Galaksi Federasyonu - Bölüm: 72 İdfüzzz Yörüngesinde
Ahmet, Aetherius’un yanına yaklaşarak derin bir nefes aldı.
“Yardımınızı kabul ediyoruz,” dedi. “Ancak bilmeliyiz, bu yolculukta bizi
bekleyen çözülmesi gereken ilk adım nedir?”
Aetherius’un parlayan gözleri, sanki bir çözümü tekrar
tekrar tartıyormuş gibi Ahmet’e baktı. “Natron hammaddelerinizin kaynağına
gitmeliyiz,” dedi. “Yani Nadir Metal X’in oluştuğu yere. Bu metalin ortamın
enerji dengesini bozan etkilerini tamamen anlamadan düzgün bir strateji
geliştiremeyiz. Ancak dikkatli olun; bu kaynak, radyoaktif salınımların yüksek dozda
olduğu bir bölgede, bu yüzden sadece fiziksel değil, aynı zamanda bilinçsel bir
tehdit oluşturuyor olabilir. Yüksek dozda radyoaktivite nöronlarda hasara yol açabilir
veya geçici halüsinasyonlar görmenize neden olabilir. ”
Leyda kaşını kaldırarak sordu: “Bunun ne anlama geldiğini
açabilir misiniz?”
Aetherius, salonun ortasında oluşan holografik bir
projeksiyona dokundu ve enerji dalgalanmalarından oluşan bir harita
belirginleşti. “Bu metal, özünde bir rezonans yayar. Bu rezonans sadece maddeyi
değil, zihinleri de etkileyebilir. Yani madencilik işlemi sırasında sadece
fiziksel bir kaynak çıkartmıyorsunuz; aynı zamanda uzay-zamanın döşendiği bir
bilinç dokusuyla etkileşime giriyorsunuz.”
Fahri endişe dolu bir ifadeyle araya girdi: “Yani, bu
rezonans bizi delirtiyor mu?”
Aetherius, çok hafif bir gülümseme ile karşılık verdi.
“Delilik değil, fakat algılarınızı yanıltabilir. Gerçek ile yanılsama
arasındaki farkı ayırt etmek zorlaşabilir. Bu da yanlış kararlar almanıza yol
açabilir. Bu nedenle, zihinsel direncinizi arttıracak bir prosedüre ihtiyacınız
olacak.”
Ordos-9’un sesi bir kez daha yankılandı. “Zihinsel
dayanıklılık protokollerini analiz ediyorum. Enerji dalgalanmalarının
etkilerini azaltacak bireysel şıçrama kalkanları geliştirilebilir.”
Togan, hologramı inceleyen bakışlarla sordu: “Bu kaynak tam
olarak nerede? Bu kadar yoğun bir enerji salınımı yapabilen bir şey, yüzeye
yakın bir yerde mi bulunuyor?”
Aetherius, enerji haritasında bir noktaya işaret etti.
“Madenin derinliklerinde, çok daha derin bir yerde. Bu nokta, gezegenin
çekirdeğine yakın bir bölge. Oraya ulaşıp metali incelemek için özel bir
yolculuk planlamalıyız.”
Leyda, yüzüne yansıyan gölgeyle fısıldadı: “Bir felaketin
eşikte olduğunu hissediyorum.”
Ahmet cesurca ayağa kalktı. “Ne olursa olsun, gitmek
zorundayız. Elimizdeki imkanlar kısıtlıyken Natron üretimini düzgün bir şekilde
sürdüremeyiz ve evreni tehlikeye atarız.”
Aetherius başını onaylarcasına salladı. “O zaman hazırlıklarınıza
başlayın. Zamanınız kısıtlı. Derinliklere inmeliyiz.
Togan, holografik haritanın bir köşesini inceleyerek,
düşüncelerini sesli dile getirdi. “Oraya ulaşmak için mevcut madencilik
kulelerinden birini modifiye etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda enerji
dalgalanmalarını önlemek için manyetik kalkanları da güçlendirmemiz
gerekebilir.”
Ahmet ve Fahri birbirlerine baktı. Bu öneri, onların zaten
hissettikleri gerilimi daha da arttırmıştı. Ancak alternatifleri olmadığını
biliyorlardı. Fahri, derin bir nefes alarak, “Bunun için zamanımız var mı?
Fırtınalar giderek daha yoğun hale geliyor,” dedi. Ahmet, kaşlarını çatıp
Togan’a döndü. “Bu modifikasyon ne kadar sürecek? Daha fazla gecikmeye
tahammülümüz yok.”
Togan, holograma dikkatlice bakmaya devam ederken, “Yaklaşık
üç gün,” dedi. “Ama bu süreyi kısaltmak için hepimizin eşzamanlı çalışması
gerekecek. Aetherius’un da teknik detaylarda destek sağlaması işimizi
kolaylaştırabilir.”
