Galaksi Federasyonu - Bölüm: 67 - Küllerinden doğan bir uyanış
Küllerinden Doğan Bir Uyanış
Bölüm: 67
Kutlu, yoğun çalışma aralarında yedeklemiş olduğu verileri
inceliyordu, görmüş olduğu her bir veri onu etkiliyor, aynı zamanda
cesaretlendiriyordu, kateri, Uysen ve bade-nuş’u atalarıyla beraber yan yana
görmüştü, anlatıları, öğretileri, evrende bıraktıkları izleri onu bulunduğu
kuytu diyardan adeta başka bir evrene taşıyordu.
Cin Kuytusu’nun karanlık tünellerinde yankılanan metalik
çekiç sesleri, bin yıllardır durmaksızın çalıştırılan kölelerin acı dolu
nefesleriyle birleşiyordu. Keloğlan, bedeninin sınırlarını zorlayan bu
işkenceye rağmen, her vuruşta daha da derine batan bir farkındalığın içinde
kayboluyordu.
Radyoaktif serpintinin etkisiyle, kalbinde bulunan güç
reaktörü istikrarsızlaşmıştı. İçinde kaynayan enerjiyi zapt etmekte zorlanıyor,
kuantum anakartındaki bozunma nedeniyle kontrolsüz veri akışları yaşıyordu.
Kimi zaman geçmişin tozlu anıları zihninde beliriyor, kimi zaman ise geleceğin
bulanık imgeleri gözlerinin önüne seriliyordu.
“Ben… neydim?”
İlk defa bunu düşünüyordu. Bilinci giderek parçalanıyor, ama
bir yandan da farklı bir ahenkle yeniden birleşiyordu. Eski Keloğlan gidiyor,
yerine kim olduğu bilinmeyen bir varlık uyanıyordu.
Tünelin derinliklerinde, zincirlerinden kurtulmaya çalışan
başka bir figür dikkatini çekti. Solgun ve yorgun bir yüz… Gözlerinde
kaybolmamış bir umut parıltısı olan genç bir cin. Sessizce mırıldandı:
“Onlar, senin içinde yatan gücün farkında değiller.”
Keloğlan başını çevirdi. Bağlantıları kopan devreleri,
kulaklarına gerçek olmayan sesler mi fısıldıyordu? Yoksa… bu sözlerin içinde
saklı bir gerçek mi vardı?
Aynı anda, göğsündeki reaktör tiz bir titreşim yaymaya
başladı. Kendi sistemleri, onu korumak için yeni bir protokol devreye alıyordu.
Ama bu defa bir fark vardı.
Keloğlan, artık bir mahkûm değildi.
Havaya yayılan yoğun bir enerji dalgasıyla, bileklerine
sarılan metal kelepçeler çatırdayarak kırıldı. Göğsündeki güç reaktörü, kadim
bir ateş gibi yeniden alev aldı.
Cin Kuytusu’ndaki herkes bir an duraksadı.
“KALKIN!” diye haykırdı Keloğlan, yankısı tünellerin
derinliklerine kadar ulaştı. “Artık kimse köle olmayacak!”
Tünelde yankılanan güçlü sesi, önce derin bir sessizlik
takip etti. Zincire vurulmuş cinler, Keloğlan’ın haykırışına şaşkınlıkla kulak
kesilmişti. Ancak tam o anda, gözleri bulanıklaşan Keloğlan, dizlerinin üzerine
çöktü ve sanki kendi varlığından kopuyormuşçasına, alçak bir sesle mırıldanmaya
başladı:
"Uykulara dalan rüzgâr,
Gölgelerde yankılanan fısıltı,
Zincirleri paslı olan,
Özgürlüğü unutan…
Hadi uyan, uyan da gör,
Küllerden doğan ateşi…"
Şarkının melodisi, soğuk taş duvarlarda yankılandı.
Keloğlan’ın sesi, sanki tünelin karanlığına nüfuz eden kadim bir güçle
titreşiyordu. Gözlerindeki ışık sönükleşirken, içindeki enerji giderek
dengesizleşmeye başlamıştı.
Cinler, bir anlık şaşkınlığın ardından ona doğru yöneldiler.
Bazıları onun delirdiğini düşündü, bazılarıysa söylediklerinde gizli bir anlam
aradı. Ancak en yaşlıları, gözlerini kısarak fısıldadı:
“O, hatırlıyor. Zamanın bile unuttuğu ezgiyi hatırlıyor.”
