Galaksi Federasyonu - Bölüm: 62 Keloğlan Kutlu Diyarında
Keloğlan Kutlu Diyarında
Sistem yeniden aktive ediliyor...
Keloğlan, yavaşça gözlerini açtı. “Nereye ışınlandım ben?”
diye mırıldandı. Deniz tuzunun keskin kokusu ve dalgaların ritmik sesi
kulaklarına dolarken, kendisini denizlerle çevrili, yemyeşil bir adanın
ortasında buldu.
Etrafına bakındı. Altın sarısı kumlarla kaplı sahilin
ilerisinde, rüzgârda hafifçe sallanan palmiye ağaçları sıralanmıştı. Güneş
gökyüzünde parlıyor, ada cennetten bir köşe gibi görünüyordu. Ancak bu yerin
güzelliği kadar tuhaf bir huzursuzluk da vardı.
“Elim ayağım sağlam,” diye kendi kendine mırıldandı. “Ama bu
yer... Burası neresi olabilir ki?”
Keloğlan, ayağa kalkarak çevresini keşfetmeye karar verdi.
Sahilin ilerisinde, adanın iç kısmına doğru uzanan dar bir patika gördü. “Belki
birileri vardır,” diye düşündü ve yola koyuldu.
Patika boyunca ilerlerken, büyük taş sütunlar ve üzerlerinde
parlayan tuhaf sembollerle karşılaştı. Semboller, sanki canlıymış gibi hafifçe
ışıldıyor ve yavaşça hareket ediyordu.
“Hey! Burada kimse var mı?” diye seslendi Keloğlan, ama
yanıt gelmedi. Sadece kuşların cıvıltısı ve hafif bir meltemin uğultusu
duyuluyordu.
Bir süre sonra, devasa bir su şelalesine ulaştı. Şelalenin
ardında büyük bir mağara girişi vardı. Mağaranın girişinde, eski ama sağlam
görünümlü bir ahşap tabela asılıydı. Tabelada tuhaf bir dilde yazılmış yazılar
parlıyordu. Ancak, Keloğlan nedense bu yazıyı anlamış gibi hissetti:
"Kutlu Diyara Hoş Geldiniz. Burada bulunanlar, kaderin
ve talihin rüzgârlarıyla taşınmıştır. Aradığınız cevaplar, cesaret ve
bilgelikle buluştuğunuzda size sunulacaktır."
Keloğlan derin bir nefes aldı.
“Yine başım büyük bir belada olmalı,” dedi kendi kendine.
Ardından şelalenin arkasındaki mağaraya doğru dikkatle adım attı.
Mağaranın içinde, taş sütunlar ve yerden yükselen parlak
kristaller arasında yürüdü. Sanki her adımda, içeri daha fazla çekiliyormuş
gibi bir hisse kapılıyordu. Sonunda, geniş bir salona ulaştı. Salonun
ortasında, altın işlemelerle kaplı bir taht vardı. Tahtta, beyaz sakallı,
ihtişamlı bir yaşlı adam oturuyordu.
Yaşlı adam, derin bir sesle konuştu:
“Hoş geldin, evlat. Burada olman tesadüf değil. Bu diyarın
kaderi, seninle yeniden şekillenecek.”
Keloğlan, gözlerini kıstı ve kaşlarını kaldırdı.
“Yine neyin içine düştüm ben?” dedi, iç çekerek.
Aradan beş dakika sonra iki adet muhafız, ellerinde mızraklı
bir şekilde sağ ve sol tarafında belirdiler.
Başlarında boynuzlu miğfer, ağızları kıskaçlı, yarı böceksi
yarı hayvansı yapıda
Sağdaki ellerini kıskaçlarına koyarak takırtılı bir ses
tonuyla
“Hmm bu diğerlerinden çok farklı görünüyor, acaba zırhın
altındaki varlık ta bir o kadar farklımımdır?”
Keloğlan, şaşkınlıkla muhafızlara baktı ve kendine has
hazırcevaplığıyla konuştu:
“Zırh yok, abi. Ben bir robotum, içim dışım bir. Ama iltifatlar için teşekkürler, farklı
görünmek benim işim.”
Soldaki muhafız, başındaki boynuzlu miğferi hafifçe eğerek
Keloğlan’ı süzdü.
“Kimsin sen? Buraya nasıl geldin?” diye sordu, ses tonu
sorgulayıcıydı.