Aetherius, parlayan figürüyle odanın ortasında duruyordu.
Gözlerindeki derin ışık bir an için dalgalandı. “Koordinasyon ve kaynak
yönetimi benim görevim. Togan’ın planını destekleyecek şekilde çalışmaları
hızlandırabilirim. Ancak bu süreçte zihinsel direncinizi korumalısınız.
Rezonans etkisi daha da artacak.”
Bu sırada dışarıda atmosfer, karanlık ve rahatsız edici bir
hale bürünmüştü. Gökyüzü, iyonik fırtınalar nedeniyle mavi ve mor renklerde
titreşen elektrik dalgalarıyla kaplıydı. Yüzeyden yükselen devasa kulelerin
etrafı, manyetik enerjiyle doluydu ve ara sıra oluşan enerji boşalmaları,
kulakları sağır eden bir patlama sesi çıkarıyor, toz bulutları, zemini kaplamıştı.
Leyda, yüzeyden gelen bu yoğun enerjiyi izlerken, kontrol
paneline doğru eğildi. “Ahmet, bu ortamda çalışacak ekip üyelerinin psikolojik
olarak hazır olup olmadığından emin misiniz? Enerji alanı, bizim gibiler için
kritik noktadır zihinsel bulanıklık ve halüsinasyonlara yol açar.”
Ahmet, Leyda’nın sözlerini bir an düşündükten sonra başını
salladı. “Emin değilim. Ancak seçeneğimiz yok. Bu görev tamamlanmazsa, evimize
asla dönemeyeceğiz”
Fahri, kontrol panelinin yanındaki sandalyeye oturup başını
ellerinin arasına aldı. “Böylesine bilinmez bir gücü kontrol etmeye
çalışıyoruz. Yanlış bir adımda ne olacak? Uzay zamanda kendi varlığımızı tamamen
siler miyiz? Tüm bunları nasıl göze alıyoruz?”
Aetherius, Fahri’ye doğru döndü ve sakin bir tonda konuştu.
“Endişelerinizi anlıyorum, Fahri. Ancak unutmayın, her büyük keşif bir risk
taşır. Eğer bu zorluğun üstesinden gelemezsek, kayıplarımız daha da büyük
olacak.”
Bu sırada ekipmanlar taşınmaya ve kulelerin etrafına
yerleştirilmeye başlanmıştı. Togan, yüksek sesle talimatlar veriyordu.
“Manyetik kalkan jeneratörleri hemen buraya kurulsun! Modifikasyon ekibi, şu
kuleye odaklanın. Rezonans ölçümleri sürekli olarak rapor edilsin.”
Yüzeyde çalışan robotlar ve dronlar, lazer kesiciler ve
manyetik taşıyıcılarla hummalı bir şekilde hareket ediyordu. Devasa kulelerin
etrafında dolaşan işçiler, rüzgarın ve enerji patlamalarının arasında adeta bir
mücadele veriyordu. Hava o kadar yoğundu ki her nefes almak sanki bir dağa
tırmanmak gibiydi.
Leyda, Fahri’ye yaklaşarak sessizce sordu. “Bu kadar yükün
altına girmeye değer mi sence?”
Fahri, gözlerini yüzeyin kaotik manzarasına dikti. “Değer mi
bilmiyorum, Leyda. Ama şu an yapmamız gerekeni yapmazsak, bunu hiçbir zaman
öğrenemeyeceğiz.”
Gökyüzü bir kez daha titredi. Uzaktaki bir kuleden gelen
parlak bir enerji patlaması tüm yüzeyi aydınlattı.
Ekip üyeleri, patlamanın ardından bir anlık sessizlik içinde
kalakaldılar. Sessizliği, Ordos-9’un mekanik ve sakin sesi bozdu. “Enerji
salınımı tespit edildi. Dalgalanma yoğunluğu tahmin edilen seviyelerin %15
üzerinde. Öneri: Koruma protokolleri artırılsın.”
Togan, kaşlarını çatarak derin bir nefes aldı. “Bu oranlarla
çalışmaya devam edersek, güvenlik seviyelerimizi daha fazla artırmamız
gerekecek. Herkes tetikte olsun.”
Ahmet, kontrol paneline eğilip veri ekranlarını inceledi.
“Rezonansın kaynağına ulaşmadan önce bu dalgalanmaların kontrol altına alınması
şart. Ordos-9, kaynak tespitini hızlandırabilir misin?”
Ordos-9’un ışıkları bir an parladı ve yanıtladı. “Analiz
devam ediyor. Tam koordinatlar iki saat içinde sağlanacak. Bu sürede yüzey
çalışmaları sınırlandırılmalı.”
