Galaksi Federasyonu - Bölüm: 42 Sevakin
Sevakin
“Dikaat” diyerek kıtayı selamlayan komutan Kaptan Mert’in
gözlerine baktı.
“Nasılsın asker” dedi.
“Sağ ol” diyerek cevap verdi.
Birkaç gün önce…
Sevakin adasında mahsur kalan Kaptan Mert, Nergal tarafından
uyutulmuş ancak birkaç gün sonra vücudundaki nano robotlar aktifleşerek
uyanmıştı. Gözlerini açtığında bir akasya ağacının altında yer alan
çalılıklarla kamufle olmuş bir şekilde bulmuştu kendini. Ayağa kalkarak “Bana
ne oldu?” diyerek üzerindeki tozları elleriyle silkeledi.
“Hey Neglon, beni sen mi uyuttun ve bunu neden yaptın.”
“Efendim parametrelerim sizin bu savaştan sağ
çıkamayacağınızı öngördü, güvenliğiniz için sizi uyutarak koruma moduna aldım.”
Şeklinde cevapladı.
“Şimdi ne var.”
“Enerji seviyem yüzde ikinin altında, anomali devrelerimde
hasara sebep oldu, kendimi yenilemem birkaç elli yılı bulabilir, eğer yeterince
şarj edebilecek enerji sağlanırsa belki bu işimizi görür, şimdilik analog mod
aktif, bir sonraki acil çağrıya kadar uyku moduna geçiyorum.”
“Hey, Nergal, bana vermen gereken cevaplar var ve beni bu
şekilde bırakamazsın….”
Bir süre Sevakin kumullarında yürüdükten sonra güneşin
kavurucu sıcaklığında susuzluktan baygın bir halde yere yığıldı. O anda
yakınlardan geçen bir bölük asker tarafından fark edilerek derhal at arabasına
yerleştirildi. Askerler kışlaya doğru ilerlerken astsubay ve teğmen yolda
buldukları garip kılıklı insan hakkında değerlendirmeler yapıyorlardı.
“Sizce düşman tarafından gönderilen casus olabilir mi
komutanım, onu kışlaya götürmekle yanlış mı yapıyoruz.”
“Düşman askerine benzemiyor, muhtemelen Anadolu’dan ordumuza
katılan muvazzaflardandır. Kim bilir o da rehin alınan diğer askerler gibi
kaçmaya çalıştı.” Diye yanıtladı.
“Elinize geçen belgelerden bir iz var mı?” diye sordu,
gözlerini çatık kaşlarının altından ona dikerek.
“Evet komutanım,” dedi diğer asker ve elindeki katlanmış
belgeyi uzattı. “Bu askerin üzerinde bulundu. Ailesinin adresi ve birkaç
kişisel not barındırıyor.”
Komutan belgeyi alıp dikkatlice inceledi. “Onu
kurtarabilirsek bu bilgileri kullanarak bir şeyler öğrenebiliriz. Ailesi belki
de düşman hattının gerisinde kalan köylerden birindedir. Şimdilik diğer
yaralılarla birlikte revire gönderin. Kendine gelir gelmez sorguya alın.”
“Asker! Götürün!” emrini sert bir şekilde verirken,
gözlerinde beliren endişe ve merak karışımı ifadenin farkında olmadan, acil bir
durumun gölgesinde yapılması gereken daha pek çok iş olduğunu biliyordu.
Diğer askerler hemen harekete geçti ve yaralı askeri sedyeye
yükleyerek çadırın dışına çıkardılar. Komutan, ellerindeki belgeleri bir kez
daha dikkatlice inceledi ve diğer subaylara dönerek planlarını gözden geçirmeye
başladı. Onun için savaşın her dakikası bir strateji gerektiriyordu ve düşmanın
bir adım önünde olmak hayatî önem taşıyordu.
“Hazırlanın,” dedi, odada bulunan tüm gözleri üzerine
toplayarak. “Bu gece bir keşif harekâtı düzenleyeceğiz.”
Subayların yüzlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi, ardından
hızla disipline geri döndüler. "Emredersiniz, komutanım," dediler hep
bir ağızdan.
Komutan, masanın üzerine açtığı haritaya doğru eğildi.
“Düşman hattının zayıf noktalarını belirlememiz gerekiyor. Şu bölge,” dedi,
parmağıyla haritada bir yeri işaret ederek, “son günlerde hareketsiz. Bir pusu
veya beklenmedik bir saldırı ihtimaline karşı dikkatli olmalıyız. Öncelikle
burayı keşfedeceğiz.”
Subaylardan biri, “Eğer muhbirlerimiz doğruysa, bu bölgedeki
düşman sayısı minimum seviyede, belki de tamamen terk edilmiş olabilir,” diye
yorum yaptı.
Komutan başını sallayarak onayladı. “Bu da bizim için bir
avantaj. Ancak en kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyız. Düşmanın hamlelerini
öngörebilmek adına elimizdeki her bilgiyi değerlendirmeliyiz.”
Bir diğer subay, “Keşif için kimleri görevlendireceksiniz
komutanım?” diye sordu.