Keloğlan derin bir nefes aldı ve ellerini iki yana açtı:
“Adım Keloğlan. Nasıl geldiğime gelirsek, bir ışık, bir
patlama, bir anda bu tuhaf yerde buldum kendimi. Ve şimdi burada, kıskaçlı iki
arkadaşla konuşuyorum. Pek mantıklı bir şeyler beklemeyin benden.”
Soldaki daha tok bir takırtıyla
“Haydi bizimle gel, diğerlerinin yanına.”
Birden ortam değişti ve Keloğlan tıpkı kateri gibi cinlerle
karşılaştı, onlara yönelerek
“Hey, türünüzü tanıyorum, merhabalar, siz de buraya mı
savruldunuz.”
İçlerinden lider ifrit cevapladı
“Hey sen, dilimizi, lisanımızı nereden bilip te
konuşuyorsun, yoksa sende mi savruldun buraya.”
Keloğlan şaşkınlıkla onlara bakarak; “Amanın, yüzlerceniz
bir arada.”
Keloğlan, karşısında duran yüzlerce ifriti görünce
şaşkınlığını gizleyemedi. Ellerini başının arkasına koyarak hafifçe geriye
yaslandı ve gülümseyerek konuştu:
“Demek herkes burada toplanmış! Bu ne büyük bir aile
buluşması! Ama evet, savrulmuş olabilirim. Şu ışık patlaması işi herkesi
buralara mı fırlatıyor, yoksa özel bir davetiyeyle mi geldim, anlayamadım.”
Tok konuşan muhafız hemen müdahale etti
“Hey ne oluyor burada, hemen yerlerinize geçin ve size
verdiğimiz işleri bitirin.”
Ortam tekrar karardı ve mağaranın ıssız bir köşesinde
bulunan tuhaf yapılı bir bölüme geldiler, Keloğlan, bir anda kendini ıssız bir
köşeye ışınlanmış halde bulunca başını kaşıyarak mırıldandı:
"Bu ne biçim bir davet, önce hoş geldin yok, şimdi de
karanlık bir mağara... Neyse, bakalım burada ne var."
Etrafını dikkatlice inceleyen Keloğlan, mağaranın köşesinde
parıldayan tuhaf bir yapı gördü. Yapı, metalik ve organik unsurların birleşimi
gibiydi; yüzeyinde ışıldayan semboller sürekli değişiyor, mavi ve yeşil ışıklar
dalgalanıyordu.
Tok konuşan muhafız, Keloğlan’ın omzuna dokunarak ciddi bir
tonla seslendi:
“Konuşş, yabancı ve çıkar giysilerini, özün nedir.”
“Ben buyum işte, içim dışım bir, bu benim bedenim.”
Yapıdan yavaşça süzülerek kıvrılan yedi farklı ip benzeri ince
ipeğimsi kablolar keloğlanın etrafına dolanarak onu taramaya başladı Keloğlan,
etrafını saran ip benzeri kabloların vücuduna hafifçe dokunarak tarama
yaptığını hissediyordu. Gözlerini kısarak yapıdan yayılan ışıkları inceledi.
Kablolar kıvrılarak hareket ediyor ve onun bedenini analiz ediyor gibiydi. Tok
konuşan muhafız, Keloğlan’a doğru eğildi ve tekrar sordu:
“Bedeninde gizlenen bir sır mı var, yoksa sadece bir yabancı
mısın? Bu yapı her şeyi görür.”
Keloğlan alaycı bir ifadeyle cevap verdi:
“Benim bedenimde sır arıyorsanız, fena halde hayal
kırıklığına uğrayacaksınız. Bildiğiniz düz hümanoidim işte! Ama şunu
söyleyeyim, şu dokunan kablolar biraz gıdıklıyor, daha yumuşak davranabilirler
mi?”
Yapı, taramanın sonuna geldiğinde, kablolardan bir tanesi
parıldayarak bir sembol üretti ve havaya holografik bir görüntü yansıttı.
Görüntüde bilinmeyen bir dilde semboller belirmişti. Tok muhafız, sembollere
bakarak kaşlarını çattı ve yanındaki diğer muhafıza döndü:
“Bu işaretler... Kayıtlardaki eski dilden geliyor. Neredeyse
kimse bunları okuyamıyor. Ama bir şeyler ters gidiyor gibi görünüyor.”
Keloğlan, parlayan sembollere bakarak kaşlarını kaldırdı ve
sordu:
“Ne yazıyor orada? Yoksa benimle ilgili kötü bir şey mi
var?”