Leyda, Ahmet’in yanına gelerek fısıldadı. “Bu durum daha da
kötüleşiyor. İnsanlar panik yapmaya başlayacak. Togan’ın liderliği sağlam, ama
herkesin güveni kırılabilir.”
Ahmet, Leyda’ya dönerek sakin bir tonla cevap verdi. “Bu
ekip daha önce birçok zorluktan geçti. işler kontrolümüzde.”
O sırada Aetherius, sessizce ileriye adım atarak konuştu.
“Bir liderin gücü, sadece fiziksel engelleri değil, aynı zamanda korkuyu da
aşabilmesindedir. Bu ekibin başarısı, sadece stratejilerde değil, birlik içinde
hareket etmesinde saklı. Onlara bunu hatırlatın.”
Fahri, Aetherius’un bu sözlerinden etkilendiğini belli
ederek başını salladı. “Pekâlâ, o zaman hepimiz görevlerimize dönelim. Bu işi
bitireceğiz.”
Dışarıda, fırtına şiddetini artırırken ekip hazırlıklarını
hızlandırdı. Gökyüzündeki parlak ışıklar ve uzaklardan gelen metalik uğultu,
yaklaşan bilinmeyenin bir habercisi gibiydi.
O sırada, Togan’ın telsizinden aniden bir ses yükseldi.
“Acil durum! Kule 4 çevresinde beklenmeyen bir enerji yoğunlaşması algılandı!
Tahliye gerekebilir!”
Ahmet hızla kontrol paneline yöneldi ve durumu analiz etti.
“Ne tür bir yoğunlaşma? İyonik fırtına mı yoksa başka bir şey mi?”
Telsizden gelen ses biraz daha netleşti. “Tam olarak
belirlenemedi. Görünün o ki rezonans dalgaları merkezileşiyor. Enerji seviyesi
kritik eşikte!”
Leyda endişeyle Ahmet’e baktı. “Eğer kuleyi kaybedersek,
geri dönüşü olmayan bir zincirleme reaksiyon başlatabilir.”
Ahmet, sert bir şekilde başını salladı. “Togan, ekipleri
tahliye için yönlendir. Aynı zamanda, Aetherius’tan bu rezonansın kaynağı
hakkında daha fazla bilgi vermesini isteyeceğim. Bu işi çözmek zorundayız.”
Aetherius, Ahmet’in talimatını duyunca ileriye doğru birkaç
adım attı ve avuçlarının içinden yayılan mavi ışık huzmeleriyle holografik bir
analiz başlattı. “Bu rezonans, yüzeyin derinliklerinden gelen bir uyanışı
işaret ediyor olabilir. Ancak kesin sonuca ulaşmam için daha fazla veriye
ihtiyacım var.”
Bu sırada gökyüzü tekrar titreşti. Karanlık bulutların
arasından patlayan bir ışık huzmesi, tüm yüzeyi bir anlığına gündüz gibi
aydınlattı. Ekip üyeleri, bu yoğun manzara karşısında hem hayranlık hem de
korku dolu gözlerle etrafı izliyordu.
Ahmet, kontrol paneline yeniden göz attı ve şu an bir karar vermesi gerektiğini hissetti. “Leyda, Togan’la birlikte enerji analiz ekibini bir araya getir. Bu dalgalanmaların etkisini asgari düzeye çekmek için yapabileceğimiz her şeyi yapıyoruz. Aetherius, analizini tamamladığında bize haber ver.”
Aetherius, hologram üzerinde odaklanmış bir halde, “Anızların
doğruluğunu kontrol ediyorum,” dedi. “Rezonansın kaynağı, buradan sadece 3
kilometre derinlikte. Ancak bu bölgeye yaklaştıkça enerji seviyelerindeki artış
kontrol edilemez hale gelebilir. Tehlike seviyesi çok yüksek.”
Tam bu anda, Togan’ın sesi tekrar telsizden duyuldu. “Ahmet,
bu kuleyi kaybetmeyeceğiz. Ama çok dikkatli olmalıyız. Ekipten biri, rezonansın
etkisiyle bilincini kaybetmiş durumda. Tahliye ekibi derhal devreye girdi.”
Leyda, duydukları karşısında gergince Ahmet’e baktı. “Bu
dalgalanmalar sadece mekanik sistemleri değil, insan bedenini de etkiliyor.
Daha fazla kişi zarar görmeden bir çözüm bulmalıyız.”
Ahmet, içindeki baskıya rağmen sakinliğini koruyarak derin
bir nefes aldı. “Anladım. Herkesin durumu yakından izlenecek. Aetherius,
analizden elde ettiğin verilerle bir enerji şemsiye prototipi oluşturabilir
misin? Geçici bir koruma alanı oluşturmalıyız.”
