-->
Galaksi Federasyonu - Bölüm: 40

Galaksi Federasyonu - Bölüm: 40

 


Küp

Bölüm: 40 

Sayın Abdullah kundakçı dostumdan alıntıdır.

Dünya, XX. Yüzyıl:

Çiftlik Melen Çayı’nın güneyinde verimli toprakları olan düzlük bir yerdir. Bu topraklarda mısır buğday ve tütün yetiştirilirdi. Toprak verimliydi. Bölgenin en kaliteli tütünü burada üretiliyordu. Altın rengindeki tütünlerde dışarıdan hiçbir ilaç kullanılmazdı. Tütünlere tekel idaresi iyi para verirdi ve böylece üreticinin eline yeterli para geçerdi.

Meryem de Çiftlik köyünde yol kenarında iki katlı bir evde yaşamaktaydı, Gün boyu çalışıp didinir yetimlerinin yüzünü güldürmek için elinden geleni ardına koymazdı. Kendi çocukluğunun topal yanlarını evlatlarının mutluluğuyla tamir etmekteydi.

Her zamanki gibi sabah daha güneş doğmadan erkenden kalktı, bir dilim ekmeğe katık ettiği düşleriyle tütün tarlasına doğru yola çıktı. İki çit dolusu tütün kırdığında kuşluk vakti gelmişti. Bir çit tütünü sırtlayıp eve götürdü. İneğini sağdı,  sütünü kaynattı. Tam bu sırada Sıla ile Yaşar uyanmıştı ve annelerinin kaynattığı mis gibi kokan sütü içmek için sabırsızlanıyorlardı.

“Anne anne karnım acıktı. Neden kahvaltı hazır değil hala?” dedi Sıla. Yaşar kardeşinin sözlerine sert çıktı:

“Kocaman kız oldun, bir sofrayı kuramıyor musun? Her şeyi de annemden bekleme!”

“O kadar biliyorsan sen kursana.”

“Şimdi sana gösteririm abinle böyle konuşmayı.” Sıla önde Yaşar arkada merdivenlerden aşağı doğru koşuyorlardı.

“Ne oluyor yine size çocuklar? Neyi paylaşamıyorsunuz?”

Meryem sofrayı kurdu, çocukların bardaklarını sütle doldurdu. Tenceredeki sütün üstündeki kaymağı ahşap bir kepçeyle alıp tabağa boşaltı ve sofraya koydu.

“Yaşar Sıla! Haydi sofra başına. Sütünüz soğumasın hem yapacak birçok işim var. Sizin keyfinizi bekleyemem.”

Bahçe domatesi yeşil biber salatalık ve sarı kızın sütünden yapılan kar gibi beyaz peynirin süslediği sofrada kahvaltılarını yaptılar. Meryem tarlada kalan çiti almak için kapıya doğru yönelirken:

“Çocuklar, getirdiğim tütünleri dizin. Sakın gaylangazlık yapmayın ha!”

Meryem tarladaki bir çift tütünü de alıp geldi. Çocuklarıyla beraber ipe dizerek gegek bağlayıp duvarın güneş gören yerine astılar. Akşam olmuş hava kararmaya başlamıştı. Meryem yola bakan pencerenin önüne oturdu ve her zamanki gibi hayallere daldı.

Doksan üç Harbinde düşmanın zulmünden kaçıp Anadolu’ya göçe zorlanışlarını, kocası Yusuf’un düşmana esir düşüp bir daha haber alınamayışını, çocukluğunun mutlu günlerinin geçtiği ata toprakları Batum’u düşündükçe burnunun direği sızlıyordu.

“Anne yine daldın hüzün deryasına. Neden bu kadar üzüyorsun kendini. Yıllardır kederlerinle yoldaş oldun. Artık bize de anlatmak istemez misin, bizi sırdaşın eylemez misin? Yükünü biz de sırtlanmak istiyoruz. Seni böyle üzgün görmek mahvediyor bizi.”