Muhafızlar, yapının ince seslerle titreşimler yaymasını
dinlerken birbirlerine baktılar. Tok muhafız sonunda konuştu:
“Yabancı, bu yapı seni ilginç bulmuş olabilir. Buraya neden
geldiğin ve ne aradığın hakkında daha fazla bilgi vermelisin. Yoksa bu tarama
daha da derinleşir.”
Keloğlan gülümseyerek, “Dinleyin arkadaşlar, ben buraya
gelmek istemedim. Bir ışık, bir patlama, bir fırtına ve hoop buradayım. Eğer bu
yapı bana ne olduğunu söyleyebilirse, hepimizin işleri kolaylaşır,” dedi.
Tam bu sırada yapıdan yankılanan mekanik bir ses duyuldu:
“Yabancı. Sistemine işlenmiş eski veri kalıntıları tespit
edildi. Bilinmeyen bir kaynağa bağlı... Daha fazla analiz için yetkilendirme
gerekiyor.”
Keloğlan, şaşkınlıkla omuz silkti:
“Ee, ne diyorsunuz? Bu yetkilendirme işini nasıl
halledeceğiz?”
Muhafız ; şu alevli gölgelerle nasıl iletişime geçtin sen,
onların dilini nereden biliyorsun, yoksa sen de onlar gibi azgınlık yapmaya mı
geldin?”
“Ne azgınlığı ne alevi, onlar cinler, türlerinden bir kaçıyla
yakın zamanda uzayın savrulduğum başka bir köşesinde ilk defa karşılaştık, benim
karşılaştıklarım tamamen zararsızdı ama son ışınlanma denemesinde onlar başka
bir yana ben başka bir yana savruldum.”
“Hmm, onları daha önce tanıdığına göre belki de seni diğerlerini
kurtarmak üzere gönderdiler, o halde sen de onlarla madenlerde çalışacaksın.”
“Çalışmayı severim ama bana verdiğiniz ceza çok adaletsiz değil
mi, sizlere bir zararım dokunmaz.”
“Bunu bilemeyiz, belki kendini kanıtlarsan daha hafif
görevler verebiliriz.”
Keloğlan derin bir nefes alarak omuzlarını kaldırdı.
"Peki, diyelim ki çalışacağım, ama önce bu cezanın neden bu kadar ağır
olduğunu anlamak isterim. Bana biraz daha açıklama yapar mısınız? Ayrıca, az
önce bahsettiğiniz alevli gölgeler... Onlar burada mı?" diye sordu.
Tok muhafız, Keloğlan’a sert bir bakış attı. "Burada,
bu topraklarda adalet bizim kurallarımıza göre işler, yabancı. Sen, bizim için
bir muammasın. Alevli gölgeler, senin gibi birçok yabancıyla iş birliği
yapıyor. Belki de onlarla bir bağlantın var. Ve evet, bazıları hala burada,
madenlerde çalışıyor. Şimdi sen de onların arasında yer alacaksın."
Keloğlan kaşlarını kaldırarak başını salladı. "Demek
öyle. Peki, benim gibi diğerleri de buraya ışınlandı mı? Onlarla konuşma şansım
var mı?"
Muhafız, bir süre düşündü ve ardından ciddi bir şekilde
yanıtladı. "Bu bilgiyi hak etmek zorundasın. Madenlerde çalışırken
yeteneklerini ve sadakatini göstermen lazım. Eğer bunu başarırsan, belki
diğerleriyle bir araya gelmene izin veririz."
Keloğlan, içinden bir süre durumu değerlendirdi. "Peki,
anlaştık. Ama madenlerde çalışmak için biraz eğitilmem gerekmiyor mu? Oradaki
işler kolay görünmüyor," dedi, hafif bir gülümsemeyle.
Muhafızlar, bu cevabı soğukkanlılıkla karşıladı. Tok konuşan
muhafız, "Endişelenme, ne yapman gerektiğini öğreneceksin. Seni şimdi
diğerlerine götüreceğiz. Orada her şeyi anlayacaksın," dedi.
Keloğlan, biraz endişeli ama aynı zamanda kararlı bir
ifadeyle başını salladı. "Tamam, hadi bakalım. Madenlerde ne varmış
görelim. Belki kendimi kanıtlarım ve buradan çıkış yolunu bulurum," dedi
Cin Kuytuları…
Buraya getirildikten yaklaşık bir saat sonra, Gece olmuştu,
belki de olmamıştı kim bilir, yalnızca seslenen diğer muhafızların mesai bitimi
uyarısıydı bu, gökyüzünü kim görebilirdi ki, evrenin uçsuz bucaksız bir
köşesinde karanlık diyarlarda, sabah oldu cümlesini bekleyecekti, tıpkı diğer hapsedilmiş
ifritler gibi.