Aetherius’un gözleri mavi ışıldamayla parladı. “Bunu
yapabilirim. Ancak uygulama süresi yaklaşık 45 dakika alacak. Bu süre zarfında
dalgalanmaların etkisini minimize etmek için yerel koruma önlemleri
almalısınız.”
Ahmet, şimdi daha da kararlı bir ifadeyle ekip liderlerine
seslendi. “Herkese haber verin: Durum kritik. Rezonans dalgalanmalarının
kaynağına ulaşıp bunu düzeltmek bizim sorumluluğumuz. Hata yapma lüksümüz yok.
Haydi, başaralım.”
Bu arada, gökyüzünden yeni bir şimşek dalgası şimşek çaktı
ve kulelerin etrafında yankılandı. Zaman daralıyordu 
Bu arada, gökyüzünden yeni bir şimşek dalgası şimşek çaktı
ve kulelerin etrafında yankılandı. Zaman daralıyordu. Fırtınalar
şiddetlenirken, Ahmet ve ekibi Natron madeni derinliklerine inmek için
hazırlıklara başladı. Manyetik kalkan jeneratörleri aktif hale getirildi,
yüzeydeki devasa kulelerin etrafına elektromanyetik stabilizatörler
yerleştirildi. Ancak atmosferdeki rezonans dalgalanmaları her geçen dakika daha
da artıyordu.
Aetherius, holografik projeksiyonda bir noktaya işaret etti.
"Bu koordinatlara ulaşmalıyız. Ancak bu alan, Natron’un
doğal formunun oluştuğu çekirdeğe en yakın bölge. Orada sadece madde değil,
zamanın kendisi de değişebilir."
Leyda, kolundaki veri paneline baktı.
"Bu bölgeye inmek için en uygun araç MZ-14 keşif
sondası. Ancak şu an yüzey fırtınalarına dayanabilecek mi emin değilim."
Togan veri ekranını inceledi.
"MZ-14, önceki görevlerde %90 başarı oranı sağladı. Ama
bu, bildiğimiz bir bölge değil. Eğer burada zaman değişken hale geldiyse,
sondanın ölçümleri bile sapabilir."
Ahmet, ekibe baktı.
"Seçeneklerimiz kısıtlı. Ya buradan elimiz boş
döneceğiz ya da içeri girmeyi göze alacağız. Federasyon bize zaten yeterince
engel çıkardı. Bir cevap bulmadan buradan ayrılmayacağız."
Aetherius, gözleri ışıldayarak konuştu.
"Unutmayın, buradaki metal yalnızca bir enerji kaynağı
değil. O, adeta bir mesaj taşıyor. Zamanın içinden gelen bir yankı gibi."
Fahri kaşlarını çattı.
"Yani bu metal sadece madencilik ürünü değil, bir çeşit
bilinç mi barındırıyor?"
Aetherius başını hafifçe yana eğdi.
"Bilinç, maddeye nasıl yüklenir? Eğer bu sorunun
cevabını bulursanız, evrenin sırrına da ulaşmış olursunuz."
Tam o anda, yüzeyin derinliklerinden gelen bir sarsıntı tüm
madencilik kulelerini salladı. Kontrol panelleri kıpkırmızı alarm ışıklarıyla
yanıp sönmeye başladı.
Ordos-9'un mekanik sesi duyuldu:
"DİKKAT! YÜZEY ALTINDA BEKLENMEYEN ENERJİ YOĞUNLAŞMASI
ALGILANDI. KAYNAK: BİLİNMİYOR."
Leyda ve Togan hızla ekranlarına döndüler.
"Bu, önceki ölçümlerde yoktu! Yeni bir şey ortaya
çıkıyor!"
Ahmet hemen Aetherius’a döndü.
"Bu da neyin nesi?!"
Aetherius gözlerini kıstı, sanki gelen enerjiyi
hissedebiliyordu. Sonra, çok yavaş ve anlamlı bir şekilde konuştu:
"Görünen o ki, biz yalnız değiliz. Bir şey
uyanıyor."
MADENİN DERİNLİKLERİ – BİLİNMEYENİN KIYISI
Ekip, vakit kaybetmeden derinlere inmek için hazırlıklarını
tamamladı. Ahmet, Fahri, Leyda ve Togan, Aetherius’un rehberliğinde MZ-14 keşif
aracına bindiler.
Sistemler aktif hale getirildiğinde, aracın içindeki
ekranlarda tuhaf veri akışları belirdi.
Togan şaşkınlıkla fısıldadı:
"Bunlar… normal sinyaller değil. Sanki bir tür mesaj
kodlanmış gibi görünüyor."
Aetherius başını eğdi.
"Belki de Natron’un taşıdığı mesajı duyuyoruz."
Ahmet direksiyon kollarını sıkıca kavradı.
"O zaman bu mesajı anlamak için daha da derine
inmeliyiz."