Meryem tüm olan biteni çocuklarına anlatmamıştı. Anadolu’ya geldiklerinde Sıla ve Yaşar olan biteni hatırlayamayacak kadar küçüktü. Büyüdüklerinde ise üzülmesinler diye hep sorularını cevapsız bıraktı. Ama artık bu yükü tek başına taşıyamazdı. Çocuklarını karşısına alıp bir bir anlatmaya başladı:

“Evlatlarım, doksan üç Harbi patlak verince babanız Yusuf savaşmak için orduya katıldı. Ve bir daha babanızdan haber alamadık. Düşman askerleri Kafkasları işgal edince bizlere rahatlık kalmadı. İbadetlerimizi, kültürümüzü özgürce yaşayamaz olduk. Baskı ve zulüm her tarafta kol geziyordu. Biz de buna dayanamayıp Batum limanından bir gemiye binip önce İstanbul’a geldik. Sonra Sapanca’da bir süre kaldıktan sonra Düzce Çiftlik köyüne yerleştirildik.”

“Bunu bizden neden gizledin bu zamana kadar anne?” dedi Sıla.

“Evet anne, neden gizledin bizden?”

“Siz bunları anlayamayacak kadar küçüktünüz. Sonra ise üzülmenizi istemedim çocuklar.”

Yaşar ile Sıla annelerinin başından geçenleri dinleyince hüzünlendiler. Hiçbir şey söylemeden annelerine sarıldılar ve ağlaştılar.

Meryem çocuklarıyla mutluydu. Fakat doğduğu yeri Batum’u bir türlü aklından çıkaramıyordu. Geride bıraktığı akrabalarını, komşularını özlüyordu. Masmavi denizi, portakal, mandalina bahçeleri, yemyeşil çayırları, bu çayırdaki koyunu, kuzuyu kısacası çocukluğunun mutlu günlerini özlüyordu.

Gürcistan’a, Batum’a nasıl gidebilirdi? Ne otomobil ne uçak ne de trene verecek parası vardı. Ama bir yolunu bulup oraya gitmeliydi. Babasının zaman zaman çanı andıran küpe benzer bir şeyin içine girerek seyahatler yaptığını hatırladı. Bu küpü de bütün zorluklara rağmen Çiftlik köyüne getirmeyi başarmıştı. Fakat bu küp nasıl hareket eder nasıl çalışır Batum’a nasıl gidip gelirdi?

Bir perşembe akşamı titrek ışıkları ile odayı aydınlatan gaz lambasına bakıyordu. Babasının küple nasıl gittiğini dünürken birdenbire bir ışık belirdi ve babası Mert, karşısında durmuş ona bakıyordu. Uzun boylu, kır sakallı, üzerinde lale resimleri ile süslenmiş işlemeli cübbeyi andıran bir giysisi vardı. Meryem:

“Aman Allah’ım. Gerçek misin yoksa hayal mi baba?. Rüyada mıyım yoksa?”

“Bu kadar üzülme kızım!”

“Nasıl üzülmeyeyim baba. Batum’u çok özledim ama gidemiyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum.”

“Her zorlukta bir kolaylık vardır. Zaman içinde zaman yaratılır gidip gelirsin hiç belli olmaz.” dedi ve gözden kayboldu.

Meryem yaşadıkları karşısında şaşkınlığa düşmüştü. Ne olurdu babası biraz daha kalsaydı ve Meryem’e küpün nasıl çalıştığını anlatsaydı? Meryem’in gözlerinde yansıyan gaz lambasının parıltıları bir anda kayboldu ve Meryem uyumaya yatağına gitti.

Ertesi gün, gün boyu olanların etkisinden kurtulamadı. Yine pencerenin önüne oturmuş uzaklara bakıyordu. Acaba babası yine gelecek miydi? Meryem bu sorunun cevabını düşünürken omzuna bir elin değdiğini hissetti.

“Anne yine dalıp gitmişsin. Yoruldun haydi git yatağına, dinlen biraz.”