İfritler “İncevizi” adı verilen yalnızca kuytu mağaralarında
yetişen, yaklaşık bir metre çapında cevizimsi kabuklu bir bitkinin özü ile
besleniyor, kabuklarından yapılan küçük kulübelerde ise tıkış bir şekilde
barınıyorlardı, yağlı odunsu kubbe tavan altında çamurumsu kaygan zemin
üzerinde uyuyorlar, “sabah” kelimesi duyulduğunda ise bu balçığın yapış yupuş
ettiği vücutlarını kaldırarak doğruca Cinkuytusu adı verilen gezegen sakinleri
açısından pek de değerli olmayan metalik cevherlerde çalıştırılıyorlardı.
Keloğlan o gece yorulmuş ve bitkin bir şekilde uyuya kalan
ifritlerle konuşma fırsatı bulamamıştı ancak sabah olmuştu, en azından biraz
daha dinlenmiş olmaları ihtimalini göz önünde bulundurarak kendileriyle tekrar iletişim
kurmaya çalıştı. Yanında bulunan başı öne eğilmiş ifrite yönelerek sordu;
“Sizinle ne zaman iletişime geçebiliriz, nasıl konuşabiliriz.”
“öğlen paydosunda” şeklinde cevap verdi.
“bu süre ne kadar peki?”
“sadece on dakika o da iki üç lokmalık cevizleri yiyebilmek
için.”
Muhafızlar kıskaçlarının altında bulunan solungaçlarından
çıkarttıkları ıslık sesiyle tüm mağarayı inletircesine havayı doldurdu. Bu ses,
ifritlerin harekete geçmesi için bir uyarıydı. Herkes yavaşça yerlerinden
kalkarak, yorgun bedenlerini sürükleyerek çalışacakları alanlara doğru
ilerlemeye başladı. Keloğlan, diğerlerinin arasına karıştı ve neyle
karşılaşacağını bilmeden, kuyunun derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Cinkuytusu adı verilen alan, devasa bir yeraltı madeni
gibiydi. Duvarları karanlık ve nemliydi, yerlerde ise ince metalik parçacıklar
parıldıyordu. Bu parçacıkların toplanması ifritlerin temel işi gibi
görünüyordu. Ancak atmosfer öylesine ağır ve kasvetliydi ki, nefes almakta bile
zorlanılan anlar oluyordu. Neyse ki keloğlan nefes almıyordu, cinler içinse nem
ve çamur kafiydi.
Muhafızlardan biri, Keloğlan’a yaklaştı ve eline küçük bir
kazma tutuşturdu. “Sen de bu alanda çalışacaksın. Metallerin en saf olanlarını
ayır ve toplayabildiğin kadarını bu kovaya doldur,” dedi. Ardından sert bir
şekilde ekledi: “Eğer kovayı dolduramazsan, akşam yemeğini unut.”
Keloğlan, kazmayı eline alarak etrafına baktı. Diğer
ifritler, sessizce ve dikkatlice metali kazıyıp ayırmaya başlamıştı. O da işe
koyuldu, ancak her vuruşta daha fazla yoruluyor ve buradaki işlerin ne kadar
zor olduğunu daha iyi anlıyordu.
Saatler geçti, nihayet öğlen paydosu zamanı geldi.
Muhafızlar tekrar tiz ıslıklarıyla ifritlere ara vermelerini işaret etti.
Herkes kendine bir İncevizi aldı ve aceleyle kabuğunu kırmaya çalıştı.
Keloğlan, yanına oturan ifritlerden birine yaklaştı.
“Hey, beni buraya getirdiler ama neden olduğunu hala anlamış
değilim. Sizinle konuşmak istiyorum. Bana burası hakkında daha fazla bilgi
verebilir misiniz?” diye sordu.
Başı öne eğik ifrit, çamurlu İnceviz kabuğunu kırmaya
çalışırken sessizce konuştu: “Burası bizim cehennemimiz. Kimse buradan kolay
kolay çıkamaz. Çalışır, İncevizi yer, sonra yine çalışırsın. Eğer fazla dikkat
çekersen, daha kötü yerlere gönderilirsin.”