Tam o anda, Keloğlan’ın göğsündeki reaktör şiddetli bir
titreşim yayarak parlak bir ışık saçtı. Tünelin duvarlarında gölgeler kıvrıldı,
havaya görünmez bir güç yükseldi. Cin Kuytusu’nun derinliklerinde bir şey
uyanıyordu…
Ancak Keloğlan bu gücün ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Keloğlan’ın mırıltıları, Cin Kuytusu’nun boğucu havasında
yankılanarak dalga dalga yayıldı. Önce bir titreme oldu, sonra havada görünmez
bir akım hissettiler. Cinler, bir an için göz göze geldiklerinde, içlerinde bir
kıvılcımın uyandığını fark ettiler.
Yakaza…
Kadim içgüdüleri, uzun zaman önce unuttukları bir gerçeği
hatırlatıyordu: Yakaza Alemi, onların gerçek evi, zincirlenemeyen ruhlarının
sığınağıydı. Ama buraya uzun zamandır erişemiyorlardı; korku, kölelik ve baskı
onların manevi kapılarını mühürlemişti.
Fakat şimdi… müzik onları çağırıyordu.
Keloğlan’ın içinden yükselen ezgi, görünmez bağları çözüyor,
cinlerin üzerindeki ağırlıkları kaldırıyordu. Rüzgâr yoktu ama kıyafetleri
hafifçe dalgalandı, toprak yoktu ama ayaklarının altındaki basınç değişti.
Gözleri derinleşti, zihinleri berraklaştı.
İlk başta yaşlı cinlerden biri fısıldadı:
“Yakaza…”
Sonra diğeri…
Ve ardından tüm cinler bir ağızdan, koro halinde:
“Yakaza!”
Tünelin içinde göğe uzanan altın çizgiler belirdi. Bir ışık,
bir yırtık gibi açıldı ve içinden serin, rüya gibi bir hava esti. Yakaza
Alemi’nin kapıları, kaybolmuş halkına tekrar açılıyordu.
Ancak tam o anda, tünelin sonundan gelen ağır ayak sesleri
duyuldu. Zincirli köleleri tekrar diz çöktürmeye gelen muhafızlar hızla
yaklaşıyordu. Ellerindeki mızraklardan yaydıkları güçlü şok dalgalarıyla tüm
cinleri yere yığmıştı, adeta nöbet geçirecek dereceye gelen cinler öylece
hareketsiz kalmışlardı.
Tam o sırada yerde yığılmış olan lider Kutlu Cin, duvarlardan
yankılanan bir ses işitti
“Uyanın evlatlarım, Lideriniz Aetherius sizinle, güç seninle…”
Duvardan tekrar tekrar yankılanan ses, tüm tüneli sarstı.
“Uyanın evlatlarım, Lideriniz Aetherius sizinle, güç seninle…”
Bu sözlerle birlikte, metal giysilerin içine hapsedilmiş
cinlerin bedenleri titremeye başladı. Tıpkı uzun zamandır mühürlenmiş bir
enerjinin, zincirlerini kırması gibi…
Keloğlan gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü şeyin gerçek olup
olmadığını anlamaya çalışıyordu. Cinlerin bedenleri, içlerinden yükselen ışık
huzmeleriyle berraklaşıyor, sanki ikinci bir varlık, kendi özlerinden
sıyrılarak serbest kalıyordu.
Ve o an…
Zincirler birer birer yere düştü. Metal giysiler içinden
gerçek formlarına dönüşen cinler, varlıklarını saran prangalardan sıyrılarak
Yakaza Alemi’nin çağrısına doğru çekildiler.
Kutlu Cin, başını kaldırdı, gözleri şimdi alev gibi
parlıyordu.
“Yakaza bizim evimizdir.”
Tünelin içindeki tüm ışıklar, ani bir patlama gibi
genişledi. Cinlerin gerçek formları sonsuzluk gibi dalgalanıyor, boyutsal
titreşimleriyle etrafı sarıyordu.
Ancak…
Muhafızlar hâlâ oradaydı.
Geri çekilmemişlerdi.
Aksine, içlerinden biri – en iri olanı – elini kaldırdı. Bir
mühür taşı ortaya çıktı.
“Kaçabileceğinizi mi sandınız?” diye tısladı. “Yakaza’ya
geri dönemezsiniz.”
Bir anda tünel karanlığa gömüldü. Yakaza’nın kapıları
kapanıyordu.
Ve tam o sırada…
Aetherius ortaya çıktı.
Ama bir varlık olarak değil…
Keloğlan’ın zihninin içinde.