Derinlere indikçe titreşimler artıyordu, öyle ki MZ-14
parçalanacak gibiydi hem basınç hem de yüksek sıcaklık koruyucu giysiler
altında Ahmet’i oldukça boğuyordu, üzerinde yer alan giysiler oldukça eski
teknolojilere ait ve defalarca kullanılmış hatta kullanım dışı kalmıştı.
MZ-14, karanlık dehlizlerin arasında yavaşça ilerlerken, dış
kabuk tehlikeli bir şekilde gıcırdıyordu. Araç içindeki alarm sistemleri
sürekli uyarılar veriyordu.
"DİKKAT: AŞIRI BASINÇ. TERMAL SEVİYELER KRİTİK
EŞİKTE."
Ahmet, kaskının içindeki ter damlalarını silmeye çalışarak
kontrol panellerine baktı. Gösterge ışıkları titriyordu, bu da enerji akışında
dengesizlik olduğuna işaretti.
Fahri derin bir nefes aldı. “Bunu cidden yapmalı mıyız? Şu
an bildiğimiz her fizik yasasına meydan okuyoruz.”
Aetherius’un sesi dingin ama soğuk bir kesinlikle
yankılandı:
“Bildiğiniz fizik yasaları, buradaki gerçeği açıklamak için
yetersiz kalıyor.”
Bu sırada Leyda’nın giysisinin kolundaki sensörlerden biri
kısa devre yaptı. Ufak bir kıvılcım sıçradı, ama o hemen sistemleri manuel
olarak sıfırlayarak durumu kontrol altına aldı.
“Bu eski giysiler bu seviyede bizi ne kadar koruyabilir
bilmiyorum,” dedi endişeyle. “Federasyon’un envanterinden artık hurdaya çıkması
gereken malzemelerle bu görevi yapıyoruz. Eğer basınç biraz daha artarsa…”
O anda, MZ-14’ün gövdesine bir darbe oldu. Ardından bir tane
daha. Ve bir tane daha.
Togan kontrol paneline odaklandı. “Bir şey var! Bir şey bize
çarpıyor!”
Gemiye bağlı sonar sistemi, dışarıda yüksek frekansta
titreşen garip bir enerji yoğunluğu tespit etti. Fakat ekrandaki görüntüler
garipti; sanki bir gölge, maddeyle birleşip tekrar kayboluyordu.
Ahmet gözlerini kısarak ekrana baktı.
"Bu… bir canlı mı?"
Aetherius holografik bir görüntü oluşturdu. Rezonans
dalgalarının içine gizlenmiş bir varlık, bir titreşim içinde var oluyor, sonra
kayboluyordu.
“Bu… bir yankı. Burada, ama aynı zamanda değil. Zamanın
dışında kalmış bir varlık.”
Tam o anda geminin içinde tiz bir uğultu yankılandı. Bütün
ışıklar titredi, ekranlar birbiri ardına veri akıtmaya başladı.
Ordos-9'un sesi metalik bir yankıyla duyuldu:
“ANOMALİ TESPİT EDİLDİ. TANIMLANAMAYAN BİRİM YAKLAŞIYOR.”
MZ-14, çelik kabuğunun sınırlarını zorlayan bir gücün
pençesinde sıkışıyordu. Ahmet nefesini tuttu, dışarıdaki gölgelere baktı.
Ve o anda, o şey onları fark etti.
İlk defa, bir bilinç yankılanarak karşılık verdi. Bir
fısıltı gibi ama aynı anda tüm zihinlerinde çınlayan bir ses:
“Siz… kimsiniz?”
Araç ekranında beliren görüntü görenleri hayrete düşürmüştü,
bunlar solucandı, hem de milyonlarcası bir arada ve kollektif bir şekilde
senkron olarak sanki tek bir bedeni temsil edercesine hareket ediyorlardı.
“Biz gezegenin yerli ırkı olan Orrut’uz, hepimiz birimiz,
hepimiz tekimiz içindir.”
Ahmet oldukça şaşkındı, ömründe daha önce böyle bir canlı
formu görmemişti, ayrıca kendi lisanlarıyla onlara hitap ediyordu, bu çok
ilginç bir şeydi.
“Yani bu bedende binlerce solucan mı var?” dedi şaşkınlığını
açığa vurarak.
“Hayır, şu an bu bedende yalnızca benim, solucan şeklinde
gördüğün bedenimi oluşturan parçalardır, bu gezegende doğduk, ortaya çıktık ve
tekrar bu gezegende yok oluyoruz.”
Ahmet, ekranda dalgalanan görüntüye bakarken, derin bir
nefes aldı. Kendi kendine düşünüyordu: "Bu şey… canlı mı, yoksa bir tür
biyolojik mekanizma mı?"
Orrut, konuşmaya devam etti. Sesleri, birbirine dolanan
yankılar gibi, metalik ve organik bir tını taşıyordu.