Aradan bir ay geçti ama Meryem babasını bir daha göremedi. Artık umudunu yitirmek üzereydi. Yine lambanın titrek ışığı altında düşünürken uykuya daldı. Rüyasında:

Bahin! Bahin! Bahin! diye sesler duydu. Kan ter içinde uyandı. Abdest alıp iki rekât namaz kıldıktan sonra Kur’an-ı Kerim’i aldı ve okumaya başladı. Karşısında Neml suresinin otuz sekiz , otuz dokuz ve kırkıncı ayetlerini görünce umutlandı.  Kırkıncı ayette şöyle yazıyordu:

“Kitaptan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman) onu (Melike´nin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir."



Meryem’in içinde bir sevinç uyandı. Acaba bu olabilir miydi? Yatağına giden Meryem tekrar uykuya daldı. Rüyasında yine o sesi duydu:

“Bahin! Bahin! Bahin!

Bir yaz akşamı, Batum’a gitmeye karar verdi. Gökyüzünde ay yoktu. Karanlık bir geceydi. Yıldızlar parlıyordu. Küpü aldı ve bahçeye çıkardı. Korku ve umutla karışık bir hissiyatla küpün kapağını açıp içine oturdu. Kapağı kapattı. Küpün içinde korku ve heyecan içinde titriyordu. Bir an vazgeçmeyi düşündüyse de Batum’a gitme isteği ağır bastı ve gözlerini yumarak üç kere:

“Bahin! Bahin! Bahin! “ diye seslendi. Bir anda küp titremeye başladı ve gecenin karanlığında kulakları sağır eden hırıltıya benzer bir gürültü meydana geldi.

“Merhaba ben Nergal, Federasyon tarafından kullanılan, bu küp içerisine klonlanmış ileri nesil yapay zekâ modeliyim, sizlere hizmet için buradayım.”

O an ne yapacağını şaşıran Meryem korkarak cevap verdi. “Sende kimsin, bu nasıl bir icat böyle.”

“Ben Kaptan Mert tarafından bu küpün devrelerine yüklenmiş bir arayüz asistanıyım.” Şeklinde tekrarladı.

“Kaptan Mert mi, benim babam kaptan Mert mi?”

“Evet, babanız yıllar önce gelecekten bu dünyaya anormal bir şekilde ışınlandı, Siz Meryem olmalısınız, birincil seviye kullanıcı olarak atandınız. Nereye gitmek istemiştiniz.”

“Babam sıradan bir çiftçiydi, annem de köylü kızı, bu nasıl olur.”

“Eee, efendim sizlere bazı ayrıntıları sunmamda fayda var, fezanın derinliklerinde uçsuz bucaksız gelecekte başka bir zamanda yer alan sizin galaksiniz bulunmaktaydı, bu galakside hüküm süren federasyon….”

“Ne diyorsun, feza kelimesinden başka bir şey anlamadım, babam yıldızlardan mı geldi diyorsun.”

“Hayır efendim, yıldızlardan daha uzak bir yerden geldiler ve sizin de ana vatanınız orası sayılır.”

“Benim bildiğim atamız Âdem peygamber ilk insan ve ilk dünyaya inendi, ondan başka gökten inen duymamıştım.”

“Babanız ne yazık ki peygamber değil lakin erdemli bir insandı, sizler anavatanınıza dönmeyi arzu eder miydiniz.”

“Peki babam şu an hangi alemde.”

“Nerede olduğu hakkında kesin bilgim yoktur, klonum ile irtibata geçebilirsem yerini öğrenebilirim.”

“Ne, babam yaşıyor mu?”

“Evet şu an seni başta olmak üzere tüm aileyi kendi ana vatanına geri götürmenin yollarını arıyor.”



0 Yanıt "Galaksi Federasyonu - Bölüm: 40 "

Yorum Gönder

Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...

Iklan Atas Artikel

Iklan Tengah Artikel 1

Iklan Tengah Artikel 2

Iklan Bawah Artikel