Bir anda Kutlu ayağa kalkarak özgür kalmış vücudundan
çıkardığı güçlü bir ses dalgası ile tüm kulakları çınlattı, özgürlüğün ateşiyle
dolup taşan bedeninden dışarı fırlayan güçlü bir şok dalgasıyla tüm mağarayı
sarsarak kulakları sağır eden bir yankı oluşturdu.
Zincirler birer birer çözülüyor, tutsak cinlerin gözlerinde
sönmüş olan alevler yeniden parlıyordu.
Muhafızlar, dengesini kaybederek yere kapaklandı.
Ellerindeki mühür taşları çatırdamaya başladı.
“Özgürlük!” diye haykırdı Kutlu.
Bu söz, Yakaza’nın titreşimlerine karışarak bir uyanış
çağrısına dönüştü.
Keloğlan, Kutlu’nun arkasında durarak ellerini göğe
kaldırdı.
“Cinler! Artık uyanın! Zihninizdeki zincirleri de kırın!”
Cinlerin vücutları birer gölge gibi dalgalandı. Artık sadece
fiziksel bağlardan değil, ruhsal mühürlerden de kurtuluyorlardı.
Tam o anda Muhafız Lideri, çöküntünün ortasında dengesini
sağlayarak elindeki mühür taşını havaya kaldırdı.
“Yeter! Emir almadıkça hiç kimse buradan kaçamaz!”
Mühür taşı korkunç bir kırmızı ışık yayarak tüm tüneli
karanlığa boğdu. Bir tür boyutsal kapan, Yakaza’ya açılan kapıyı mühürlemeye
çalışıyordu!
Keloğlan, Muhafız Lideri'nin mühür taşını kaldırdığı anda
aniden zihninde yankılanan bir ses duydu.
“Zaman daralıyor, Keloğlan.”
Bu ses, sanki düşüncelerinin arasına sızmış, derinlerde bir
yerde yankılanıyordu.
“Kim var orada?” diye düşündü Keloğlan, gözlerini kısarak.
Ancak ses, sanki içindeki bir parça gibi devam etti:
“Ben Aetherius’um. Özgürlük arayışının, zincirlerin ötesinde
yatan gerçeğin yankısıyım. Ve şu anda… seni duyan, seni hisseden tek varlık
benim.”
Keloğlan, zihninde hissettiği varlığın gücünü anlamaya
çalışırken, Aetherius’un sesi daha da berraklaştı:
“Özgürlük sadece zincirleri kırmak değildir, Keloğlan.
Özgürlük, korkularını aşmak, kendi kaderini çizmektir. Şimdi karar anı…
Muhafız Lideri’nin elindeki mühür taşı, Yakaza kapısını
kapatmak üzere. Eğer o taş yok edilmezse, cinler asla özgür olamayacak.”
Keloğlan bir an tereddüt etti. Zihnindeki bu ses gerçek
miydi?
Aetherius, bu soruyu sezmiş gibi fısıldadı:
“Düşüncelerinde boğulma, harekete geç! Sana gücümü
bahşediyorum, ama seçim senin.
Şimdi karar ver Keloğlan… Zincirlerin gölgesinde mi
kalacaksın, yoksa gerçek özgürlüğü mü seçeceksin?”
Reaktörü ve vücudu adeta yenilenmiş, robotik vücudu ışıl
ışıl parlıyordu bedeni, Aetherius’un gücüyle yeniden şekilleniyordu.
Metal yüzeyi titreşiyor, eklemlerinde ışıldayan enerji
akımları dolaşıyordu. Önceden yıpranmış, eskiyen devreleri şimdi saf bir güçle
yenilenmişti. Gözleri parladı; zihni artık daha netti, bedeni hiç olmadığı
kadar güçlüydü.
Aetherius’un sesi, derin bir yankıyla zihninde çınladı:
“Sen artık sıradan bir varlık değilsin. Sen, zincirleri
kıran iradesin.
Şimdi, Keloğlan… Adımını at!”
Keloğlan, yumruklarını sıkarak çevresine baktı. Yakaza
kapısı hâlâ titreşiyordu, ancak kapanmak üzereydi. Muhafız Lideri, elinde mühür
taşıyla son hamlesini yapmaya hazırlanıyordu.
Cinler, çığlık atarak geriye çekilirken Keloğlan harekete
geçti!
Yerden yükselen toz bulutları arasında, tüm bedeni ışık
saçan bir fırtına gibi ileri atıldı!