Keloğlan, derin bir nefes aldı. “Peki ya buradan kaçmayı
düşündünüz mü hiç? Belki bir yol bulabiliriz.”
Ifrit, gözlerini Keloğlan’a dikti ve alaycı bir şekilde
güldü. “Kaçmak mı? Kimse bu kuytudan kaçamaz. Muhafızlar her yerde. Ve burası,
sadece bir başlangıç. Daha derinlerde neler olduğunu bilmiyorsun bile.”
Aradan sekiz dakika geçmişti, cevizler kırılır kırılmaz
içerisinde eser miktarda bulunan özün mideye indirilmesi bir olmuştu. Son iki
dakika kalmıştı, bir gün önce ine ilk getirildiğinde kendisine cevap veren ifrit
keloğlana seslendi
“Hey sen, kel kafalı robot, buraya gel.” Dedi.
Keloğlan fırsat bu fırsat diyerek hemen yanına koştu, aksamları
bakımsızlıktan aşınmaya başlamış gibiydi, hidrolikleriyse neredeyse sızdırma
noktasına gelmişti, anakart oldukça ısınmış, arayüz de bir o kadar yavaşlamıştı,
ona rağmen son güçle kendisini çağıran ifrite koşuyordu.
“Merhaba robot, beni hatırladın değil mi, her ne kadar cehennemde
olsan da hoş geldin.” Diyerek el sıkıştı.
“Hoşbulduk” dedi Keloğlan.”
“Devrelerin oldukça ısınmış, burada bu şekilde bir haftadan
fazla yaşayamazsın.” İnceviz özünden aldığı balçıkların içerisinden daha önce
süzdüğü yağlarla mekaniklerini ovaladı, hidroliklerini kontrol edip devrelerini
göğsünden üflediği serinletici havayla soğuttu. Yarım dakika sonra kendine arayüzü
tekrar stabil hale gelen keloğlan teşekkür ederek
“Çok sağ ol, neden buradasınız, sizin için dahi çok ağır
şartları olan bir yer değil mi?”
“evet hem de ne ağır, ben burada dördüncü nesilim, yaklaşık
dört bin beş yüz yıl önce yüzeyde yaşayan atalarımız burada tutsak edildi, ben burada
doğdum ve otuz yaşıma basmadan mağaralarda çalıştırıldım.”
“Adınıza çok üzüldüm, yine de kaçma olasılığınız yok mu?”
“Bir dakika” diyerek ayaklarının arasından çıkardığı nadir
bir metalle etkileşime geçerek uzay ve zamanı yavaşlattılar. Bu onlara
atalarından sadece bir ailenin en güvenilir tek oğuluna sırlı bir fısıltıyla
verilen federasyondan kalan son teknolojik araçtı, diğerlerine gezegen sakinleri
tarafından tamamen el konulmuştu.
“Uzay ve zamanı büktük, bunu burada bir tek ben
başarabilirim ve muhtemelen konuşmamız bittiğinde arayüzünden bu anıyı
sileceğim. Şimdi bana söyle sen kimsin ve nereden geldin.”
“Benim adım Keloğlan” diyerek başladı, “İnsanlar tarafından
fi tarihinde tasarlanarak üretilmiş yapay zekaya sahip bir robotum, dünya adlı
gezegende yaşıyorduk, beni üreten efendim gezegenin en önemli teknolojik
atılımlarından biri olan “Senkron” projesi üzerinde ekibiyle birlikte çalışıyorlardı,
çalışmalarımızı engellemek ve bizden çalmak isteyen bir takım düşmanlar vardı,
ben o düşmanların hışımına uğrayarak anormal bir şekilde uzaya savruldum, orada
sizin türünüzden Bade nuş, Virtan, kateri ve Uysen ile tanıştım…”
“ney” dedi şaşırarak “Kateri mi? onlar atalarımız ve halen
yaşıyorlar demek, peki şu an neredeler.”
“Bunu bilmem imkansız çünkü son ışınlanma denemesinde onlarla
bağlantım koptu, nereye gittiler ne oldu bilmiyorum.”
“Benim adım Kutlu, bu ifritlerin lideriyim, hepsi beni
liderleri olarak görür, sen eğer bir robotsan hafıza çipine ulaşabiliriz, peki
buna izin verebilir misin, sana zarar vermeyiz, yalnızca içerisindekileri
kopyalayıp incelemek isterim, anıların bizim için çok önemli.”