Komutan, gözleriyle odada bulunan askerleri süzdü. “Teğmen
Suphi ve Çavuş Shekh öncülüğünde bir müfreze yeterli olacaktır. Sessiz ve çevik
olmaları gerekiyor. Herhangi bir çatışmaya girmeden bilgi toplamalılar.”
Teğmen Suphi, dimdik durarak, “Emredersiniz komutanım, hemen
hazırlıklara başlıyoruz,” dedi.
Komutan, odadaki subaylara son bir kez bakarak, “Bu görev
hepimiz için çok önemli. Bu gece elde edeceğimiz bilgiler, belki de savaşın
seyrini değiştirecek. Hepinize başarılar diliyorum,” dedi ve odadan çıktı.
Dışarıda kara bulutlar toplanmaya başlamıştı. Havanın iyice
karardığı bu saatlerde, kampın etrafında belirgin bir hareketlilik vardı.
Askerler, verilen emirleri harfiyen yerine getirmek üzere hummalı bir çalışma
içindeydiler. Komutan, keşfe gidecek müfrezenin hazırlıklarını izlerken bir
yandan da aklında gece boyunca yapılacak planları ve stratejileri geçiriyordu.
Teğmen Suphi ve Çavuş Shekh liderliğindeki müfreze, sessiz
adımlarla toplanma noktasında buluştuğunda komutanın yüzünde hafif bir
gülümseme belirdi. Ne olursa olsun, bu askerlerin azmi ve cesareti ona güven
veriyordu. Gece karanlığında kaybolan müfreze, görevini başarıyla tamamlamak
üzere yola çıktığında, komutan içinden bir dua mırıldandı. Gece, savaşın en
karanlık yüzünü göstermeye hazırlanıyordu.
Gökyüzü giderek karardıkça, kamp içindeki sessizlik de
artıyordu. Herkesin yüreği bir an bile durmayan keskin bir tedirginlikle
doluydu. Kamptaki rüzgâr çadırların kumaşını hışırdatırken, gökyüzüne çıkan her
türlü ses askerlerin tüylerini diken diken ediyordu. Keşif grubunun gidişiyle
birlikte, kalanlar herhangi bir saldırıya karşı tetikte beklemeye
başlamışlardı.
Komutan, elleri arkasında birleşmiş şekilde, kampın kenarına
doğru yürüyordu. Gözleri ufuk çizgisinde, gitmiş olan müfrezenin döneceği yöne
odaklanmıştı. Her şeyin sessiz ve kontrol altında olması gerekiyordu; ancak
savaş alanında hiçbir şeyin kesin olmadığının farkındaydı.
Zaman ilerledikçe, kamptaki askerlerin yorgun gözlerinde
sabırsızlık artmaya başlamıştı. Her saniye, müfrezenin onları sağ salim geri
getireceği haberini aldıkları halde, kaygı da bir o kadar hızla büyüyordu.
Nihayet, gece yarısına doğru, keşif müfrezesi yorgun, bitkin
ama başları dik bir şekilde kamptan içeri adım attı. Teğmen Suphi, komutana
doğru hızla ilerledi ve elindeki haritalara işaretler eklenmiş yeni bilgilerle
dolu bir zarf uzattı. "Bulduğumuz bilgiler burada, komutanım. Düşman
güçlerinin tahmin ettiğimizden daha az sayıda olduğuna dair kanıtlarımız var,
ancak yerleşik oldukları alan oldukça korunaklı."
Komutan, zarfı açarak içindekileri dikkatlice inceledi.
"Anlaşıldı, bu bilgiler çok değerli. Ekip olarak gösterdiğiniz çaba ve
cesaretten dolayı teşekkür ederim. Şimdi dinlenin, yarın sizi ve ekibinizi daha
ayrıntılı bir bilgilendirmeye bekliyorum."
Teğmen Suphi, kısa bir selam vererek, yorgun adımlarla
ekibinin yanına döndü. Komutan ise, elde edilen bilgilerle yalnız başına kaldı.
Düşmanın zayıf noktasını belirlemek için çadırına doğru ilerlerken, zihninde
yeni bir saldırı planı şekillenmeye başladı. Bu keşif, savaşın gidişatını
belirleyecek önemli bir dönüm noktası olabilirdi. Şimdilik aklındaki tek soru,
hazırladığı planın düşmanı nasıl şaşırtacağı ve onların zayıflıklarını nasıl en
etkili şekilde kullanacağıydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, askerlerin bir kısmının
istirahat ettiği, komutanın ise düşman birliğine etkili bir darbe indirip
esirleri kurtarabilmek için planlar yaptığı, nöbetçilerin kulelerde ve
kapılarda göz açtırmadığı sıralardı, bir anda susturuculu silahlarla etkisiz
hale getirilen muhafızların yerine düşman birliklerinden askerler sızarak
kapıyı açtılar, sessiz sedasız askerlerini içeriye soktular, ardından
cephaneliğe doğru gizlice ilerleyerek burayı imha ettiler, patlamanın etkisiyle
karanlık bir anda aydınlanmaya, sessizlik ise şok dalgasının etkisiyle
bozulmaya başladı. Çadırlarda İstirahatte olan birlik hemen fırlayarak
silahlarına sarıldılar ancak çok geç kalmışlardı, düşman askerleri tarafından
içeriye giren tanklar ve arkasında siper alarak ilerleyen piyadeler çadırları
ve dikenleri dümdüz ederek, komutanın ana karargâh çadırına ilerlediler.
