSÂN-ı KÂMİL” Maddesi.
[67]
Hilmi Işık “Farabi’de Kozmolojik Anlayış”
[68]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “ANÂSIR-ı ERBAA” Maddesi
[69]
Muharrem Tosun “Aristoteles’in Dört Neden Kuramının Çeviribilim Alanındaki
Kuramsal Yaklaşımlara Etkisi”
[70]
T.D.V. İslam Ansiklopedisi “Yaratım” Maddesi

0 Yanıt "Alemin Yaratılışı Hakkında İslam Bilginlerinin Görüşleri : Hilmi Işık"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...