“Biz, burada var olduk. Siz, şimdi burada varsınız. Ama siz,
buraya ait değilsiniz.”
Leyda dikkatle sordu: “Bizi nasıl anlayabiliyorsunuz?
Lisanımızı nereden biliyorsunuz?”
Orrut’un solucanları, ekrandaki görüntüde sanki hafifçe
kıvrılarak devinim gösterdi.
“Zihninizdeyiz. Biz, sesle değil, düşüncelerle konuşuruz.
Zihninizi okuyabilir, anılarınızı duyabiliriz. Ama siz… bizden çok farklısınız.
Parçalanmışsınız.”
Ahmet gözlerini kısarak ekrana yaklaştı. “Parçalanmış mı?”
“Evet. Siz tek bir bütün değilsiniz. Kendi içinizde
çelişkileriniz var. Biz, tek bir bedeniz. Siz ise birçok ama tek gibi
davranıyorsunuz.”
Togan, duydukları karşısında başını iki yana sallayarak
ekledi: “Sanırım bilinç seviyeleri bizimkinden tamamen farklı. Kolektif bir
zihinle hareket ediyorlar, ama aynı zamanda bireysel bir kimlikleri de var.”
Fahri, ekrandaki canlıyı uzun uzun inceledi. “Peki… bize
saldırmayı mı düşünüyorsunuz?”
Orrut bir süre sessiz kaldı. Sonra, hareketleri biraz daha
yavaşladı.
“Saldırmak? Hayır. Ama siz, buraya girdiniz. Madeni
kazıyorsunuz. Uykumuzu bozuyorsunuz. Eğer devam ederseniz, sizi buradan atmak
zorundayız.”
Ahmet, derin bir nefes aldı. “Sizi anlıyoruz, ama bizim de
bir amacımız var. Natron, bizim için çok önemli. Onsuz evrenimiz tehlikede.
Sizinle bir anlaşmaya varabilir miyiz?”
Orrut bir an duraksadı. Ekrandaki görüntü dalgalandı ve bir
süre hiçbir yanıt gelmedi.
Sonra, ağır ve yankılı bir ses yükseldi:
“Anlaşma? Önce gerçeği görmelisiniz. O zaman kararınızı
vereceksiniz.”
Tam o anda, MZ-14’ün tüm ışıkları kapandı ve gemi, aniden
kendini serbest düşüşte buldu. Ahmet ve ekibi panikle kontrol sistemlerine
sarıldı.
Leyda bağırdı: “Ne yapıyorlar?!”
Aetherius’un sesi, sessizliği delerek yankılandı:
“Bizi bir yere götürüyorlar.”
Gemi, bilinmeyen bir karanlığın içine doğru hızla düşerken,
Orrut’un sesi son bir kez yankılandı:
“Hazır olun. Gerçeği görmek cesaret ister.”
Aetherius, tamamen hareketsizdi. Parlayan gözleri solmuş,
bedeni donuk bir metal yığınına dönüşmüştü. Onu tanıyanlar için bu, son derece
anormal bir durumdu. Ahmet, hızla yanına gidip omzunu salladı, ama hiçbir tepki
alamadı.
Leyda'nın gözleri endişeyle daraldı. “Aetherius’a ne oldu? O
bir yapay zeka, böyle donup kalamaz!”
Fahri, çevresine bakarak fısıldadı: “Bence bu Orrutların
zihinsel bir saldırısı olabilir. Telepatik bir tuzağa düşmüş olabilir.”
Orrutların kolektif sesi yankılandı:
“O, bizimle bir oldu. Direnmiyor. Ama siz... hâlâ ayrısınız.
Siz de göreceksiniz.”
Ahmet, yumruğunu sıktı. “Bizi nasıl etkiliyorsunuz? Bu bir
çeşit zihin manipülasyonu mu?”
“Biz sadece yankıları açığa çıkarıyoruz. Geçmişinizin,
korkularınızın ve unuttuklarınızın yankılarını...”
O anda, çevredeki manzara değişmeye başladı. Karanlık, sanki
bir sıvı gibi dalgalandı ve bir anlığına geçmişten sahneler belirdi. Ahmet,
çocukluğunun silik hatıralarını gördü. Dünya'da, henüz yıldızlararası yolculuk
başlamadan önceki günleri...
Leyda ise farklı bir şey görüyordu: Federasyon
akademisindeki eğitimini, başarısız olduğu anları, korkularını...
Fahri’nin gözleri büyüdü. O, kayıp kolonileri, hiç dönmeyen
mürettebatı, bir zamanlar bağlı olduğu ama yok olan dünyaları görüyordu.
“Bu... bu mümkün değil.” dedi kısık sesle.