Keloğlan bir an tereddüt etti, ardından gözlerini Kutlu’ya
dikerek konuştu:
"Anılarımda gizli kalan bilgileri sizinle paylaşmak
konusunda temkinliyim. Ama eğer bunlar atalarınızla ilgili bağlantılar
içeriyorsa ve size yardımcı olacaksa, neden olmasın? Ancak bir şartım var: Bu
bilgileri yalnızca özgürlüğünüz için kullanacağınıza dair bana söz verin."
Kutlu, gözlerini Keloğlan’ın pürüzsüz yüzeyinde gezdirerek
derin bir nefes aldı.
"Söz veriyorum," dedi. "Bizler burada
yalnızca hayatta kalmaya çalışıyoruz. Eğer bu bilgiler bizi özgürlüğe bir adım
daha yaklaştıracaksa, onları dikkatlice ve amacımız doğrultusunda
kullanacağız."
“Peki, Onay verildi. Ancak seni tanımamış olacağım tekrar
nasıl görüşeceğiz.”
“Aynı senaryolarla, başı eğik olan cin seni bana tekrar yönlendirecek,
sen de doğal olarak aynı davranışları sergileyeceksin.”
“Anladım, çok mantıklı.”
“O halde yarın ki öğlen ıslığında tekrar görüşmek üzere,
anılarını şimdi cihaza kopyalıyorum, yarın tekrar yüklemek üzere senden
siliyorum. Hoşça kal.”
Islıklar tekrar çalındı ve ifritler işlerine kaldıkları
yerden devam ettiler. Keloğlan sanki Kutlu ile o an hiç görüşmemiş gibiydi,
adını bile hatırlamıyordu.
Bir gün sonra…
Öğlen ıslıkları çaldıktan sonra aynı şekilde keloğlan Kutluyla
bir araya gelerek bir önceki gün yaşadığı anıları kendisine geri yüklendi,
ardından göğsündeki hafıza çipi portunu açtı. Kutlu, dikkatlice cebinden
çıkardığı küçük ve eski bir tarama cihazıyla Keloğlan’ın hafızasına bağlandı.
Cihazın üzerinde parıldayan ışıklar hızla yanıp sönmeye başladı.
"Bu süreç birkaç dakika sürecek," dedi Kutlu,
cihazı titizlikle kontrol ederken. "Bu sırada lütfen hareket etme."
Keloğlan başını sallayarak sessizce bekledi. Hafıza çipinden
aktarılan veriler, Kutlu’nun cihazına yavaşça doluyordu. Ancak bir noktada
Kutlu’nun yüzü ekrana odaklanarak gerildi.
"İnanılmaz," diye mırıldandı. "
Keloğlan, Kutlu’nun heyecanını fark ederek sordu:
"Peki ya bu bilgilerle ne yapmayı planlıyorsun? Bir
planın var mı?"
Kutlu, cihazı kapattı ve derin bir nefes aldı. Bilmiyorum, bilgilerin
işlenmesi belki haftalar sürecek, elimizdeki cihazın işlem gücü kısıtlı, bunun
için günde iki üç saat vakit ayırmam gerek o da üç dakikaya tekabül ediyor, kalıyor
yedi dakika, cebimde biriktirdiğim yağları ikimiz de paylaşacağız ne yazık ki.”
Kutlu, Keloğlanın gözlerine bakarak
“Hepimiz için daha iyi bir gelecek yaratacağız."
Bu sırada mağara girişinden muhafızların tiz ıslıkları
yankılanıyordu. Kutlu, cihazını hızla gizledi ve Keloğlan’a fısıldadı:
"Şimdilik hiçbir şey olmamış
gibi davran. Vakit geldiğinde, seni bulacağım, anıları yedekleyip siliyorum.
Keloğlan, başını sallayarak kendini
toparladı ve tekrar işine döndü.
Saatler, haftalar ve aylar geçtikçe,
mağara içerisindeki ortam daha da sadeleşiyordu. Çalışan ifritlerin yorgun
nefesleri ve mızraklı muhafızların ara sıra yankılanan adımları dışında hiçbir
ses duyulmuyordu. Kutlu, her görüşmesinde cebinden çıkardığı yağ damlasını
dikkatlice Keloğlan’ın önceden aşınmış eklem bölgelerine sürmek için
saklıyordu.



0 Yanıt "Galaksi Federasyonu - Bölüm: 62 Keloğlan Kutlu Diyarında"
Yorum Gönder
Lütfen Etik Kurallara ve Kamu haklarını göz önünde bulundurarak yorum yapınız...