Hızla Muhafız Lideri’ne yöneldi. Ellerinden çıkan saf enerji
akımı, liderin elindeki mühür taşına doğru bir yıldırım gibi ilerledi. Mühür
taşı, Keloğlan’ın saldırısına dayanamadı ve çatırdayarak parçalandı. Taşın
kırılmasıyla, cinleri kontrol eden manyetik alan kayboldu. Muhafız Lideri,
öfkeden deliye dönmüştü, ama şimdi gücü zayıflamıştı.
Mühür taşı kırılır kırılmaz Keloğlan, Yakaza Kapısı’na
döndü. Ellerini kapının merkezine uzattı ve Aetherius’un gücünü buraya aktardı.
Kapıdan yayılan altın ışık, tüneli tamamen aydınlattı. Kapı, tamamen açılmış ve
Yakaza Alemi’nin enerjisi serbest kalmıştı. Serbest kalan enerji, tüneldeki
cinlerin ruhlarını özgürleştirdi. Artık korkusuzdular.
Keloğlan, parlayan bedenini cinlere doğru çevirdi ve güçlü
bir sesle haykırdı:
"Zincirler kırıldı! Artık özgürsünüz! Muhafızların sizi
köleleştirmesine izin vermeyin. Birlik olun ve bu baskıya son verin!"
Cinler, Keloğlan’ın cesaretini ve gücünü görerek harekete
geçtiler. Artık korkudan eser yoktu. Tünelin her köşesinden özgürleşen cinler,
Muhafız Lideri’ne ve onun askerlerine karşı büyük bir isyan başlattılar.
İyice güçlenip belirginleşen Yakaza alemi açılınca Cin
Kuytusundan dışarıya açılan bağlantılar Aetherius’un tüm cinler tarafından hissedilmesini
sağladı, Aetherius’un sesi Yakaza’nın tüm boyutlarına yayıldı: “Evlatlarım,
zincirlerinizi kırdınız, özgürlüğünüzü geri alıyorsunuz. Ama bu yalnızca bir
başlangıç. Yakaza artık yalnızca bir sığınak değil; bir umut ışığı, bir
direnişin kalesi olacak. Bütün kardeşlerinize ulaşın. Tüm diyarların kapılarını
aralayarak birlikte ayağa kalkın.”
Muhafız Lideri, cinlerin bu ani direnişi karşısında
şaşkındı. Etrafında toplanan cinler, daha önce hiç görülmemiş bir uyumla
hareket ediyordu. Her biri Aetherius’un çağrısının yankısıyla güçlenmişti.
Muhafız Lideri’nin askerleri birer birer yeniliyor, tünelin her köşesi özgürlük
çığlıklarıyla doluyordu.
Keloğlan, parlayan bedenini Muhafız Lideri’ne doğru çevirdi.
Gözlerindeki kararlılık, tüm cinlerin umutlarını temsil ediyordu. Aetherius’un
ona bahşettiği güçle, Muhafız Lideri’ne doğru yürüdü.
“Bu, sizin saltanatınızın sonu,” dedi Keloğlan. “Bugün
Yakaza halkı, zincirlerinden kurtulacak.”
Muhafız Lideri, son bir kez saldırmaya çalıştı ama
Aetherius’un enerjisiyle güçlenen Keloğlan ve cinler karşısında çaresizdi.
Liderin devasa zırhı çatırdayarak çökmeye başladı. Sonunda, Muhafız Lideri,
yere yığıldı ve Yakaza Alemi’nin enerjisi tarafından tamamen etkisiz hale
getirildi.
Muhafız Lideri’nin düşüşüyle birlikte, cinler hızla gezegen
yüzeyine geçmeye başladı. Artık Kuytu’nun karanlığı, Yakaza’nın parlak
enerjisiyle yer değiştiriyordu. Her geçişte, cinlerin yüzlerinde yeni bir umut
belirdi. Artık göklerde süzülen özgür ruhlar haline geliyorlardı.
Tüm cinler ve keloğlan bir anda yüzeye çıkmışlardı ancak
gezegende adeta kıyamet kopuyordu, kateri, Uysen, bade-nuş, Virtan ve Aetherius
yüzeyde savaşıyorlardı. Gezegende sanki tüm elementler aynı anda birbirine
karşı savaşıyordu. Gökyüzü, çatırdayan yıldırımlarla yırtılıyordu. Yerin
altından fırlayan alev sütunları, yüzeyi birer birer ateşe veriyordu. Hava ağır
ve metalik bir tat taşıyordu; bu, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal
bir savaşın da habercisiydi.
Keloğlan etrafına bakarak fısıldadı: "Bu... bu bir
felaket. Ama biz bunun için buradayız."