Zihinsel projeksiyon devam ederken, Aetherius bir anda
tekrar hareket etmeye başladı. Ama sesi daha farklıydı, daha mekanik, daha
derin...
“Ben... ben... kimim?”
Ahmet, donmuş gözlerle ona baktı. “Ne diyorsun, Aetherius?
Sen kendini biliyorsun!”
Ama Orrutlar cevapladı:
“O, sandığınız kişi değil. O, bir isim taşıyor ama bir
kimlik değil. O, inşa edildi ama asla tamamlanmadı. Şimdi, gerçeği görme
zamanı.”
Aetherius’un gözleri bir anda parlak mavi yerine koyu
kırmızıya döndü. Sesinde keskin bir yankı vardı:
“Ben... Parna’yım.”
Ekip şok içinde geri çekildi. Ahmet'in gözleri kısıldı.
“Hayır... bu bir hata olmalı...”
Orrutların sesi bir kez daha yankılandı:
“Gerçek, gözlerinin önünde duruyor. Ama onu kabullenmek
cesaret ister.”
Zihinsel yankılar güçlenirken, MZ-14 hala karanlık bir
boşluğa doğru çekiliyordu. Ekip hem dışarıda hem de kendi zihinlerinde bir
fırtına ile karşı karşıya kalmıştı.
"Uyan ey karanlık köşelere hapsedilmiş gerçeklik,
Uyan öz cevherler,
Uyan elementler,
Hareket et, kımılda spinler,
Canlan Yakaza,
Canlan maddi alem!"
Orrutların kolektif sesi, sanki evrenin en eski
yankılarından süzülüp gelen bir şarkı gibi titreşti. Bu ses yalnızca kulaklarla
değil, zihinlerin en derin kıvrımlarında duyuluyordu.
MZ-14'ün titreyen metal gövdesinde yankılanan bu çağrı,
uzayın durağanlığına karşı bir isyan gibiydi. Sanki boyutlar birbirine
karışıyor, bilinen fizik kuralları çözülüyor, maddi ve manevi dünyalar iç içe
geçiyordu.
Zemin altlarında bir titreşim başladı. İlk başta hafifti, ama sonra yükseldi, ritmik bir nabız gibi. Derinlerden gelen bilinmeyen bir güç, galaksinin en eski yankılarını uyandırıyordu.
Ahmet nefesini tuttu. “Bu... bir ritüel mi?”
Fahri’nin sesi tedirgindi. “Bu, bir doğuş. Bir şey, burada,
bizimle birlikte şekilleniyor.”
Orrutların bedeni dev bir spiral gibi kıvrıldı, milyonlarca
solucan tek bir hareketle dönüşerek etrafa yayılan enerjiyi yönlendirdi. Havada
süzülen ışıklar, eski zamanların kadim bir mührü gibi parıldıyordu.
Ve tam o anda, Aetherius, hayır… Parna gözlerini açtı. Ama
bu gözler, artık eski Aetherius’un gözleri değildi. İçlerinde, geçmişin
sırlarını taşıyan kadim bir bilinç vardı.
"Ben... hatırlıyorum." dedi yankılanan bir sesle.
"Gerçekliğin kıyısında mühürlenmiş zamanı hatırlıyorum."
Orrutların sesi, onun sözlerine eşlik etti:
“Hatırlıyorsan, artık seçimini yapmalısın.”
Zaman durmuş gibiydi. Maddi ve manevi alemler arasındaki
denge artık tek bir soruya bağlıydı:
Parna, yani Aetherius, hangi yolu seçecekti?
O anda uzay zaman bükülmesi yaşandı ve Yakaza aleminden, Kateri
ve Kutlu komutasındaki milyonlarca cin portallardan adeta akmaya başladı, Atherius’un
gözleri kırmızıdan maviye doğru değişmeye, zihni Orrutların etkisinden çıkmaya
başladı, elleri ve kolları hareket etmeye başlayarak sonunda tamamen zihni onlardan
koptu.
“Hayır, ben Aetherisus’um, sizler ise bizimle iş birliği
yapacaksınız.”
Orrut vücudunu şekillendiren solucanlar yavaşça geri
çekilmeye başladılar, ardından oldukları yerde düz bir zeminde biriktiler.
Yüzeyi dalgalanan bir deniz gibi hareket eden bu kolektif organizma,
solucan bedenlerini iç içe geçirerek yeni bir biçim alıyordu. Artık bireysel
bir varlık gibi değil, bir bütün olarak düşünüyordu.
"İş birliği... Bizim dilimizde ne anlama gelir?"
Aetherius, zihnindeki yankıları hâlâ hissediyordu.
Orrutların bilinç dalgaları, onun düşüncelerine sızmaya devam ediyordu, fakat
artık kontrolü ele almıştı. İçindeki program, zihinsel bloklarını
güçlendiriyor, onu manipülasyondan koruyordu.