Bir anlık baskınla yok edilen kışla da güneş doğumuyla
aydınlanan çevrenin hali içler acısıydı, ölü bedenler, yanmaya devam eden çadırlar
ve yıkıntılar, savaşın acımasız yüzünü gözler önüne seriyordu. Komutan, Teğmen
Suphi ve Çavuş Shekh başta olmak üzere birçok üst düzey asker düşman tarafından
esir alınmıştı. Her yerden dumanlar yükseliyor, patlamaların bıraktığı
kraterler kampın her yanına dağılmış durumdaydı. Gecenin karanlığında
gerçekleşen bu ani saldırı, birliğin moralini derinden sarsmıştı.
Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, esir alınan askerler
sıraya dizildi. Düşman komutanı, esirlerin önünde dikilerek alaycı bir şekilde
konuşmaya başladı. Esirlerin yüzlerinde bir karışıklık ve öfke belirdi.
Komutan, dik duruşunu koruyarak konuşmaya devam etti.
"Dostlarım, ya da artık eski dostlarım diyebiliriz
sanırım," dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Sizlerin burada ne işiniz
olduğunu düşünüyorsunuz? Ne için savaştığınızı ne için öldüğünüzü bilmiyorsunuz
bile. Size sadece düşman olarak bakmak zorundayız. Siz, bu topraklara ayak
bastığınız anda, düşman oldunuz. Ve şimdi, kaybedenler olarak karşımıza
çıkıyorsunuz."
Komutanın sözleri birçok esirin içini burktu, ancak onlar
hala kararlı bir şekilde dik duruyorlardı. Teğmen Suphi ve Çavuş Shekh ise
sessizce gözleri yaşlı, gönülleri yaralı bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı.
Düşman komutanı devam etti: "Biz bu dünyanın gerçek
sahipleriyiz, Sizler artık bizim esirlerimizsiniz. Ne yaparsanız yapın, her
nereye kaçmaya çalışırsanız çalışın, teknolojimiz ve gücümüz karşısında
dayanamayacak sonunda bizim hakimiyetimiz altında olacaksınız, bize itaat
etmekten başka şansınız yok, bizim peşimize muhbirleri gönderip bileğimizi
bükeceğinizi mi sandınız…”
Canlı kalan, yaralı ve sağlıklı Esirler arasında sessizlik
hakimdi, hepsi çaresizce birbirlerine bakıyorlardı, diğerleri gibi, Süveyş’te
esir düşen diğer askerler gibi kimyasal havuzlarda sünger gibi eriyecekleri
saati bekliyorlardı. Günlerce Sevakin’den Kahire’ye aç susuz süründürülerek
yürütüleceklerdi, Kaptan mert ise halen baygın bir şekilde düşman askerlerinin
elindeydi, üzerindeki garip giysiye onlar da anlam verememişlerdi. Belki iyi
bir ganimet beklentisiyle onu öldürmemişler ya da bırakmamışlardı.
Komutan konuşmalarını sürdürürken esirlere bir an bile rahat
nefes yoktu, baba ocağından kınalı dualı, davulla zurnayla gönderilen
Mehmetçikler bilmedikleri bir diyarda kala kalmışlardı. Onlar çaresizce
beklerken aralarına bir yenisi daha ekleniyordu.
Düşman hattına bağlı Teğmen Fitch, komutan Lila’ya yeni
esirleri takdim etti.
“Komutanım bu esirler Huş bölgesinden getirildiler, bazıları
üç dil biliyorlar, Arapça ve Farsçayı akıcı bir şekilde konuşuyorlar, içlerinde
mühendis, doktor ve teknisyenler bulunmakta, yaşları on beş ila yirmi üç
arasında değişen tecrübesiz askerler, belki bizim de işlerimize
yarayabilirler.”
“Çok değerli bir ganimet getirmişsin Fitch, bazılarını
burada kullanabiliriz, şimdiden işe başlasınlar, yaralı askerlerimizi tedavi
etsinler.”
“Efendim her şeye rağmen Ertuğrul paşanın direncini bir
türlü kıramadık, savunma hattı oldukça kuvvetli eğer başarısız olursak
bulunduğumuz bölgeyi de kaybedebiliriz, ayrıca karşı taraf yıldırım harekâtına
hazırlanıyor.”
“O zaman savunma hatlarımızı güçlendirip, mühimmatları
yenilemeliyiz, bizlere hava ve deniz desteği de gerekiyor, gözlerinizi dört
açın, gerekli yazışmaları ben yapacağım.”
“Emredersiniz komutanım.”

0 Yanıt "Galaksi Federasyonu - Bölüm: 42 Sevakin"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...