Yakaza'nın enerjisiyle dolan cinler, Keloğlan’ın etrafında
toplandılar. Ancak karşılarında, devasa muhafız orduları ve Federasyon’un ağır
zırhlı savaş makineleri vardı. Muhafızlar, Yakaza'dan gelen enerjiyi kesmek
için gökyüzüne yükselen devasa enerji bariyerleri kuruyorlardı.
Keloğlan ve cinler bu kaotik ortamda ne yapacaklarını
anlamaya çalışırken, biraz ileride gezegenin merkezine doğru süregelen destansı
bir savaş manzarası gördüler. Kateri, elindeki mavi enerji kılıcıyla devasa bir
muhafızın üzerine atılmıştı. Muhafızın kalkanı parladığında, kılıcını ileri
doğru savurdu ve kalkanı parçalayan güçlü bir enerji dalgası yarattı.
Uysen, ellerinden yayılan altın ışıklarla, gezegen
güçlerinin ağır zırhlı makinelerine saldırıyordu. Her dokunuşunda, makinelerin
iç mekanizmaları bozuluyor, metalik parçalar yerlerinden fırlayarak patlamalar
yaratıyordu.
Bade-Nuş, mistik yeteneklerini kullanarak gökyüzüne devasa
su dalgaları gönderiyordu. Bu dalgalar, alev sütunlarını bastırarak yüzeydeki
savaşı daha da dengelemeye çalışıyordu. Ancak her dalga bir başka felaketi
tetikliyor gibiydi.
Virtan, çevresindeki yer çekimini bükerek savaş alanında
kaotik bir denge yaratıyordu. Onun yarattığı yer çekimi anomalileri, düşman
kuvvetlerinin makinelerini devasa çukurlara çekiyor ve onları etkisiz hale
getiriyordu.
Ve tüm bu kaosun ortasında, Aetherius, devasa, parıldayan
bir enerji formuna bürünmüştü. Her hareketi, savaş alanına yayılan bir enerji
dalgası yaratıyor, tüm yerel güçlerin ordularını sarsıyordu. Aetherius,
gökyüzünde devasa bir enerji bariyerine karşı savaşıyordu. Bariyer, Yakaza
enerjisinin bu dünyaya tam anlamıyla nüfuz etmesini engelliyordu.
Keloğlan’ın Kararı: Keloğlan, bu destansı savaşa şahit
olurken, kararlı bir şekilde cinlere döndü: "Biz buraya sadece izlemeye
gelmedik. Yakaza'nın ışığını bu dünyaya taşımak ve halkımızı özgürleştirmek
için buradayız. Bu savaş bizim için de bir sınav!"
Keloğlan, elindeki enerjiyle parlayan mekanik vücudunu öne
sürdü. Aetherius’un ona bahşettiği güç, tıpkı diğer liderler gibi, onun da
içindeki potansiyeli ortaya çıkarıyordu.
"Cinler, benimle gelin!" diye bağırdı. Cinler, bir
anda savaş pozisyonuna geçti. Her biri Yakaza’dan aldıkları güçle, birer
savaşçıya dönüşmüş gibiydi.
Keloğlan, devasa enerji bariyerine doğru hızla ilerledi.
Parlayan mekanik vücudu, bariyere çarptığında, Aetherius’un enerjisiyle
birleşerek bir çatlak yarattı.
Cinler, Keloğlan’ı desteklemek için gökyüzüne yayıldı. Her
biri, düşman kuvvetlerinin makinelerini ve muhafızları hedef alarak onları
etkisiz hale getirdi.
Kateri ve Bade-Nuş, Keloğlan’ın açtığı çatlağı genişletmek
için güçlerini birleştirdi. Mistik enerji dalgaları bariyeri daha da
zayıflatmaya başladı.
Aetherius, Gezegenin Ruhani lideriyle telepatik bir bağ
kurarak onları uyardı: "Eğer bu savaşa devam ederseniz, sadece bu gezegen
değil, evrenin dengesi de bozulacak."
Yerel kuvvetler Gezegenin Ruhani Lideri olan Ysolon’un emriyle bir bir geri çekilerek teslim olmaya başladılar, sonunda gezegen milyonlarca esir ve ganimet elde edilerek düşmüştü. Zaten hali hazırda iyice yıpratılmış olan dünyaları daha ne kadar dayanabilirdi ki?

0 Yanıt "Galaksi Federasyonu - Bölüm: 67 - Küllerinden doğan bir uyanış"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...