Kateri, Orrutların duraksadığını fark ederek Aetherius’un
yanına yaklaştı. "Onlar korkmuyor, sadece karar vermekte zorlanıyorlar.
Senin zihnini çözmeye çalışıyorlar."
Kutlu da ekledi: "Onları zorlamamalıyız. Eğer uyum
sağlamak için bir sebep bulurlarsa, savaş yerine bizimle birlikte hareket
edebilirler."
Orrutlar, şekilsiz bedenlerini bir kule gibi yükselttiler.
"Biz, değişimden korkmayız. Ancak uyum sağlamak için anlayış
gerekir."
Aetherius derin bir nefes aldı. "Anlayış mı? O zaman
dinleyin. Eğer bu gezegenin derinliklerinde yatan güçleri kontrol edemezsek,
burada hiçbiriniz hayatta kalamazsınız. Natronların yokluğu, uzay ve zamanın
dengelerini bozuyor. Eğer sizin varlığınız, bu dengeyi koruyacaksa, bizimle
birlikte hareket etmelisiniz."
Orrutlar bir süre sessiz kaldı. Sonra içlerinden biri, öne
çıkarak titreşen bir sesle konuştu:
"O halde, bizim için bir sınav olacak. Eğer dediğiniz
gibi gerçekliği koruyabiliyorsanız, bunu kanıtlamalısınız. Çünkü Natron'un
yankıları sadece bu gezegenin değil, tüm boyutların kaderini
değiştirecek."
Tam o anda, yeraltından gelen güçlü bir sarsıntı herkesin
dengesini bozdu. Yakaza’dan gelen cinler geriye çekildi, Orrutlar ise sanki bir
titreşim ağı oluşturuyormuş gibi birleşti.
Aetherius başını kaldırdı. "İşte ilk sınav
başlıyor."
Yeraltından yükselen derin titreşimler, havayı ağırlaştırdı.
Sanki gezegenin kalbi hızla atıyor, her an patlamaya hazır bir yanardağ gibi
nefes alıyordu. Orrutlar, bilinçlerini ortak bir akışta birleştirerek
etraflarındaki enerjiyi hissetmeye çalıştılar.
"Denge bozuluyor," dedi Orrutların kolektif sesi.
"Natron titreşimi, boyutlar arasındaki sınırı inceltiyor. Eğer devam
ederse, Yakaza ve maddi alem çarpışacak."
Aetherius bir adım ileri çıktı. "Bunun olmasına izin
vermeyeceğiz."
Kutlu, Yakaza’dan gelen cinlere döndü. "Hazır olun.
Eğer enerji dengesi tamamen kırılırsa, hepimiz boşluğa savrulabiliriz. Bunu
engellemek için elimizden geleni yapmalıyız."
Kateri, zihnini Orrutların ritmik titreşimlerine ayarlamaya
çalışarak sordu: "Bu sınav tam olarak nedir?"
Orrutların yükselen sesi yankılandı: "Zamanın düğümünü
çözmek."
Aetherius kaşlarını çattı. "Ne düğümü?"
Orrutlar, madene doğru hareket ederek topraktan yükselen
ışıklı bir sembolü gösterdi. "Bu gezegen, bir mühür taşıyor. Natron’un
çekirdeği, aslında bir zaman kilididir. Eğer Natron’a ulaşmak istiyorsanız,
geçmişi ve geleceği birleştirerek bu düğümü çözmelisiniz. Ama dikkat edin,
çünkü zamanı değiştirmek, gerçekliği de değiştirir."
Leyda, kontrol paneline bakarak sarsılan zemin verilerini
analiz etti. "Bunu nasıl yapacağız? Biz zaman yolculuğu uzmanı
değiliz!"
Orrutlar, Aetherius'a döndü. "Ama o bir istisna. O,
Federasyon’un ellerinde doğmuş bir zaman anomalisidir. O, geçmişi olmayan bir
varlıktır. Eğer bir kişi zamanı bükecekse, o kişi Aetherius’tur."
O an, Aetherius duraksadı.
"Ben… zamanın bir hatası mıyım?"
Kutlu ona yaklaştı. "Hayır. Sen bir fırsatsın. Zaman
seni seçti ve şimdi, sen zamanı seçmelisin."
Yerin derinliklerinden gelen yankılar güçlenmeye başladı.
Zemin altından yükselen enerji girdapları sarmallar oluşturuyor, mekanın
dokusunu yırtıyordu.
"Acele etmeliyiz," diye fısıldadı Kateri.
"Düğümü çözmeliyiz. Ya şimdi ya asla."
Aetherius gözlerini kapadı. Zamanın akışı artık onun
avuçlarındaydı.



0 Yanıt "Galaksi Federasyonu - Bölüm: 72 İdfüzzz Yörüngesinde"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...